Risale Portal
Bediüzzaman ve Kürtler

Doç. Dr. Akif AKTO
KÜRT LAHİKASI
ESKİ VE YENİ SAİD’TE FARKLI LİBASLAR AMA TEK HAKİKAT......................... 7
ESKİ VE YENİ SAİD’İN ESERLERİNİ BAŞKALARINA YAYMAK İÇİN GEREKÇE 7
Kader Bana Türkçeyi Az Vermiş............................................................................. 9
HÜRRİYETE HİTAP.............................................................................................. 10
ÖZGÜR İNSANIN ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİ............................................................ .11
ÖZGÜRLÜK’Ü BOZAN DURUMLAR. DİKKAT!..................................................... 11
GERÇEK HÜRRİYET NEDİR? HÜRRİYETE MANİ OLAN SEBEPLER NELERDİR? MANİLERİ DEF ETMEK VE HÜRRİYETİ MUHAFAZA ETMEK NE İLE OLUR?..............12
ANADİL, MİLLİ ADET, MİLLİ KÜLTÜR VE ŞAHSİ YETENEK-BECERİLER İÇİN HÜKÜMET ADIM ATMALI....................................................................................................... 16
İSTANBUL’DA KÜRDLERE EDİLEN TELKİNAT.................................................... 17
Garip Bir Benzetme ve Çıkarım.............................................................................. 18
KÜRDİSTAN ULEMA VE MEŞAYİH VE RÜESA VE EFRADINA MEŞRUTİYETE DAİR TELKİNATTIR 19
Bireysel ve Toplumsal Birtakım İlkeler ile Kürtler İçin Birtakım Önemli Noktalar .... 20
Müsbet Milliyet ve Hak Arayışında Birtakım İlmi Yaklaşımlar ve Kürtler’in Dikkate Alması Gereken Bazı Telkinatlar-Arabi Hutbe-İ Şâmiye’nin Mukaddimesi’den.................... 23
HAMIYET-I DINIYE MI, YOKSA HAMIYET-I MILLIYE MI DAHA KUVVETLI, DAHA LÂZIM? 25
Kürtlerin Reçetesi Olduğunu Söyleyen Bediüzzamın Münazaratı (İnce ve dakik bir şekilde üstünde durulmalıdır)............................................................................................ 28
KÜRT REÇETESİNİN (MÜNZARARAT’IN) ANLAŞILMASI İÇİN......................... 29
İfade-i Meram ve Uzunca Bir Mazeret (Said-i Kürdi’nin Kürtlüğünü Vurgulayarak Anlattığı Risalelerden Bir Örnek) 29
Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Kürtler’e Meşrutiyet’i Onların Diliyle İzahı (Münazarat’a Giriş) 31
Kürdler’in Tabiat-ı Meşrutiyetperveraneleri (Kürtlerin Öz(ü)gür/lük Doğası) ......... .31
Hürriyetin Kıymeti ve Müjdesi ile İlgili Birkaç Soru Cevap (Faraza şu devletin yarı millet bahasında verilse idi, gene erzan; ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz).......... 31
İstibdat Nedir?....................................................................................................... .32
Meşrutiyet Nedir?................................................................................................... 32
İstibdat ile Meşrutiyetin Karşılaştırılması......................................................... 33
Meşrutiyetin Gelmesi İçin Bireysel ve Toplumsal Koşullar ve Gereklilikler ............ 34
Meşrutiyet Nedir?.................................................................................................. 35
İstibdatın Kaynağı Nedir?...................................................................................... 36
Beyler, Ağalar ve Müteşeyyihlerin Farkları Nedir?........................................... 36
Istibdat Ne Vakitten Beri Başlamış, Geliyor?..................................................... 37
Şeriat-ı Garra Zemine Nüzul Etti, Tâ Ki…............................................................. 37
Meşrutiyet ve Şeriat Kıyaslaması......................................................................... 38
Neden Makine-i Ahval Güzelce İşlemiyor?............................................................ 38
Yönetici ve zanaatkar/Esnaf Tercih Edilirken Dinlerin ve Mezheplerin Kritelerleri Nelerdir? 39
Meşrutiyetin Sonuçları Neden Görünmüyor?.................................................... 39
Şu Hükümet ve Türkler Nasıl Olsalar Biz Rahat Edemiyoruz, Yükselemiyoruz… 40
Dine Zarar Olmasın, Ne Olursa Olsun?................................................................. 40
Efkârı Teşviş Eden ve Meşrutiyeti Takdir Etmeyen Kimlerdir?..................... 41
Nasıl İyilikten Fenalık Gelir?................................................................................. 43
Acaba daha Sultan Hamid* gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır? 43
Nedir şu hürriyet ki, o kadar tevilât onda birbiriyle çekişiyorlar ve hakkında acib, garib rüyalar görülür?........................................................................................................ 44
Bir büyük adama, bir veliye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız?....... 46
Şu Ermeniler’in hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Re’yin nedir? ........... 46
Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?......................................................... 48
Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmettarlarıyla nasıl müsavi olur? ........... 49
Ermenilerin hürriyeti bizi teşviş ediyor. ¨Hürriyet ve meşrutiyet bizimdir, biz yaptık¨ diyorlar. Bizi meyus ediyorlar?....................................................................................... 50
Yahudi ve Nasara ile Muhabbetten Kur’an’daki Nehy-i İlahiyi Bediüzzaman Nasıl Yorumluyor? 50
Bir kısım Jöntürk* der: “Demeyin Hristiyanlara ‘hey kâfir!’ Zira ehl-i kitaptırlar” Neden kâfir olana kâfir demeyeceğiz?.................................................................................. 51
Çok fena şeyleri işitiyoruz. Bahusus gayr-i müslimler de güya bir İslâm kızını almışlar, filân yerde böyle olmuş, diğer yerde şöyle olmuş. Olmuş, olmuş, olmuş, ilââhir......51
Hayırdan Şer, Şerden Hayır Olması................................................................... 52
Gayr-ı müslimin askerliği nasıl caiz olur?.......................................................... 52
Eskiden İslâmlar zengin, Ermeniler fakir... Şimdi her yerde kaziyye bil’akistir. Hikmeti nedir? 53
Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar, nasıl olur?............................. 53
Din Kaygisiyla Kötü Zanda Bulunmak ve Geleceğe Ferasetle Bakan Hikmetli Bir Yaklaşim 54
Hey Mirasyedi Yaramaz Çocuklar! Ey Tenbelpederler!................................... 57
Ulema-i eslâf istibdadın fenalığından bahsetmişler mi?................................ 58
Çok âlim ve şair, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile senâ etmişlerdir. Halbuki o hâkimlerin çoğuna müstebid nazarıyla bakıyorsun! Demek iyi etmemişler?....... 59
Biz Kürdler, bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimiz malâmal, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kafamız olan bir şecaat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sinemizi malâmâl edecek gayret vardır. Ve bedenimizi ve azalarımızı dolduracak itaat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak ve dağları müzeyyen edecek efradımız var. Neden böyle sefil ve müşis ve zelil kaldık ki, yol üstünde de kaldık Terakkiye binenler bizi çiğneyip istikbale doğru koşup gidiyorlar. Komşumuz olan milletler bizden az iken, kuvvetleri bizden çok kısa iken üzerimize tetavül ediyorlar?........................................................................................................................... 59
Ermeni milleti sizden daha cesur olabilir mi? (Müsbet Milliyeti Uyandıran Telkinatlara Dikkat!)............................................................................................................ 60
S104— Her şeyden evvel bize lâzım nedir?....................................................62
Neden Misafir Olmuyorsun, Misafirperverlik Adetimizi Tezyif Ediyorsun Ve Neden Talebelerin Ekmeğimizi Ve Hediyemizi Almaktan Men Ediyorsun?.......................64
Millete hükmedenlerin başları düştü, neden hala onlarla uğraşıyorsun? ....... 65
Daima ittihad-ı İslâm’dan bahsedersin. Bize tarif et?..................................... 66
Şeyhlere hücum hatardır. İçlerinde evliya bulunur........................................ 67
Veli olan şeyhin, müddeî olan müteşeyyih ile farkları nedir?....................... 68
Alem-i İslâm ulemasının ortalarındaki müdhiş ihtilâfata ne dersin? Re’yin nedir?...69
Taaddüd-ü zevcat, esir ve köle gibi bazı mesaili, bazı ecnebiler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında şeriata bazı evham ve şübehatı irad ediyorlar.......... 69
Bir Devlete veya hükümete karşı nasıl bir duruş sergilenmeli?.................... 70
Ey tabaka-i havass! Biz, avam ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz. 71
Medresetü’z-Zehra ve Gerekçesi................................................................. 71
S139— Bunun semeratı nedir ki, on seneden beri bağırıyorsun?............... 73
S141— Ulemaya pek çok itab edilir, hattâ....................................................74
S145— Neden hükümete, Jöntürklere2 mümkün olduğu kadar hüsn-ü zan ediyorsun?.. 75
S146— İttihad ve Terakki* hakkında re’yin nedir?........................................75
Zindan-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?.............................................75
Seyahatimde beni tanıyamayanlar kıyafetime bakıp, beni tacir zannettiklerinden derdiler ki: 76
AHMED RAMİZ’İN KALEMİNDEN SAİD-İ KÜRDÎ.......................................77
(Cesaret, asalet, feraset, vakarlık, meydan okuma…)............................... 77
Asabi Bir Kürd Talebesinin Divan-ı Harb’te Yargılanması ve Bir Alime Yakışır Bir Duruş 79
Sen de şeriatı istemişsin?.......................................................................... 80
İttihad-ı Muhammedi'ye dahil misin?..........................................................80
Yani, medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor! Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim!...........................................................................................80
Bidayet-i Hürriyette Aşair-i Ekrad’a Sadaret Vasıtasıyla Çekilen Elli-Altmış Telgraf… 81
Ayasofya ve Bayezıt ve Fatih ve Süleymaniye’de şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini şerh ve teşrih................................................. .81
İstanbul’da yirmi bine yakın Kürd’e, meşrutiyeti telkin ettim.................... 82
Ayasofya Camii’nde mebusana hitaben meşruiyeti anllatım..................... 82
Gazetecilere meşrutiyet-i meşruayı anlatan makaleler neşrettim. 82
Avam-ı nâsa meşrutiyeti anlatarak heyecanlarını teskin ettim. 83
Said-i Kürdi’nin İttihad-ı Muhammedi’ye dahil olmasının sırrı ve izahı ve bu isim üzerinden meşrutiyeti izah etmesi............... 83
Askerlere hitap edip onları meşrutiyetle uyardım..................................... 84
Otuzbir mart vakasında baş kaldıran askerlere hitap ettim, onlara meşrutiyetle nasihat ettim...
Harbiye Nezaretindeki asakire meşrutiyetle itaat dersi verdim................ 85
Said-i Kürdi, Kürt milletinin sorunlarını merkeze aldığı ve bundan dolayı hem dünya nimetlerinden oldu hem de başına gelmedik musibet kalmadı...................... 86
Sultan Abdulhamid’e, meşrutiyet sonrası bazı önerilerde bulundum....... 86
Ben bu on bir buçuk cinayetin cezasına rıza ile beraber, on bir buçuk sualime de cevap isterim. İşte bu seyyiatıma bedel bir hasenem de var, söyleyeceğim:............87
Fahr olmasın, derim ki: Biz ki Kürd’üz1 aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz............................................................................................ 87
Said-i Kürdi’nin Ulü’l-Emre Hesap Sorması............................................. 88
Hakkın hatırını kırmayacağım; hakikati söyleyeceğim. Zira, hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez. Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun. Şöyle ki: 88
31 Mart Hadisesi, Sebep ve Sonuçları.................................................... 88
Ey paşalar, zabitler! Cinayetlerime ceza ve şimdi suallerime de cevap isterim. İslâmiyet, insaniyet-i kübra; ve şeriat, medeniyet-i fuzlâ olduğundan âlem-i İslâmiyet, medine-i fâzıla-i Eflatuniye* olmağa sezâdır..................................................................................................... 90
Said-i Kürdi, eski Said döneminde arkasında durduğu hakikatleri, yeni Said döneminde de savunması ve arkasında durması...............................................................91
Sizin işkenceli hapishanenin hâli…......................................................... 91
Hürriyet ve Meşrutiyete Dair İnce Bir Nükte.............................................93
Devr i İstibdat ve Said-i Kürdi (Tımarhanede Tabible Vaki Olan Maceram).. 93
Dört nokta şüpheyi davet etmiş. Onları bilerek bazı hikmet-i hafiye için yapmışım. (İstabul’da Bediüzzman’ın Tüm Garipliklerinin Rastgele Olmaması ve Gerekçeklendirmesi) 94
Ehl-i medrese ehl-i tekye ve ehl-i mekteb’in münakaşası........................95
Vaizlerin nesâyihinin tesir etmemesinin sebepleri................................... 95
Said-i Kürdi’nin Zabtiye Nazırı Şefik Paşa İle Diyaloğu (Davasından Vazgeçsin Diye Teklif Edilen Rüşvet, Tehdit ve Hakkı Sukut)........................................................ 97
Avrupa Rüçhanının İki Sebebi: Biri Maddî, Biri Manevî.......................... 98
Şu zamanın medenî engizisyonu İslâmiyet’e karşı kinini ve hiss-i intikamını icra eder...98
Tiflis’te Şeyh San’an Tepesinde Bir Rus İle Diyalog...............................100
“Neme lâzım” ve “Nefsi, nefsi” dediren bir temsil:.......................................... 102
Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Kürtler’e Nasihatı......................................... 102
Ebna-yı Cinsime de Burada Bir-Kaç Söz Söylemezsem Bence Bahis Natamam Kalır: (Hatime) 103
Lisan-ı Maderzad (Anadil) İle İgili.................................................................... 105
Tabii Kürd’lükle İftihar Ediyorum…................................................................. 105
Kürdistan Ulema Ve Meşayih Ve Rüesa Ve Efradına Meşrutiyete Dair Telkinattır 106
Ey verese-i enbiya ulema ve meşayih-i Ekrad!................................................................. 106
Ey şecaat-nihad rüesa-yı Ekrad!........................................................................ 106
Ey bağlı arslanlar gibi efrad-ı Ekrad!................................................................ 106
Ey umum Ekrad!.................................................................................................... 106
Kürdler Yine Muhtaçtır (Kürdistanın farklı yerlerinde din ve fen ilimlerini talim edecek medreselere ihtiyaç vardır)............................................................................ 107
Meşveret-i Şer'iyeden Aldığım Ders Budur: Şu Zamanda Bir Adamın Bir Günahı, Bir Kalmıyor 108
Kürt-Türk İlişkisi ve Kürtlük Milliyeti Hakkında........................................... 110
Müsbet ve Menfi Milliyet Kriteri........................................................................ 110
Farklı Kavim ve Kabilelerde Yaratılmanın Hikmetleri (Müsbet ve Menfi Milliyete Dair İzahatlar).......................................................................................................... 110
Milliyet Neye Hizmet Eder?................................................................................. 113
¨Ben Kürd’üm, Şafiiyim. Biz Hanefi Ulemasının Türkçe Ezan Gibi Kararını Tanımayız. ¨ Ne Demektir?.............................................................................................. 115
Rejim Meselesi...................................................................................................................................... 115
Yargı Karşısında Bir Bireyin Durumu Nedir? Ne Olmalıdır? (Milliyet, Din, Mezhep ve Dünya Görüşü Açısından)............................................................................... 115
Toplumsal Düzen Karşısında Şahsi Özgürlük Alanının İmkanı Nedir? 116
Kürdistan’a ve vilâyat-ı şarkiyeye Şeyh Sünusî* yerine seni vaiz-i umumî yapmak teklifini niçin kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin Kürdün canlarını kurtaracaktın.”…................................................................................................................................... 118
Ankara Reislerine (Mustafa Kemal vs.) Bediüzzaman’ın Verdiği Cevaplar ve Gerekçesi 118
Ey Hürriyet-i Şer’î! Benim Gibi Bir Kürd’ü…................................................... 119
Kürd Olmanın Doğası ve Gereği......................................................................... 119
Cami-i Emevî’de Kürdler için Söylenen Durum.............................................. 120
Ben ki; bir âdi Kürdüm. Ulemaya farz-ı ayn olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim. (İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi, 161)......... 121
Ben ki, ümmi ve bedevi bir Kürdüm, böyle cerbezeli ve mugalâtalı ve ağrazlı muharrirlere nasihat ettim; demek cinayet işledim............................................................. 121
Lillâhilhamd (Haşiye) ve lâ fahr. İhlâs-ı niyeti ihlâl eden ve anâsır-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama’ ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum. Zira, meşhur bir nesebim yok ki, mazisini muhafazaya çalışayım.................................................................................. 121
Ben ki;… Kürdlüğe intisabım cihetiyle,…......................................................... 121
Bin Üç Yüz Ellide Said-i Kürdî Gelecektir….................................................... 121
“Said eğer mehdiliğini ortaya atarsa talebelerine kabul ettirebilecek. Kararıp körleşmiş olan bu zavallıların Said’e derece-i irtibatları körlük ve cehalet eseri...” denmesi..122
Said-I Kürdi/Nursi Kendine Atfedilen Makamlara Liyakatını Kabul Etmiş ve Övmüş Bu Bir Sorundur….........................................................................................................122
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATINDAN
KÜRT LAHİKASI
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ
MUKADDİME-ESKİ VE YENİ SAİD’TE FARKLI LİBASLAR AMA TEK HAKİKAT
Sunuş
Ceridelerde neşrettiğim umum makalâtımdaki umum hakaika nihayet derecede musırrım. Şayet Zaman-ı mazi canibinden, asr-ı saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa o Zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet müstakbel tarafa, üç yüz sene sonra tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakikatleri tevsi ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek hakikat tabavviil etmez. Hakikat, haktır.
Bediüzzaman Said Nursî
İçtimai Dersler, 4
MUKKADİME-ESKİ VE YENİ SAİD’İN ESERLERİNİ BAŞKALARINA YAYMAK İÇİN GEREKÇE
Şiddetli hastalık ve sair şebeplerin tesiriyle ben Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve musahebeden mahrum kaldığımdan, benim bedelime, sizler ve Risale-i Nurun Kuran medresesinden Yeni Said'e verdiği ders ve Eski Said'in de Hut- be-i Şamiye ve Zeyilleri gibi hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları, bu biçare kardeşinizin bedeline, müştak olduğum kardeşlerimle benim yerimde konuşmalarını tevkil ediyorum.
Emirdağ Lahikası’ndan
İçtimai Dersler, 4
Sunuş
Elinizdeki kitap, “Eski Said’in” eserlerini ihtiva etmektedir. Eski Said deyince, akla hemen II Meşrutiyet dönemi öncesindeki ve sonrasındaki fırtınalı yıllar gelir. Bu yıllar hiç kuşkusuz altı yüzyıllık Osmanlı imparatorluğunun bir taraftan kendi içindeki değişim sorunlarıyla uğraşarak diğer taraftan kendi dışındaki gelişmelere ayak uydurmaya çalışarak hayatım idame ettirme gayreti içinde olduğu yıllardır. Bu dönemde Osmanlı devlet ricali olsun, sivil kesimi temsil eden aydınlar ve ulema sınıfı olsun, sözkonusu hesaplaşmanın cenderesi içinde, beyin törpüleyid sorunlara çözüm arama gayret ve telaşı içerisindedirler.
O günün Osmanlı toplumu sosyal, kültürel ve siyasal bir çalkantı içerisindedir. Kaçınılmaz değişime karşı ayak direyen statükocuların dayanaktan zayıftır. Değişimden yana olanlar ise, iki grupta toplanmaktadır. Birinci grupta yer alanlar çoğunlukla İttihad ve Terakki kökenlidir ve o günkü Avrupa'nın pozitivist, inkârcı ve materyalist felsefi düşüncesinin ve bunun sosyal, kültürel ve ekonomik hayata yansımasının iyice etkisi altındadırlar. İkinci grupta yer alan değişim taraftarlan ise, dindar ve muhafazakârdırlar. Değişimin, tabii seyri içerisinde kaçınılmaz olduğuna inanmaktadırlar. Ancak sözkonusu değişimi savunurken “kökü mazide olan bir gelecek” anlayışı içerisinde fikir üretip yol göstermektedirler.
Osmanlı devlet yapısı içerisindeki köhneleşmiş kurumlann yenilenmesini, çağın ihtiyaçlan ve evlad-ı zamanın yeni durumu gözönünde tutularak yeni bir takım düzenlemelerin şart olduğunu vurgulayan Bediüzzaman, kâh dönemin Osmanlı padişahı II. Abdülhamid’e dilekçe yazıp taleplerini sunmakta, kâh İttihad ve Terakki’nin elit kadrosuyla diyalog kurup onları etkilemeye çalışmakta, kâh 31 Mart olayında olduğu gibi, isyan etmiş taburlan sakinleştirmek için askerlere hitap etmekte, kâh meşrutiyetin ilanı münasebetiyle meydanlarda halka hitaben konuşmalar yapmakta, kâh aşiretleri dolaşarak hürriyet hakkında onlara tavsiyelerde bulunmakta, kâh müslüman kamuoyunda yanlış ve tehlikeli yönlendirmelere yol açabilecek davranışlara engel olmak gayretiyle dönemin değişik kulüp ve cemiyetlerinde fiilen kurucu üyeler arasına girmektedir. Toplumun etnik ve dini yapısını gözönünde tutarak, medeni ölçüler içerisinde birarada yaşamanın ortak paydasını bulmaya çalışmakta, bu konularda hem yöneticileri hem de halkı aydınlatacak risaleler ve makaleler yazmakta ve zaman zaman şifahi nutuklar ve konuşmalar yapmaktadır.
Yirminci yüzyıl dünyasının kaçınılmaz bir değişim ve dönüşüm içerisinde olduğunun farkına varan Bediüzzaman Said Nursî, İslâm dünyasının bunun dışında kalamayacağını, “Eski hal muhal, ya yeni hal yahut izmihlal” diyerek çağdaş medeniyetin ve teknolojinin gerisinde kalmamak ve hatta onu aşmak için gerekli olan ilkeleri yerine getirmenin kaçınılmaz olduğunun altını çizmektedir.
Gazete ve dergilerde neşrettiği bütün yazılarının ve savunduğu görüşlerinin arkasında durduğunu, çünkü her zaman ve dönemde geçerli olabilecek nitelikte görüşler serdettiğini; dolayısıyla hak ve hakikatin zamanaşımına uğramayacağını söyleyen Said Nursî, uyanmış olan milletin, demagoji ve cerbeze ile artık aldatilamayacağına dikkat çekmektedir.
Özet olarak, Bediüzzaman Said Nursî, Eski Said diye nitelendirdiği bu dönemde mutlakiyet yönetimine karşı mücadele veren meşrutiyetçi ve hürriyetçi hareketleri desteklemiş, İslâm dünyasının kurtuluşunu, her türlü istibdad ve baskıdan kurtulmasında ve özgür düşünce kapılarının açılmasında aramıştır.
Üstad Bediüzzaman, Eski Said ve Yeni Said diye nitelendirdiği dönemsel hayatının her ikisinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini, Kur’an medresesinde Yeni Said’in verdiği derslerin yanısıra Eski Said’in de Hutbe-i Şamiye ve Zeyilleri gibi hayat-ı içtimaiye medresesinde aldığı derslerin ve konuşmaların da gözönünde bulundurulmasını bir tür vasiyet biçiminde tavsiye etmiştir.
Kitapta yer alan risale ve makaleler, kendi döneminde yayınlanmış orijinal şekilleriyle alınmıştır. Sözkonusu risale ve makalelerde Yeni Said döneminde yapılmış değişiklikler dipnotta nüsha farkı olarak kaydedilmiştir. Risale ve makalelerin sıralanışı yayın tarihleri dikkate alınarak yapılmış, risale ve makalelerde Bediüzzaman’ın o dönemde kullandığı imzalar aynen muhafaza edilmiştir. Kitabın sonunda Eski Said’in eserlerinin orijinal şekliyle kapak resimleri ve makalelerin tamamının fotokopileri eklenmiştir. Kitabın bu isim ve ad altında yayınlanması, Üstad’ın Eski Said dönemi eserlerini talebelerine bir nevi “İçtimaî dersler” şeklinde takdim ve tavsiye etmesinden mülhemdir.
Daha önce yayınladığımız Risale-i Nur eserlerinde olduğu gibi İçtimaî Dersler’de de yine her sahifenin altında bilinmeyen kelimelerle birlikte ayet, hadis ve diğer metinlerin Türkçe anlamlan verilerek, kitapta isimleri geçen şahıslar, olaylar ve ıstılahlarla ilgili kısa bilgiler, metinde (*) işaretiyle belirtilerek kitabın sonunda “Notlar” bölümünde izah edilmiştir. Aynca indeksle birlikte, yapılan çalışmada başvurulan kaynaklan içeren bir bibliyografya hazırlanarak eserde geçen makalelerin ve risalelerin Osmanlıca dökümanlan da kitabın sonuna “Belgeler” olarak eklenmiştir.
Çalışmak bizden, tevfik ve yardım Allah’tandır.
Sunuş, Zehra Yayıncılık
İçtimai Dersler, 7-8
1. Kader Bana Türkçeyi Az Vermiş
İfade-i Meram
Kader bana Türkçeyi az vermiş, hattı hiç vermemiş. Dilim, kalbimin lisanını iyi anlamıyor ki, iyi tercümanlık etsin. Hem de derin yerde çıkarıyor manayı; bazı hakikat parçalanır. Sizin fehm ve dikkatiniz bana yardım etsin.
Münşî
Bediüzzaman-ı Kürdi
İçtimai Dersler, 10
Hürriyete Hitap (Tüm Etnik Kimliklere Yönelik Hürriyetin Anlamını Vurgular ve Toplumsal Sorunları Tespit Ederek, Çözüm Önerileri Sunar)
(Bediüzzaman-ı Kürdî’nin ilân-ı hürriyetin üçüncü gününde1 irticalen ve sonra Selânik’te Meydan-ı Hürriyet’te tekrar ettiği nutkun suretidir.)
Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır,
Amma Hazmı Sakil
İtizar: Birinci tecrübe, birinci inşa, birinci nutuk olduğundan, noksan ve iğlakı tabiidir. Mazur tutarsanız teşekkür ederim. Tutmazsanız, mazursunuz; zira hürriyet var. Kaplan postuna benzeyen elbisem gibi üslûb-u beyanım da zamanın modasına muhaliftir. Zira alaturka terzilik bilmiyorum, tâ bu maaniye iyi libas keseyim ve düğme yapayım. Rica ediyorum, nutkumu hayalhanenize girmekten yasak etmeyiniz. Benim gibi hem hayalden kapı açın, tâ ki kalbe girsin. Zira hamiyet ve diyanet ve gayretinizle işleri var, müzakere edecekler, kalbin karanlık köşelerinden ışık yakacaklar.
Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müdhiş, amma güzel ve müjdeli bir şada ile çağırıyorsun, benim gibi bir Kürd’ü tabakat-ı gaşet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet zindan-ı esarette kalacaktı. Seni, ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynü’l-hayat şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv ü nema bulsan; bu millet-i mazlume de eski zamana nisbet bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağraz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmese (Arapça İbare)[1] ki bizi kabr-i vahşet ve istibdattan ihraç ve cennet-i ittihad ve muhabbet-i milliyeye davet etti. Y. Rab! Ne saadetli bir kıyamet, ne güzel bir haşir ki, (Arapça İbare)[2] hakikatinin küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki: Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadime hayata başlamış; menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler (Arapça İbare)[3] demeye başladılar. Yeni hükümet-i meşrutamız mucize gibi doğduğu için inşaallah bir seneye kadar, (Arapça İbare)[4] sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrane tuttuğumuz otuz sene ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milletin beraat-i istihlâk olan kanun-u şer’î, hâzin-i Cennet gibi bizi duhule davet ediyor.
Ey mazlum ihvan-ı vatan! Gidelim dahil olalım!
Birinci kapısı, ittihad-ı kulûb;
İkincisi, muhabbet-i milliye;
Üçüncüsü, maarif;
Dördüncüsü, sa’y-i İnsanî;
Beşincisi, terk-i sefahettir.
Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum. Zira davete icabet, vacibdir. Bu inkılâb-ı azîmin fatihası mucize gibi başladığı için bir fâ’l-i hayırdır ki, hatimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki:
4. ÖZGÜR İNSANIN ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİ
Bu inkılâb, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve istidad-ı terakkiye karşı sedleri zîr ü zeber ederek, hükümeti varta-yı mevtten tahlis ve bu millet-i mazlumede cevher-i insaniyeti izhar ve azade olarak kâbe-i kemalata doğru gönderdiği gibi, hatimesi de yani, otuz sene kadar rengârenk ve kırmızı ateşbar bulutlar gibi veyahut yılanın süsü gibi sefahet ve hevesat ve israfat ve lezaiz-i nâmeşrua gibi seyyiat-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, hükûmet-i müstebide gibi inkıraza sevkeden umurlar maddeten zararını ihsas edeceğinden o muzlim ve kesif olan sehab, arzu-yu umumi ile münkeşif olduğundan, şems-i şeriat ve makes olan kamer-i medeniyet, berrak ve saf cew-i âsumanda Asya’yı ve Rumeli’ni tenvir ve mutazammın olduğu istidad-ı kemalin tohumlan hürriyetin yağmuruyla neşv ü nema bularak rengârenk elvan ile tezyin edeceğini bu fâ’l-i hayr bize müjde veriyor. Mucize-i Peygamberidir (a.s.m.) ve bu millet-i mazlumeye bir inayet-i İlâhîdir ve cemiyet-i milliyenin niyet-i hâlisenin kerametidir ki, bu maden-i saadet ve hürriyet olan ittihad-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccanen geçti. Milel-i şâire milyonlarla cevahir-i nüfus feda etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyat ve âmâl ve müyulât-ı âliye-i milliyemiz ve ahlak-ı hasene-i İslâmiyemizi bu küre-i arz denilen (cezbe tutmuş mevlevî gibi) meczub cevvalin simâhında tanin-endâz ve umum milleti sürür ile bir garib ihtizaza getiren sada-yı hürriyet ve adalet nefh-i sûr-i İsrafil gibi hayatlandırıyor.
4. ÖZGÜRLÜK’Ü BOZAN DURUMLAR. DİKKAT!
Sakın ey ihvan-ı vatan! Sefahetlerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezîleye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı, bu şeriat-ı garra üzerine müesses olan Kanun-u Esasî Azrail hükmüne geçti, onları öldürdü.
Ey hamiyetli ihvan-ı vatan! İsrafat ve lezaiz-i nâmeşrua ile tekrar ihya etmeyiniz! Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı mâdere geçtik; neşv ü nema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşaallah mucize-i Peygamberi ile, şimendifer-i kanun-u şer’iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri bir zaman-ı kasirde tekemmül-ü mebadi cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki, câmi-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-ı İslâmiye ve istidad-ı fıtrî ve feyz-i imanın ve şiddet-i cu’un hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile hürriyetin ferman-ı mezununa ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ-yı vatan! Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz, tâ elimizden kaçmasın. Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle boğmasın1. Zira hürriyet, müraat-ı ahkâm ve âdab-ı şeriatle ve ahlâk-ı hasene ile tahkik ve neşv ü nema bulur. Sadr-ı evvelin, yani sahabe-i kiramın o zamanda, âlemde vahşet ve cebr-i istibdat hükümferma olduğu halde, hürriyet ve adalet ve müsavatları bu müddeaya bürhan-i bâhirdir. Yoksa hürriyeti se- fahet, lezaiz-i nâmeşrua, israfat, tecavüzat, hevâ-i nefse ittibada serbesti- yet ile tefsir ve amel etmek; bir padişahın esaretinden çıkmakla, nefsin esaret-i rezilesinin altına girdiklerinde milletin çocukluk istidadım ve sefih olduğunu gösterdiğinden, paralanmış olan eski esarete istihkak...2 Zira sefih mahcurdur. Geniş, muşa’şa olan yeni hürriyete adem-i liyakat, (zira çocuğa geniş olmaz), şanlı olan ittihad-ı millî, bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fena bir hastalığa hedef edecektir. Zira ehl-i kemal ve vicdanın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhalif olacaktır. Biz millet-i Osmaniye erkeğiz. Kamet-i merdane-i istidad-ı milliyemize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh aldanmayalım. (Arapça
İbare)[5] kaidesini düsturu’l-amel yapalım. şöyle ki: Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları –fünun ve sanayi gibi– maal-memnuniye alacağız. Amma medeniyetin zünub ve mesavisi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebilerde mehasin-i medeniye-i kesiresiyle muhat olduğu için çirkinliği o kadar göstermiyor. Biz ise aldığımız vakit sû-i talih cihetiyle, sû-i intihab tankıyla müşkilü’t- tahsil mehasin-i medeniyeti terk, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zü- nub-u medeniyeti kesb ettiğimizden muhannes veya mütereccile gibi oluruz. Yani karı erkek gibi giyinse ve erkek kan süsüyle süslense kahpezen- liktir, yakışmaz. Merd-i vâlâ-himmet, zîb ü zîverle muzahraf cilveli hanım gibi olmamalı.
Elhasıl: Zünub ve mesavî-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz. Tâ ki, medeniyetimizin gençliği ve şebabeti, zülâl-i aynü’l-hayat-ı şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mabihi’l-bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyette neşv ü nema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zaruridir.
Ey hamiyetli ebnâ-yı vatan! Cemiyet-i millî ruhlarını feda etmekle saadetimize yol açtılar. Biz de, bazı lezaizimizi[6] terk ile onlara yardım edeceğiz. Zira o sofra-yı nimete beraber oturuyoruz. Efkâr-ı fâside sahibi; yani istibdadı[7] ve mezalimi arzu edenler, mevt-i ebediye mazhar olan, zaman-ı mazinin cevfinde medfun olan istibdadatı veyahut seyl-i hurûşan-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezalimi, bir daha temaşa etmemek için, tarih-i hayat-ı hürriyetin beyanıyla, mazi ve hal meyanında delinmez bir sedd-i âhenin çekmek istiyorum. Şöyle ki: Acaib-i seb’a-i meşhure gibi bu inkılâb-ı azim, hürriyeti tevlid ve meşveret-i şer’iyenin terbiyesine verdiğinden, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihya edecektir. Eğer veba-yı ağraz-ı şahsiyeye müsadif olmasa,[8] hürriyet tam zamanında doğdu. Ahval ve ilcaat-ı zaman gayet tabii terbiyesine hizmet edecek. Suni ve ihtiyarî değil; tâ ki, çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi belki bu kadar tazyikatın tesiriyle meyusiyet ve fena şanından olmayan hamiyet-i millî o kadar galeyana gelmiş ki, güya hürriyet rahm-ı mâderde tekmil yaşma kadar gelmiş. Kadem-nihade-i saha-yı vücud olduğu anda hükümfermalığını ilân, hiçbir müsademata karşı tezelzüle ve delmeye uğramayacak bir sedd-i âhenîn gibi veyahut taht-ı Belkısî* gibi “Beş Hakaik-ı Sabite” üzerine teessüs ve oturmuştur:
Birinci Hakikat: Mecmu’da bir kuvvet bulunur. Hiçbir ferd o kuvvete mâlik olamaz. Bir kalın şerit ile eczasından ince telin kuvveti gibi veyahut efkâr-ı umumiyeyi mutazammın yeni hükümetimiz ve eski hükümetimiz gibi. Ey millet! Biz şimdi kalın şeridiz. Her kim muhalefet ve hod-serane ile bunu zaif etse umumun hakkına affolunamaz bir cinayettir.
ikinci Hakikat: Zaman-ı salifde, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümferma vahşetin mahsulü ve tedenni ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Herhangi devletin deveran-ı demi yerine girmiş ise, o devleti kendi gibi ömr-ü tabiî ile kayd ve ecel-i inkırazın pençesine vermiş ve öyle devletlerin sahaif-i tarihiyeleri baykuşlann âşiyanı gibi satırları inkırazlannı çağınyorlar, bağırıyorlar. Ve tasallut-u medeniyetin zamanında âlemin hükümranı ilim ve marifettir. Müvellidi medeniyet ve şanı tezayüd ve ömrü ebedi olduğundan herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuş ise, o hükümeti kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidat vermiş. Kitab-ı Avrupa sahâifi bunu alenen gösteriyor. Bu hakikate misal isterseniz, eski hükümetimize ve yeni hükümetimize bakınız!
Eğer denilse: Şimdiye kadar bu hükûmet-i zaifeyi âdi adamlar idare edebilirlerdi. Amma bu kadar metin ve dehşetli kaviyyen emel ettiğimiz yeni hükümeti omuzunda taşıyacak hârika ve dâhi adamlar lazımken Asya ve Rumeli tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?
Buna Cevab: Evet.[9]
Ve Üçüncü Hakikat ’a dikkat et. Şöyle ki:
Bu zaman-ı mazide insan istidad-ı gayr-ı mütenahiye mâlik iken o kadar dar ve mahdut daire içinde hareket ediyordu ki: Güyâ insan iken hayvan gibi yaşadığından efkâr ve ahlâkı o daire nisbetinde tedenni etmiş ve mahsur kalmıştı. Şimdi bu hürriyet-i âdilâne,[10] fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve istidad-ı terakkiye karşı sedleri here ü mere ederek o küçük daireyi dünya kadar tevsi etti.[11] Hattâ benim gibi bir köylü âdi adam Süreyya kadar ulvî olan idare-i umumiyi nazara alacak, âmâl ve müyûlâtın filizlerini orada bağlayacak. Ve herbir fiil ve tavnnın orada bir ihtizaz ile zî- medhal bulacağından, himmeti Süreyya kadar teali, ahlâkı o derece tekemmül ve efkân memalik-i Osmaniye kadar tevessü edeceğinden; Eşâtunları ve İbn-i Sina*lan ve Bismark*lan ve Dekart*lan ve Taftazani*leri inşaallah geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübban-ı vatan mahsulü vereceğinden kaviyyen ümitvanz.
Lâsiyyema: Şu Memalik-i Osmaniye umum enbiyanın mahall-i zuhuru ve düvel-i mütemeddine-i salifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyetin maşnk-ı tulûu olduğundan, insanlann fıtratlannda (bu üç şeyi) ektikleri istidadat-ı kemal, bu hürriyetin yağmuru ile neşv ü nema bulsa, herkesin istidadı ve fikr-i münevveri şecere-i tuba gibi dal-budakları her tarafa açacaktır. Ve şarkı garba nisbeti, seheri guruba nisbeti gibi edecektir. Eğer sûs-u ataletle ve sümum-u ağraz ile kurutulmazsa.
Dördüncü Hakikat: Şeriat-ı garra kelâm-ı ezeliden geldiğinden ebede gidecektir. Zira şecere-i meylü’l-istikmâl-i âlemin dalı olan insandaki mey- lü’t-terakkinin muhassal ve semeresi olan istidadın telâhuk-u efkârla hasıl olan netaici teşerrüb ve tegaddi ile büyümesi nisbetinde şeriat-ı garra zîha- yat gibi tevessü ve intibak edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine bürhan-ı bâhirdir. Sadr-ı evvelin1 hürriyet ve adalet ve müsavatı, bahusus o zamanda delil-i kafidir ki: Şeriat-ı garra, kemalde olmayan müsavatı, adaleti ve hürriyet-i hakkı cemi revabıt ve levazımatıyla câmidir. İmam-ı Ömer* ve İmam-ı Ali* ve Salâhaddin-i Eyyubî-i Kürdi* âsan bu müddeaya delil-i alenidir. Buna binaen kafiyen hükmediyorum: Şimdiye kadar noksaniyetimiz ve tedenniyatımız ve sû-i ahvalimiz dört sebepten gelmiş:
-
Şeriat-ı garra’nın adem-i müraat-ı ahkâmından;
-
Bazı müdâhinlerin keyfemâyeşâ sû-i tefsirinden,
-
Zâhirperest âlim-i cahil veyahut cahil-i âlim taassubat-ı nâbemahalden,
Sû-i tali’ cihetiyle ve sû-i intihab tarikiyle müşkilü’t-tahsil Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub ve mesavi-i medeniyeti tuti gibi taklittir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor. Memurin hakkıyla vazifesini ifa etse, memur olmayan ilcaat-ı zamana muvafık sa’yetse; sefahete vakit bulmayacaktır. Bu iki kısmın herhangisinde bir ferd, sefahete inhimak gösterdi ise, bu heyet-i içtimaiye içinde muzır bir mikrob suretine giriyor.
Beşinci Hakikat: Zaman-ı sabıkta revabıt-ı içtima ve levazım-ı taayyüş ve fevaid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşaub etmediğinden, bazı kalil adamlann fikri devletin idaresine yan kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revabıt-ı içtima o kadar tekessür ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüt ve semerat-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i mebusan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer’î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikate misal; eski hükûmet-i müstebide ve yeni hükûmet-i meşrutadır.
Üçüncü Hakikatin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle üç şeyi ihtar ediyorum:
Birincisi: Bir cisim birden zerrattan tahallül, yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurini ref ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh istidadı habis ve kabil-i ıslâh olmayan adamlan zaten cism-i devlet def-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslâh olanlar zaten güneş daha garbdan tulü etmediğinden tevbenin kapısı açıktır. Bunlann tecrübelerinden istifade etmeli. Bunlann yerini dolduracak kırk sene lâzım. Yoksa umumu aleyhinde idare-i lisan ve terzil etmek bu şanlı olan ittihad-ı milleti —bozulmuş olan bazı efkâr ve ahlâklanna binaen— bir hastalığa hedef edecektir.
İkincisi: Ben Kürdistan dağlannda büyümüş idim. Merkez-i hilafeti güzel tahayyül ediyordum. Vakta, bundan yedi-sekiz mah mukaddem Dersa- adet’e geldim. Gördüm ki: İstanbul, tevahhuş ve tenafur-u kulûb sebebiyle medeni libası giymiş vahşi bir adama benzerdi. Şimdi ittihad-ı millî sebebiyle medeni adam, fakat yan medeni, yan vahşi libasında bize arz-ı didar ediyor. Evvel Kürdistan*da fenalığın sebebi, Kürdistan uzvu hastalanmış zannediyordum. Vakta ki, hasta olan İstanbul’u gördüm, nabzım tuttum, teşrih ettim. Anladım ki, kalbdeki hastalıktır her tarafa sirayet eden. Tedavisine çalıştım; bir divanelikle taltif edildim.
Hem de gördüm ki, medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, me- deniyet-i hâzıradan pek geri kalmış;1 güya İslâmiyet sû-i ahlâkımızdan da- nlmış mazi tarafina dönüp gidiyor, Zaman-ı Saadete bizi şikâyet edecektir. Bunun en büyük sebebi, istibdattan sonra, mürşid-i umumî üç büyük şubenin ki, cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif, veyahut
(Arapça İbare)[12] beytinin masadakı olan ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin tebayünü efkar ve tehalüf-ü meşaribidir.
Bu tebayün-ü efkâr ahlâk-ı İslâmiyenin esasını sarsmış ve ittihad-ı milleti çatallaştırmış ve terakkiyat-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zira biri ifrat ile diğerini tekfir ve beriki tadlil ediyor. Ve öteki tefrit ile onu techil ve gayr-ı mutemed addediyor. Bunun çaresi, teveccüh ile tevhid ve efkârlan- mn mabeyninde teyid-i münasebet ile musalâha... Tâ itidal noktasında mu- safaha ile birleşmekle ahenk-i terakkiyi ihlâl etmesinler.
Üçütıciisü: Ben vaizleri dinledim. Nasihatları bana tesir etmedi. Düşündüm. Kasavet-i kalbimden başka üç sebep buldum:
Birincisi: Zaman-ı hâzırayı zaman-ı salifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeayı parlak ve mübalâğalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için; isbat-ı müddea ve ikna-i müteharri-i hakikat lâzım iken ihmal ediyorlar.
İkincisi: Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı muhafaza etmiyorlar.
Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan mukteza-yı hâle mutabık, yani il- caat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasib söz söylemezler; güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
Hâsıl-ı kelâm: Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ isbat ve ikna etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i muknî olmalı, tâ mukteza-yı hâl ve ilcaat-ı zamana mutabık söz söylesin ve mizan-ı şeriatla tartsın. Ve böyle olmaları da şarttır.
Yaşasın şeriat-ı garra!.. Yaşasın adalet-i ilâhı!.. Yaşasın ittihad-ı millî!.. Ölsün ihtilâf!.. Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!.. Yaşasın şecaat-ı mücessem askerler!.. Yaşasm satvet-i müşahhas ordular!.. Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem cemiyet-i ahrar*. Yaşasın yaralan tedavi etmek fikrinde olan halife-i peygamber!..
Kürdistan dağ ağacının meyvesi, hazmı sakildir. Ve dikkatlice çiğneyiniz ta hazm olsun. Yoksa helal etmeyeceğim. Eğer iki gazeteci nasıl sözümü tahrif etmiş; siz de öyle okursanız Allah imdad eyleye. İrticalen söylemişim. Lâkin her bir kelimede bir maksadım var. Dikkat ediniz, ta ki (Arapça İbare)[13]
masadak olmayasınız, vesselam...
Meşhur Kürd Hoca
İçtimai Dersler, 11-22
3. ANADİL, MİLLİ ADET, MİLLİ KÜLTÜR VE ŞAHSİ YETENEK-BECERİLER İÇİN HÜKÜMET ADIM ATMALI
Her Kavmin Mabihi’l-Bekası Olan Âdat-ı Milliye ve Lisan-ı Kavmiyeye ve İstidad-ı Efkâra Muvafık, Hükümet Teşebbüsata Başlamalı
23 |
|
|
|
|
PRENS SABAHADDİN BEYİN SÛ-İ TELAKKİ OLUNAN
GÜZEL FİKRİNE CEVAPHayat ittihaddadır. Benim gibi bir bedevinin fikri, fıtrat-ı asliyeye daha yakın olduğu için, muhakemesi de tabii olduğundan, sun’iden daha mükemmel olacaktır. Şöyle ki:
Efrad mabeyninde muhabbet-i millî, zerrat mabeynindeki cazibe-i cüzi- yeleri gibi bir muhassal teşkili ile cihetü’l-vahdetimiz olan usûl-ü merkezi- yeyi intaç edeceğinden ittihad ve muhabbet-i millî revabıtını tahkim eylemekle zülâl-i medeniyet o mecaride seyelan ederek, şu anâsır-ı muhtelife- yi bir seviyeye getirdiğinden, âhenk-i terakki hoş bir nağme ile ecnebilerin sımah-ı hassasında tanin-endaz edecektir.
Hem de her kavmin mabihi’l-bekası olan âdat-ı milliye ve lisan-ı kavmiyeye ve istidad-ı efkâra muvafık, hükümet teşebbüsata başlamalı. Tâ ki, makine-i terakkiyat-i medeniyetin buhan hükmünde olan müsabakayı intaç edecek bir hiss-i rekabet peyda olabilsin. Yoksa bu revabıt ve mecariyi fekk edecek adem-i merkeziyet fikri veyahud onun ammizadesi unsura mahsus siyasi kulüpler -zaten merkezden nefret var- istibdat ciheti ile ve şiddet-i ihtilaf-ı unsur ve mezhep sebebiyle birdenbire kuwe-i ani’l-merke- ziyeye inkılâb edeceğinden, tevsi-i mezuniyet kabına vahşetin galeyanıyla sığmayacağından, Osmanlılık ve meşrutiyet* perdesini birden feveran ile yırtacak bir muhtariyete ve sonra istiklâliyete ve sonra tavaif-i müluk suretini giydiğinden, hiss-i rekabet daiyesiyle vahşetin ve adem-i müsavatın mahsulü olan fikr-i istila yardımıyla bir mücadele-i keşmekeş intaç edeceğinden öyle bir zenb-i azim olur ki, hürriyetteki hasene-i uzmaya -mena- fi-i umumi mizanıyla tartılsa- muvazi, belki ağır gelecektir. Seviye-i irfanı bir mütemeddin devlet-i Alman gibi libas-ı siyaseti, kamet-i istidadımıza ya kısa veya uzun olacaktır. Zira seviyemiz bir değildir. Tıbbın eski bir düsturudur ki, her illet zıdd-ı tabiatı ile tedavi olunur. Binaenaleyh, mizac-ı itti- had-ı millete ânz sümum-u istibdat ile istidat ve meyl-i iftirak marazı izale veya tevkif lazım iken, adem-i merkeziyet fikriyle veyahud onun kardeşi- oğlu gayr-ı mahlut siyasi kulüpler sirayetine yardım ve önüne menfezler, kapılar açmak muhalif-i kaide-i hikmet ve tıb olduğundan, bir deha-i mücessemin ki, fatiha-i zaferi istihsal, hasene-i uzma-yı hürriyet ve ittihad-ı milleti iken, böyle bir iftirak zenb-i azimiyle hatime çekmek, on üç asır evvel ölmüş asabiyet-i cahiliyeyi ihya ile fitneyi ikaz etmek ve Asya’nın ma- hall-i saadetimiz olan sema-yı müstakbeldeki cinanı, cehenneme döndürmek, hamiyet ve ulüvv-u cenaplanna yakıştıramıyorum. Onun tevili güzel, fikren taakkul edebiliriz, amma istidadımızla amelen tatbik edemeyiz. Tatbikine çok zaman lazım.
Biz ki ekseriz, muvahhidiz; tevhidle mükellef olduğumuz gibi, ittihadı tesis edecek muhabbet-i milliye ile muvazzafız. Eğer unsur lazım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir.
Said
İçtimai Dersler, 23-24
* * *
3. İSTANBUL’DA KÜRDLERE EDİLEN TELKİNAT
(Ruhumu misafireten bir hammal cesedine gönderdim. Ve hammal lisanıyla hammallara hitaben beyan-ı hâl ettim. Kusurumu müstear hammallığıma bağışlamalı.)
Ey hammallar!
Sizin kalbinizde bu fikri ekiyorum. Zira kalbiniz hâli ve bozulmamıştır.
(Arapça ibare)[14]
beytinin ruhu sizden tecelli edecek. Kulak istemem, kalble dinleyiniz. Gayet kıymettar üç cevherimiz var. Şeriat, namus, gayret lisanıyla muhafazasını bizden istiyorlar:
Birincisi, İslâmiyet ki, milyonlarla şühedânın kan pahasıdır. İkincisi, insaniyet ki, insanı umum âleme sultan eden odur. Üçüncüsü, milliyetimiz ki, o âsânyla hayy olan dâhi seleşerimizle bir rabıta-i ittihadımızdır. Bundan maada bizim üç düşmanımız var, bizi mahvediyor:
Birincisi, fakr. Yalnız burada kırk bin hammal buna canlı delillerdir. İkincisi, cehl. Bu kırk binde kırk nefer, mürebbi-i efkârî olan gazeteyi bu zaman-ı terakkide okuyamamasıyla müsbittir. Üçüncüsü, keşmekeştir. Şimdi dörtyüz bin cesur muharib bir kuwe-i cesimeye malik olduğumuz halde ihtilaf-ı dahiliden dolayı mahv oluyor. Şimdi bize üç elmas kılınç lazımdır; tâ ki üç cevherimizi muhafaza ve üç düşmanımızı da mahvetsin:
Birincisi, ittihad-ı millî. İkincisi, sa’y-i İnsanî. Üçüncüsü, muhabbet-i millidir ki, bu ittihadla o kuwe-i cesimeyi hükümetin eline vermekle harice sarfettiğinden kendimizi müstahak-ı adalet ve ona bedel hükümetten adalet ve müterakim hukukumuzu isteyeceğiz.
Altı yüz seneden beri bayrak-ı tevhidi umum âleme karşı ilan eden ve istibdada şiddet-i itaat ve terk-i âdât-i milliye ile ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim. Ona bedel, onlann akıl ve marifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz.
Mahasıl: Türkler bizim aklımız, biz de onlann kuvveti; mecmuumuz bir iyi insan oluruz. Hodserane yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz. İyi evlad böyle olur. Hem de istibdat zamanında bir batman itaat etmiş isek, şimdi bin batman itaat ve ittihad farzdır. Zira şimdi sırf menfaati göreceğiz. Çünkü hükümet-i meşruta, hakiki hükümet-i meşruadır.
Elhasıl: İttifakta kuvvet var. İttihadda hayat var. Uhuvvette saadet var. İtaat-i hükümette selâmet var. Hablü’l-metin-i ittihada ve şerit-i muhabbete sanlmak zaruridir.
Said
İçtimai Dersler, 25-26
***
3. Garip Bir Benzetme ve Çıkarım
NİYAZİ BEY E
Ey zamanın Rüstem-i Zâl*i!
Alem-i misalin misal-i musağğan olan âlem-i hayalde senin misalini ziyaret ediyoruz. Zira şimdi her bir mehasin lafız gibi, senin misalin mana gibi içinde görünmekle aklın gözbebeğinden birden irtisam ediyor. Selâ- nik’e geldim; senin hakiki suretini mecazi misalinle görüştürmek için. Sû-i tali’, hased veyahut nazar değmemek için iki misal-i zîvakarın cem’ine müsaade etmedi. Sizin tesis ettiğiniz bünyan-ı saadeti tahkim etmek için te- şekkür-ü fiilî olarak Kürdistan’a gitmek niyetindeyim.
Said
İçtimai Dersler, 28
29 |
|
|
|
|
Kürdistan Ulema ve Meşayih ve Rüesa ve Efradına Meşrutiyete Dair Telkinattir
3. KÜRDİSTAN ULEMA VE MEŞAYİH VE RÜESA VE EFRADINA
MEŞRUTİYETE DAİR TELKİNATTIR
Ey verese-i enbiya ulema ve meşayih-i Ekrad!
Merkezde olduğum için size tenbih ediyorum ki: Bu zaman-ı ahirde fikr-i istibdadın sehab-ı muzlimi, şems-i İslâmiyetin ulviyet ve hüsn-ü hakikisini enzardan setretmiş idi. Hatta, adeta İslâmiyet ecnebilerin nazann- da mâni-i terakki ve adalet ve hürriyet gibi imiş. Hâşâ sümme hâşâ! Zira sadr-ı evvelin, bahusus o zamanda hürriyet ve müsavat ve adaletleri bür- han-ı bahirdir ki, şeriat-ı garra —ibadattaki müsavat bunu teyid ediyor— hürriyet-i hakkı ve adalet ve müsavat-ı hukuku cemi’ revabıt ve levazıma- tıyla câmidir. Zira şeriat, kelâm-ı ezeliden geldiğinden ebede gidecektir. Nasıl enbiyalar vahy ile kavaidi tesis ve müctehidîn ictihad ile ahkâmı is- tinbat, siz de ilcaat-ı zamana o ahkâm-ı âdileyi tevfik ve tatbik ediniz.
Ey şecaat-nihad rüesa-yı Ekrad!
Şimdiye kadar padişaha iktida ettiniz ki, milletin vahşetinden dolayı tedenni ve inkırazın mahkumu olan kuvvet ve cebri, millette istimale lüzum gördünüz. Şimdi de padişah yine size imamdır. İktida ediniz ki, o, ömr-ü ebedîye mazhar olan marifet ve adaleti ile milletini idare edecek. Siz de öyle yapınız, tâ ki necat bulasınız. Kuvvet ve cebr yerine akıl ve adaleti istimal ediniz; ve tahvif yerinde muhabbeti ikame ediniz, tâ riyasetiniz berdevam olsun.
Mahasıl, efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve kehlelermiş ağalık abasmı bir hulle-i adalete tebdil ediniz.
Ey bağlı arslanlar gibi efrad-ı Ekrad!
Şimdiye kadar iki cihetle esir idiniz. Biri, hükümet-i müstebidenin tekâ- lif-i zalimanesiyle, diğeri, bazı zalimlerin gasb ve garet-i tecavüzatıyla. Şimdi bu inkılâb-ı azimden sonra azadesiniz. Her biriniz âleminizde hükümet-i meşruta-i meşruanın tekâlif-i âdilanesine itaat ve hukuk-u gayra men-i tecavüz şartıyla birer padişah gibisiniz. Bu saltanat-ı şahsiyeyi muhafaza, te- şebbüs-ü şahsî ile ellerinizden geldiği kadar bu ittihad-ı millete ve meşrutiyete her cihetle hizmet ediniz. Zira bizim, belki umum millet-i İslâmın ve mutlak Osmanlılann necat ve hayatı, bu ittihad-ı milletle kaimdir.
Ey umum Ekrad!
Gözünüzü açımz, sabah geldi. Ve müteyakkız olunuz. Sizin ihtilaf ve vahşetinizden efkâr-ı faside sahibi istifade etmesin. Bu şanlı olan ittihad-ı milleti fena bir hastalığa hedef etmesinler. Zira o vakit bütün millet ve İslâmiyet size davacı olacaktır. Zaman size sille vurmakla o ihtilâf ve keşmekeşi atacaktır. Namusunuzu isterseniz, tokat yemeden atınız. Bunu da muhakkak bilin: Her tarafa hücum eden medeniyete karşı vahşetinizi muhafaza edemezsiniz. Bu vahşet lafzında danlmayınız. Zira evvel nefsime söylüyorum. Hem de kabahat hükümetindir. İstediğim nokta, Kürdlük namus ve haysiyetini muhafaza ve yiğit, kahraman Arnavutlara, meşrutiyet ve adalete hizmet ile iktida ediniz. Bu hâl-i hazır saadetimize herkesten ziyade hizmet edecektir. Çünkü herkesten ziyade istibdattan biz zarar görmüşüz. Güya bizden danlmıştılar, mazi tarafına bizi sevkediyorlardı. Beşaret ediyorum ki: Yakın zamanda umum Kürdistan’da medaris-i münderiseyi ihya ve olmayan yerlerde de medaris tesis edilecektir. Vesselam.
Bediüzzaman
İçtimai Dersler, 29-30
1/3. Bireysel ve Toplumsal Birtakım İlkeler ile Kürtler İçin Birtakım Önemli Noktalar
(Benim gibi bir asabi ve sinirli ve hakikati hiçbir şeye feda etmeyen, gayet insafsızlığa karşı sözlerindeki şiddet ve ifratı ile muaheze ederseniz, insafsızlığa bir insafsızlık daha ilave edersiniz.)
Ruh-u kulüp, ittihad-ı kulûbdedir. Ve mizac-ı hayat-ı hükümet kulüplerin imtizacındadır. Perişan ve tabakat-ı ağraz içinde yeni uyanmış bizim ef- kâr-ı umumiyemize peşkeş ettiğim o derece hüsnâ bir hakikati kıymetna- şinaslıkla o kadar çirkin bir tevil libası giydirmişler ki, hamiyet ve gayretin emr-i kafisiyle endam ve aza-yı seb’asını perde-i nezaketi yırtmakla göstermeye mecburum. Her bir uzvu bir hakikat içinde gösteriyorum.
1. Birinci Hakikat: Bir adam bir dereceye çıksa ki, bir pencerede âlemi temaşa etse, kameti kısa olduğu halde o seviyeye gelmek için tetavül ve uzun olduğu halde tekavvüs ettiği gibi; bir adam kıymet ve istidadı maz- har olduğu rütbe ve hâkimiyetinin madûnunda olsa, tefritten teberrisini göstermek için tekebbür; ve mafevkinde olsa, ifrattan tenezzüh ve bir seviyeye gelmek ve ulviyetini izhar için tevazu edecektir.
1. İkinci Hakikat: Beşerin âmal ve ağrazı gayr-ı mahdut olduğundan, bu dar ve mahdut dünya istiab edemediğinden, her bir emirde ağraz-ı kesire tezahüm ederek tehasud ve keşmekeşi intaç ve cidal-i hayatın müsabaka meydanına yol açıyor. Ahiret geniş olduğu için o gayr-ı mahdut âmâli istiab eylediğinden, umur-u uhreviyede (ki, birisi de hukukullah tabir olunan menafi-i umumiyedir) yerleştirilmesi için müzahemet yoktur. Buna mikyas; gayet kıymettar ve kemal-i hakiki ve Süreyya kadar ulvi olan zülâl-i velayet gibi umurlarda hased yoktur. Ve gayet dûn-kıymet ve emr-i itibarî ve serab ve sera nisbetinde olan rütbelerde ve seriü’z-zeval hüsün ve kuvvette hased gayet çoktur.
1. Üçüncü Hakikat: İbadet ve camideki müsavat üssü’l-esas-ı meslek edilse, umur-u uhreviyeden olan hamiyet-i millî kuvvetiyle ve teşebbüs-ü şahsî yardımıyla cüz’i muhabbetler öyle bir cazibe-i umumiyeyi teşkil eder ki, Kürd gibi bir kitle-i azimeyi küre gibi tedvir edecektir. Lâkin haysiyet-i ihbariyeyi ele almak ve o müsavat-ı asliyeyi ihlâl etse, akreblerin yuvası gibi ağraz ve enaniyetler intişara başlayacakür ki, tiryak yine o müsavattır. Zira herkesin bir enesi var.
Ne nesi iledir, ne sâl iledir,
Ne cah iledir, ne mal iledir,
Begim, ululuk kemal iledir.
beyti bu hakikate şahittir.
1. Dördüncü Hakikat: Bir hasta, hekime karşı üç halde bulunur. Birincisi: Gözünü kapar hiçbir şey söylemez, hekim de hiç ehemmiyet vermez. Kâh zehir, kâh ilacı verir. İsübdatta milleün hali gibi. İkincisi: Hasta, hekime teşhis-i illete yardım ve verdiği ilacı hüsn-ü isümal ve hayaüna lazım olanı taleb ediyor ve tabib de hastanın gözü açık olduğu için ihtiyat ve dikkate mecbur oluyor. Benim kulüplerde arzu etüğim meslek gibi. Üçüncü- sü: Hasta adeta hekimini yalnız reçeteci gibi tanıyor ve o hasta iken he- kimfuruşluk zevki ile ilaçları kendi almak ve terkib istimal etmek, maharetsizliği için (Arapça İbare)[15] sırrına mazhar olur. Zira halavet-i hakimiyetle sarhoş olur. Şimdi veya ileride kulüplerin mesleği gibi.
El-fezleke: Millet hastadır, hükümet de hekimdir. En fena zamanda tes- lim-i nefs ettiğimiz halde, en menfaatli zamanda ittiham ve hodserane etmek menfaat-ı umumiyeyi hedef-i maksad edenin kârı değildir. Kuvvet kanunda olsun, yoksa istibdat münkasım olmuş olur.
1. Beşinci Hakikat: İstibdadın maden ve münbiti olan şeref ve haysiyet ve itibarî rütbeden istimdat ve milleti istihdam ve hatır ve tahakküm ve taraftarı rabıta etmektir ki, vahşetin ağalığı budur. Ümmü’l-ağavat olan Yıldız’da, ebu’l-ağavat* olan Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivrisinekler.. Amma hürriyet ve medeniyetin ağalığı, nefsine ve kemaline istinad ve iktidarını istimal ve millete hizmet etmektir ki,
(Arapça ibare)[16] buna düstur-u tatbiktir. Şedîden hamiyeti dava eden,
o takviyesine çalıştığı hamiyetten şüphelidir.
3. Altıncı Hakikat: Bazı kulüpler, netice-i ittihad-ı millet olduğundan tabiî kulüptür ve muhkemdir. Bizim arslan Kürdlerin ihtilafı için, kulübümüz sun’i ve mukaddime-i ittihad olduğundan gayet ihtiyat ve hulûs-u niyet ve fedakârlık (hatta ruhunu... nerede kaldı enaniyetler) ve meharet ve itidal-i demme muhtaçtır. Zira az bir ifrat ile çok âsab ve hissiyat heyecana geliyor, hususan büyüklerden... Ve böyle esaslarda az bir yanlış kesr-i adedî gibi, füruatta bir yekûn-u azim-i seyyiatı teşkil edecektir. Hem de o kadar geniş daire-i ahrara efkâr-ı umumiyeden başka serpuş olamadığından, ri- yaset-i şahsiyenin kafiyen aleyhindeyim; reisimiz ancak hükümettir.
3. Yedinci Hakikat: Kulüp ki, efkâr-ı umumiyenin mâkes ve mevcudiyet-i kavmiyenin mirat ve mihrakıdır. Biz ki, güya akıl ve marifetimiz, kuvvet ve cesaretimizde mündemiç ve münteşirdir. Mevcudiyetimiz ve efkâr-ı umu- miyemizin kıymetini rakibimiz ile muvazene ederek tenzil edeceğiz.
Bize lazım: Türklerle —ki, güya mazlumiyetle zayi olan eski şanlı kuvvetleri akıl ve marifetlerine inzimam etmiştir.— ittihad edeceğiz. Onlar bizi müdafaa etsin. Zira onlara çok ücret vermişiz. Yahu bu güzel hakaikı eğer fehm etmişsen, bak ne pis teville rağbet-i umumiyeye karşı sed çekmişler. Şöyle:
Güya ben, Kürdlerin ve ittifakında başkasımn beyliğini intaç edeceğim gibi kelimat-ı lâya’kılane ile ve katiyen bir madde-i rekabet mabeynimizde olmayan zatlara hased ve garaz ve kendim için usandığım şöhretten ve çirkin gördüğüm riyaseti istiyorum gibi kelimat-ı hodperestane ile kıymet-i zatiyelerini gösterdiler.
Ben, şimdiye kadar hilâf ile vifakı yapmak fikrinde idim. Enaniyete karşı gelmek daha ziyade kabarmak havfıyla ve (Arapça ibare)[17] emeliyle hakikatı sükut içinde sakladım. Ve şimdi tam görünmeyen ve müstakbel tarlasında mazarrat ile sünbüllenen ağrazın zürraının boynunu zamanın sillesine havale eyledim.
(Arapça ibare)[18] Eğer daiye-i teferrüd, ihtilaf, hodfuruşluk, meylü’l-ağalık, millet istihdam, aldanmak ve aldatmak sun’i Kürdlük muktezasında gösterilse; şahid olunuz, o Kürdlükten istifamı veriyorum. Ve cesaret, sadakat, diyanetin ünvanı olan tabii Kürdlükle iftihar ediyorum. Nasıl ki, zaman-ı istibdatta bu tabii Kürdlük için tımarhaneye düştüm. Divanelerin hekimine dedim: Eğer müdahene, temellük, tazarru-u sennurî, tabasbus-u kelbî, menfaat-ı umumiyeyi menfaat-ı şahsiyeye feda etmek akim muktezasından addedilmek lazım gelirse, şahid olunuz ben o akıldan istifamı veriyorum ve divanelikle iftihar ediyorum.
Ey Kürdler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.1
Muvaffakiyet niyet-i hâlisenin refikidir.
(Arapça ibare)[19] vesselâm, ma temme’l-kelâm.
Meşhur Molla Said
İçtimai Dersler, 31-35
* * *
Hamd ve salâttan sonra: Ey bu Cami-i Emevî’de bu dersi dinleyen Arap kardeşlerim! Ben haddimin fevkinde bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünkü size ders vermek haddimin fevkindedir. Belki içinizde yüze yakın ulema bulunan cemaata karşı benim misalim medreseye giden bir çocuğun misalidir ki; o sabi çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip okuduğu dersini babasına arzeder. Tâ doğru ders almış mi; almamış mı? Babasının irşadını veya tasvibini bekler. Evet biz Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Siz- ler bizim ve İslâm milletlerinin üstadlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını sizler gibi üstadlanmıza şöyle beyan ediyorum.
İçtimai Dersler, 40
3. Ey bu Cami’deki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki âlem-i İslâm mes- cid-i kebirindeki ihvanlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı dâva ediyoruz. Yani, Kürd gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünye- viyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim olan üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuz ile biz biçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar! En evvel bu sözler ile sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlanmız ve imamlarımız ve İslâmiyet’in mücahidleri sizlerdi- niz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvidir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvi bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâki- miyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i ilâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa inşaallah nesl-i âti görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigal için himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-ı îslâ- miye bütün siyasâttn feukindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, Islâmiyeti kendine âlet etsin.
Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ı İslâm’ın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki: Ecnebilerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlanmızı bizden aldılar, onun bedeline çürük bir fiyat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiyatı olarak bize verdikleri sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir. Meselâ:
Bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: “Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bakiyem var.” İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında en metin esas da bu- dur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise din-i haktan ve iman hakikatlerin- dan çıkar. O bizim, ehl-i imamn malıdır. Halbuki, ecnebilerden içimize giren pis ve fena seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: “Ben susuzluktan ölsem, yağmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun.” İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çıkıyor, ahireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o ecnebilerin bizden aldıklan fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü, bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsi İslâmi milliyetimizle beraber herkes “Nefsi! Nefsi” demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle -menfaat-ı şahsiyesini düşünmekle- bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.
(Arapça İbare)
Yani, kimin himmeti yalnız nefsi ise; o, insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenidir. Ebna-yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından, ebna-yı cinsiyle htraten alâkadar olduğundan ve onlara manevi bir fiyat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfa- at-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakiki özrü olsa o müstesna!
Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı meşveret-i şer’iyedir. (Arapça ibare)[20] ayet-i kerimesi, şurayı esas olarak emrediyor. Evet nasıl ki, nev-i beşerdeki telahuk-u efkar ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi, en büyük kıt’a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi o şura-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şuradır. Yani, nasıl fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt’alar dahi o şurayı yapmalan lâzımdır ki, üç yüz belki dört yüz milyon İslâm’ın ayaklanna konulmuş çeşit çeşit istibdatlann kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak meşveret-i şer’iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer’iyedir ki, o hürriyet-i şer’iye, âdâb-ı şer’iye ile süslenip garp medeniyet-i sefihanesin- deki seyyiatı atmaktır. İmandan gelen hürriyet-i şer’iye iki esası emreder:
(Arapça ibare)
Yani, iman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zalimlere tezellül etmemek. Allah ’a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi -Allah’tan başka- kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allah’ı tanımayan, her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer’iye Cenab-ı Hakk’ın Rahman, Rahim tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.
(Arapça ibare)
Yaşasın sıdkf Ölsün ye’s! Muhabbet devam etsin!. Şura kuvvet bulsun!. Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet hüdâya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmin…
İçtimai Dersler, 59-61
2. HAMIYET-I DINIYE MI, YOKSA HAMIYET-I MILLIYE MI DAHA KUVVETLI, DAHA LÂZIM? ZİHİNSEL BİR SORUNUN ÇÖZÜMÜ, DİN-DÜNYA İLİŞKİSİ/ÇELİŞKİSİ
63 |
|
|
|
|
ARABÎ HUTBE-İ ŞAMİYE’NİN ZEYLİNİN KISA BİR TERCÜMESİ
Hutbe-i Şamiye’nin Arabî Zeylinde, gayet lâtif bir temsil ile imandan gelen manevi ve kırılmaz bir kahramanlık gösteriyor. Bu meselemiz münasebetiyle bir hülâsasını beyan ediyoruz.:
“Hürriyetin başında, Sultan Reşad*ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle vilâyât-ı şarkiye namına ben de refakat ettim. Şimendiferimizde iki mektepli mütefennin arkadaşla bir mübahese oldu. Benden sual ettiler ki:
< >Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet, bizzat müttehiddir; itibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine, birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet-i diniye, avam ve havassa şamil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine, yani menfaat-i şahsiyesini millete feda edene has kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı, hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kal’ası olmalı. Hususan biz Şarklılar, Garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim hiss-i dinîdir. Kader-i ezelî, ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî, şarkı uyandınr, terakkiye sevkeder. Asr-ı saadet ve tabiîn bunun bir bürhan-ı kafisidir.Delilin nedir? Bu büyük davaya, büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım, delil nedir?İşte bu çocuk lisan-ı hâliyle sualimize tam cevap veriyor. Benim bedelime o masum çocuk, bu seyyar medresemizde üstadımız olsun. İşte li- san-ı hâli, bu gelecek hakikati der.Ey şimendifer! Sen, ra’d ve gökgürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın.Ey şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Senin gemin, senin dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin, bana tecavüz etmek haddin değil. Beni istibdadın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle yolundan geç.1. Kürtlerin Reçetesi Olduğunu Söyleyen Bediüzzamın Münazaratı (İnce ve dakik bir şekilde üstünde durulmalıdır)MÜNAZARAT
Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın
Şanlı Tali’siz Bir Devletin
Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi
Veyahut
Bediüzzaman’ın Münazarat’ı
Kostantiniyye
Matbaa-i Ebuzziya, 1329[21]
1. KÜRT REÇETESİNİN (MÜNZARARAT’IN) ANLAŞILMASI İÇİN
İfade-i Meram ve Uzunca Bir Mazeret (Said-i Kürdi’nin Kürtlüğünü Vurgulayarak Anlattığı Risalelerden Bir Örnek)
Yâ eyyühe’n-nazır! Hasenatı seyyiatına, sevabı hatasına tereccüh edenler mağfiret ve afve müstahakdırlar. İşte “iki inkılâb” beni iki telif-i müşevveşe mecbur etti. İki nhlet dahi iki kitabı ilham ettirdi. Şu eserlerden her birisi Kürd olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Arab’dır. Güya her bir eser, Arab abasını iktisa ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürd’dür. Böyle acibü’ş-şekil bir telif, telif kanununa muhalefetle muaheze olunmamak gerektir. Evet; benim hakkım sükût idi. Zira âcizim. Bilirim, âsânm rağbete şayan değildir. Fakat Sa’dî*nin
(Arapça ibare)[22]
olan matem-âlûd ve hikmet-âmiz kelâmının verdiği himmet, hem de benim gibi iktidarsızların mahcubiyetlerini izale ile meydan-ı hamiyete çıkmaya cesaret vermek için numune-i imtisal olmağa olan arzu, hem de eserin bizzat rağbete şayan olmasa da, benim gibi me’mûl olmayan birisinden küçük bir eser dahi bir nev’i antikalık rağbetine şayan olmasına olan ümid; beni eser yazmaya cesaret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki, eserlerim bazen hem hakikat-şiken, hem nazm-şiken, hem üslûb-şiken, hem hayal-şiken, hem his-şiken, hem ifrat-âlûddur. Lâkin ne yapayım? Başka türlü de olamazdı. Zira tam bir asrı bir seneye sıkıştıran ve yedinci asırdan on üçüncü asra kadar benim gibi kurun-u vusta adamlarının hayalini yuvarlandırmakla her bir asır bir his ve bir tesiri karıştırıp birinci eserimi ilham eden Temmuz’un inkılâb-ı mesudunun teşvikiyle, hem de bütün devair ve tabakat-ı mütedahile-i mütesafileyi karıştıran ve istibdadın tazyik-i mecnunanesiyle vücuda atılan ve doktorların tokadıyla ademden tımarhane kapısıyla dışarıya fırlayan cinnet hatıratı olan eserimi tekmil edip, İki Mekteb-i Musibet Şehadeinanıesi’m ibraza beni mecbur eden Mart ve Mayıs, meş’um ve müdhiş olan ihtilâl ve inkılâbın verdiği heyecan ile; hem de gayet mütenevvia ve muhtelife tabayi ve hissiyatı tazammun eden ve şu iki reçeteyi vücuda getiren üssü’l-esas-ı mesleğim, elmas-misal olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlükle memzuc olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intaç etti. Demek her bir eserim, bir-kaç asrın fezlekesi ve Kürd taifelerinin tabiatlarının enmuzeci ve gayet muhtelife etvarımın numunesi olduğundan hakiki intizam ondan aramak abesdir.
Evet, edebin değil, belki edebiyatın kanununa karşı âsârımı muhalefete sevkeden yedi esbabdır:
Evvelâ: Sabavetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minare başında gibi fehmen istidadlarda bulunuyorum. Kâh gayet dakik bir hakikat davetsiz elime geliyor. Kâh gayet tanışım, dostum olmuş bir hakikat, ecnebi olup tanımıyorum. Hatta bir günde kâh gayet cahil, kâh tecrübeli bir siyasî gibi işe kanşmak isterim.
Saniyen: Meşrutiyetin fecr-i sâdıkına kadar inşa ve kitabette tamamen hem ümmi, hem acemi idim. Her ne ki inşa ettim ise, üstadımız olan meşrutiyetten öğrendim. Cinan-ı cenanda yemişler kemâle ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelir ise, yüzünüzü ekşitip abus-u kamterir olmayınız.
Salisen: Müstahak olmadığım teveccüh-ü ammeden neşet eden bir şöh- ret-i kâzibe, bana tahmil ettiği vazife-i mühimme ile, aczden neşet eden atlamak.. nümayişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şeye girişmeye mecbur oldum.
Rabian: Fıtraten bendeki gurur, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdis-i nimet, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümayiş; şâş adama, eserlerimde hakikatten fazla bir enaniyet gösteriyor. Evet, enaniyet var. Benim değil, milletimin enaniyetidir. Benlik var; benim değil, sınıfım olan melâik-i medarisin izzetidir.
Hamisen: Ben, Kürdçe düşünürüm; Türkçe ve Arapça yazıyorum. Mat- baa-i hayaldeki mütercim acemi, ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisanın diline aşina değildir. Hem Türkçe’nin sarf-nahvini bilmediğimden manaya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. “Hatta, evet, işte, şimdi, hem de, zira, olan, şu, bu” tekrarları, sizin gibi beni de usandınyor. Başkasının tashihine de kafiyen razı olamıyorum. Zira kıilahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.
Sadisen: Tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden; mütercim-i hayalînin tercümesinde, hattatın imlâsında, tabiin tab’ında, mütaliin fehminde bazen yanlış düşmekle güzel bir hakikat çirkinleşiyor.
Sabian: Şu Saykal-ı İslâmiyet ve Ekrad Reçetesi olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahralann kuwe-i münbitesi fevkalâde neşv ü nema vererek kırk elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesim bir şecere oldu. Hem meyve verdi. Evet, öyle bir vakitte vücuda geldi ki, dağlar beni derelerin yed-i haşinine fırlatıyordu. Onlar da beni sahralann yüzlerine çarpıyordu. Sonra hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve bazen rüzgar vurup, derenin dibine düşmüş meyveleri ilaç için toplayıp, medine-i medeniyetin çarşısına götürdüler. Hatta bir kısmı Başid dağının yemişidir. Bir taifesi Feraşin ovasımn meyvesidir. Bir mik- tan Beytüşşebab deresinde kırmızılanmış semeresidir. İşte şu iki eseri yazdığım vakit zaman kısa, mekan vahşi, ben seyyah, zihin müşevveş, vücud yanm hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur.
Ey ehl-i insaf! Mazeretim bu... Kabul ederseniz insafın şe’nidir. Etmezseniz; emin olunuz size minnet etmem. Hiç de kabul etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım. Vesselam. Şu eserin nağamatını dinlemek için bir Kürd cesedini giymek, bir vahşi hayalini başına takmak gerekdir. Yoksa ne isti- ma’ helal, ne sema’ tatlı olur.
Ebû lâşey
Said
1. Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Kürtler’e Meşrutiyet’i Onların Diliyle İzahı (Münazarat’a Giriş)
1. Kürdler’in Tabiat-ı Meşrutiyetperveraneleri (Kürtlerin Öz(ü)gür/lük Doğası)
(Arapça ibare)[23]
(Arapça ibare)[24]
Emma ba’d; ehl-i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki:
Vaktâ meşrutiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsil ettiği asırdan tarihvari bir nazar ile göçüp, kurun-u vustaya karşı aşağıya inmekle aşair-i Ekrad’m içinde cevelan ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye; güzden bahara bilâd-ı Arabiye’den bir rıhlet-i şitaiye ettim. Dağ ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki; meşrutiyeti gayet garib bir surette telakki etmişler. Her tarafın şüphe ve sualleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm. İşte, teşhis-i maraz için miftah-ı kelâmı onlara verdim. Dedim: Siz sual ediniz, ben de ona göre cevap vereyim. Onlar istihsan ettiler. Zira Kürdler’in tabiat-ı meşrutiyetperveranelerine binaen, dersi, münazara ve münakaşa suretiyle okuyorlar. Onun içindir ki, medreseleri küçük bir meclis-i mebusan-ı İlmiyeyi andırıyor. İşte ta’mimen lil-faide, suallerini cevaplarımla musafaha ettirerek şu kitabı yazdım. Ta birbirine muavenette bulunsun. Hem de görmediğim Ekrad ve emsaline şu kitab, bana bil- vekale, onlarla konuşarak cevap versin. Hem de lisanları kalblerine tercümanlık edemeyenlere bedelen sual etsin. Elhasıl şu kitap, tarafımdan cevap, onların canibinden sual etmek vazifesiyle mükellefdir. Hem de siyaset ta- biblerine teşhis-i illete dair hizmet ile muvazzafdır. Ey ehl-i hamiyet, anlayınız! Kürd ve emsali fikren meşrutiyetperver olmuş ve oluyorlar. Lâkin bazı memurun fiilen meşrutiyetperver olması müşkildir. Halbuki akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir. İmdi, suale ve cevaba başlıyorum.
1. Hürriyetin Kıymeti ve Müjdesi ile İlgili Birkaç Soru Cevap (Faraza şu devletin yarı millet bahasında verilse idi, gene erzan; ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz)
Sual1: Ey Seyda! İstanbul’a gittin. Bu inkılâb-ı azimi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?
Cevap1: Müjde getirdim.
S2— Müjde ne demek? Bazılar bize “Sizin için fenalık var” diyorlar.
C2— Nurdan zarar gelmez. Gelirse huffaşa gelir, murdar şeylere gelir. Size cemi kuvvetimle, yalnız Kürdistan’a değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki: Umum İslâm’ın, lâsiyyema Osmaniler’in, bahusus Ekrad’ın saadetinin fecr-i sadıkının geldiğini, hatta Başid başında görüyorum. (Arapça ibare)[25]
Faraza şu devletin yarı millet bahasında verilse idi, gene erzan; ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz...
S3— Biz öyle işitmedik.
C3— Şeytanın arkadaşları çoktur.
S4— Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve sualleri hallet.
C4— Elbette. Fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam.
S5— İstibdat nedir? Meşrutiyet nedir? (Diğeri): “Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık”. (Başkası): “Dinimize zarar yok mu?” (Daha başkası): “Jön- türkler şöyledirler, böyledirler. Bizi de zarar-dide edecekler.” (Diğeri): “Gayr-i müslim nasıl asker olacak?” İlh...
C5— Yahu! Şu gürültülü, karmakarışık, sizin gibi intizamsız suallerinize nasıl cevap vereceğim?
S6— Kaide-i suali sen göster?
C6— Meşrutiyet kanunuyla sual ediniz. Yani içinizde bir-iki zeki adamı intihab ediniz, ta size vekil olarak müşteri olup, sual etsin. Siz de dinleyiniz. (Onlar: “Peki, peki.”)
S7— İstibdat nedir, meşrutiyet nedir?
C7— İstibdad; tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir. Kuvvete istinad ile cebirdir. Re’y-i vahiddir. Sû-i istimalâta gayet müsaid bir zemindir. Zulmün temelidir. İnsaniyetin mâhisidir. Sefalet derelerinin esfel-i safilînine insanı tekerlendiren; ve âlem-i İslâmiyet’i zillet ve sefalete düşürttüren ve ağraz ve husumeti uyandıran; ve İslâmiyet’i zehirlendiren, hatta her şeye sirayet ile zehrini atan, o derece ihtilafatı beyne’l-İslâm ika edip, Mutezile*, Cebri, Müıcie* gibi dalâlet fırkalannı tevlid eden istibdaddır. Evet; taklidin pederi ve istibdad-ı siyasînin veledi olan istibdad-ı İlmîdir ki, Cebriye*, Rafize*, Mutezile gibi İslâmiyet’i müşevveş eden fırkalan tevlid etmiştir.
S8— İstibdat bu derece bir semm-i katil olduğunu bilmezdik. Lehül- hamd, parçalandı. Onu esasıyla tedavi edecek olan tiryak-ı meşrutiyeti bize tarif et.
C8— Bazı memurlann efali, adem-i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neşet eden müşevveşiyetle hâl-i hazırdan fehm ettiğiniz meşrutiyeti tefsir etmeyeceğim. Belki hükümetin hedef-i maksadı olan meşrutiyet-i meşruayı beyan edeceğim.
İşte meşrutiyet, (Arapça ibare)[26] (Arapça ibare)[27] ayet-i kerimelerinin tecellisidir ve meşveret-i şer’iyedir. O vücud-u nuranînin kuvvete bedel, hayatı hakdır. Kalbi marifettir. Lisanı muhabbettir. Aklı kanundur, şahıs değildir. Evet; meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvamın sebeb-i saadetidir. Siz de saadete gideceksiniz. Bütün eşvak ve hissiyat-ı âliyeyi uyandınr. Uyku bes. Siz de uyanımz. İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de tam insan olunuz. İslâmiyet’in bahtını, Asya’nın tali’ini açacaktır. Size müjde. Bizim devleti ömr-ü ebediye mazhar eder. Milletin bekasıyla ibka edecek. Siz daha meyus olmayınız. Bir ince tel gibi her tarafa heva ve hevesin tehyici ile çevirilmeye müstaid olan re’y-i vahid-i istibdadı, lâ-yetezelzel bir demir direk gibi, lâ-yetefellel bir elmas kı- lınç gibi olan efkâr-ı ammeye tebdil eder. Siz de, sefine-i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi bir padişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyetperverlikle padişah olmağa gayret ediniz. Esas-ı insaniyet olan cüz’-i ihtiyan temin eder, âzad eder. Siz de camid olmaya razı olmayınız. Üç yüz milyondan ziyade ehl- i İslâm’ı bir aşiret gibi birbirine rabteder. Siz de o rabıtayı muhafaza ediniz. Zira meşveret perdeyi attı, milliyet göründü, harekete geldi. Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizaza geldi. Zira milliyetimizin ruhu İslâmiyet’dir. Hakiki ve nisbi ve izafiden mürekkebdir. Başka millete benzemiyoruz.
3. İstibdat ile Meşrutiyetin Karşılaştırılması
S9— İstibdadın çirkinliğine, meşrutiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?
C9— Siz avam olduğunuzdan hayalinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsil, size bürhan-ı nazarîden daha ziyade muknidir. İşte, ikisinin mahiyetlerini misal ile tasvir edip göstereceğim. İşte, biliniz:
Hükümet hekim gibidir. Millet hastadır. Farzediniz ben şu çadırda oturmuş bir hekimim. Şu etraftaki her bir köyde—Allah etmesin— birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhis etmemişim. Hem de tacizimi istemeyen müdahenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim. Şu halde, şu köylere, tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mizansız bir ilacı istimal eden, acaba şifa mı bulur veyahud ölür?
Evet, (Arapça ibare)[28] sırrına, şunun sâye-i muzlimanesinde mazhar
oldunuz. İşte her köye böyle ilaç göndermek., hatta dâü’l-cû’ ile karın ağ- nsına müptela olan emsalinize, hazm ilacı hükmünde olan iane toplamak, yahud eşkiyalık ve husumet derdiyle mültehab bulunan o vücuda, iltihabı tezyid eden “hamidîlik” icra etmek... ve ilâ âhirihi. Acaba tedavi mi, yoksa tesmim midir? Melekü’l-mevte yardım etmektir. İşte mahiyet-i istibdadın timsali budur.
Zira, sâbıkda padişah kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu. Biçare milletin halini anlamıyordu. Yahud za’f-ı kalb ve kuwet-i vehm ile anlamak istemiyordu. Yahud mütehevvisane ve mütekeyyifane ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmağa müsaid değildi. İşte hükümetteki istibdada, her şeydeki istibdadı kıyas ediniz. Hatta taklidi tevlid eden ilmin istibdadı dahi böyledir.
Ama bizzarure hükümet-i Islâmiye’nin hedef-i maksadı olan meşrutiyeti meşruanın timsalini isterseniz:
Farzediniz ben bir hekimim. Şu çadır dahi eczahanedir. İçindeyim. Umum köylerde veyahud evlerde çeşit çeşit hastalıklan teşhis etmiş, reçetesini yazmış. Bir müntehab adam yanıma geliyor, reçetesini ibraz ediyor ki; “dâü’l-cehl ile başağnsı var” yazılıdır. Ben dahi fen afyonunu —ibtida onların lisanlarının zarfında, sonra da lisan-ı resmiyeye ifrağ ederek— veriyorum. Bir başkasının reçetesini gösteriyor ki; kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet var. Ben de, fünunu, maarif-i İslâmiye ile meze ederek bir macun yapıyorum; müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum. Diğerinde dâü’l- husumet ile ihtilâl sıtması var. Ben de fikr-i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryak-misal adalet ve muhabbeti o nur ile meze ettirerek, sulfato-mi- sal bir ilaç veriyorum. İşte böyle bir hekimdir ki, vatan hastahanesinde biçare etfalı helâktan halâs eder. Hâ, hükümet-i meşrutanın timsal-i nûranisi (Arapça ibare)[29] sırrınca her bir büyük adam bu düsturu nazarına almak gerektir.
S10— Derman, dermandır; neden zehir olsun?
C11— Bir derdin dermanı başka bir derde zehir olabilir. Bir derman hadden geçse dert getirir.
3. Meşrutiyetin Gelmesi İçin Bireysel ve Toplumsal Koşullar ve Gereklilikler
S12— Ne diyorsun? (Arapça ibare)[30] Hâl-i hazınn eskisi gibi çok fena lığı var; bize zulmeder. Hem de zaafda, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek tarif ettiğin meşrutiyet daha bize selam etmemiş, tâ ki biz de “ehlen ve sehlen” desek…
C12—
(Arapça ibare)[31]
Fakat sizin divaneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm, meşrutiyetin hatası değil. Belki kafanızdaki cehaletin zulmetindendir. Siz divanelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Gevdan ve Mamhuran aşiretleri daha asker gelmeden -alâ külli hâl- vermeye mecbur olan emval-i emiriyeyi hazır etse idiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet, bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebid eder. Siz diyorsunuz: “Şimdiki hükümet eskisi gibi zayıftır.” Evet; kuvvetsizlikte dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat o, kabre müteveccihen iner; eğilir, girer. Şu ise, doğrulur, şebabe doğru yükselir.
S13— Neden böyle bulanıktır, safi olmuyor?
C13— Yüz seneden beri haraba yüz tutan bir şey birden yapılamaz. Size bir misal söyleyeceğim. Bir bülağbaşı çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş. İçine çok pislik düşmüş. Sonra da onu tasfiye için, o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havz gibi yapılırsa acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz, akıbet berrak olacaktır.
S14— Tarif ettiğin meşrutiyetin ne miktan bize gelmiş ve niçin bütün gelmiyor?
C14— Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zira sizin şu vahşet- engiz, cehalet-perver husumet-efza olan sarp dağ ve derin derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehalet ejderhasından, husumet kurtlarından biçare meşrutiyet korkar. Kolaylıkla gelmeğe cesaret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yaprmasanız, tenbellik etseniz yüz sene sonra tamamen cemalini göreceksiniz. Zira sizinle İstanbul arasındaki mesafe bir aylıktır, fakat sizinle ehl-i meşrutiyet arasındaki mesafe bin aydan fazladır. Zira eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nazik meşrutiyet İstanbul havalisindeki yılanlardan kurtulsa, şu uzun mesafeden geçmekle, cehalet gibi müd- hiş bataklığı, fakr gibi mütevvahhiş kıraçlan, husumet gibi gayet keyşer dağları kat’ etmekle beraber eşkiyaya rast gelecektir. Ezcümle, bazı cezayı sezasını hazmetmeyen, bir kısmı da başkasının etini yemekten dişi çıka- nlan ve bazı, bir meşhur bektaşi gibi mana verenler, yol üzerine çıkıp gasp ve garet ediyorlar. Daha onlann öte tarafında da bir kısım gevezeler vardır. Bazı bahane ile parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise ona bir yol ve- yahud bir balon yapınız.
S15— Biz meyus olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?
C15— Ye’s, aczden gelir. Ye’s mâni-i her-kemâldir. Hamiyet ise şiddet-i mevania karşı şiddetle metanet etmektir. Halbuki şu zaman, mümteniat-ı âdiyeyi mümkün derecesine indiriyor. Çabuk ye’se inkılâb eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben sizi tenbellikten kurtarmak için kabahatlerinizi gösteririm. Ona çabuk gelmek istiyorsanız, işte marifet ve faziletten demiryolunu yapınız. Tâ ki meşrutiyet, medeniyet denilen şimendifer-i kemâlâta binip ve terakkiyat tohumlarını bindirerek, kısa bir zamanda mânilerden kurtularak geçecek; size selam etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.
S16— İnşaallah taliimiz varsa biz de göreceğiz, bize tevekkül kâfi değil midir?
C16— Biçare tabinize siz de yardım etmelisiniz. Bağdad tarrarları gibi olmayınız. Sizin atalet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz nizam-ı esbabı red ettiğinden, kâinatı tanzim eden meşiete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder.
S17— Şimdi fenalığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrutiyetin âsâ- n hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?
C17— Ne kadar iyilik var, meşrutiyetin ziyasındandır. Ne kadar fenalık var, ya eski istibdadın zulmetinden, yahud meşrutiyet namıyla yeni bir istibdadın zulmündendir. Geri kaldı, ta taziyeden sonra veda edip, pederini takip etsin. Fakat, emin olunuz, ziya galebe çalacaktır.
S18— Meşrutiyeti pek çok i’zam ediyorsun. Eskide re’y-i vahid idi, milletten sual yok idi. Şimdi meşverettir, milletten sual edilir. Millet, “Ne için” der. Ona, “Ne istersin?” denilir. İşte bu kadar. Daha nedir, o kadar ilaveyi takıyorsun?
C18— Zaten şu nokta bütün cevaplarımı tazammun etmiş. Zira meşrutiyet hükümete düştüğü vakit, fikr-i hürriyet meşrutiyeti her vecihle uyandınr. Her nev’ide, her taifede onun sanatına aid bir nevi meşrutiyeti tevlid eder. Hatta ulemada, medarisde, talebede bir nevi meşrutiyeti intaç eder. Evet, her taifeye ona mahsus bir meşrutiyet, bir teceddüd ilham olunuyor. İşte şu, arkasında şems-i saadeti telvih eden ve temayül ve incizab ve imtizaca yüz tutan lemeat-ı meşverettir ki, bana meşrutiyet-i hükümeti bu kadar sevdirmiştir. Bence taklidin temelini atıp, ihtilafatı çıkarmakla, Mutezile*, Cebriye*, Mürcie* Mücessime* gibi dalâlet fırkalarını İslâmiyet’ten intaç eden mesail-i diniyedeki istibdad-ı İlmîdir, Ve nefsü’l-emr’de mukayyed olan şeyde ıtlaktırfHaş'ye 1) Meşrutiyet-i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharri-i hakikatin imdadıyla, fünun-u sâdıkanın muavenetiyle, insafın yardımıyla şu fırak-ı dalle Ehl-i Sünnet ve Cemaatle dahil olacaklan kaviyyen me’muldür. Şu fırkalar eğer çendan bir hizb olarak görünmüyor; fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimağında onlann meylettiği mesleğe meyelan bulunabilir. Hatta, eğer bir dimağ büyütülse, maani tecsim edilir ise, şu firak, sinematoğrafvari ([la§ıye 2) o dimağda temessül ettiği görülecektir. Şu kıssa uzundur, makamı değil. Siz suallerinizi ediniz.
S20— Şu meşrutiyet büyüklerimizi, beylerimizi kırdı; fakat bazılan da müstahak idi. Hem de maddeten bir şey görmeden yalnız meşrutiyetin namını işitmekle kendi kendilerine düştüler. Bunun hikmeti nedir?
C20— Manen her bir zamamn bir hükmü ve hükümranı vardır. Sizin ıstı- lahınızca, o zamanın makinesini çeviren bir “ağa” lazımdır. İşte zaman-ı istibdadın hâkim-i manevisi “kuvvet” idi. Kimin kılıncı keskin, kalbi kasi olsa idi yükselirdi. Fakat zaman-ı meşrutiyetin zenbereği, ruhu, kuvveti, hakimi, ağası “hak”dır, “akıF’dır, “marifef’tir, “kanun”dur, “efkâr-i amme”dir. Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezayüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenakus ettiklerinden, kuvvete isti- nad eden kurun-u vusta hükümetleri inkıraza mahkum olup; asr-ı hazır hükümetleri ilme istinad ettiklerinden, Hızırvari bir ömre mazhardırlar.
İşte ey Kürdler! Sizin bey ve ağa hatta şeyhleriniz dahi, eğer kuvvete isti- nad ile kılınçlan keskin ise, bizzarure düşeceklerdir. Hem de müstahakdır- lar. Eğer akla istinad ile, cebr yerine muhabbeti istimal ve hissiyatı, efkâra tabi ise o düşmeyecek, belki yükselecektir.
S21— Neden şu inkılâb-ı hükümet her şeyde bir inkılâb getirdi?
C21— (Arapça ibare)[32] sırınca istibdat herkesin damarlarına sirayet etmiş idi. Çok nam ve suretlerde kendini gösteriyordu. Çok dam ve planlar istimal ediyor idi. Hatta benim gibi bir adam, ilmi vasıta edip tahakküm ediyor idi. Veyahud, sehavet-i milliyeyi sû-i istimâl eder idi. Veya- hud, şu şeyh gibi, necabeti sebebiyle herkes onun hatırım tutarak, tutmakla mükellef bildiğinden tahakküm ve istibdat ediyordu.
S22— Demek, öldürmemize, hükümetin istibdadına yardım eden başka istibdadlar da var imiş?
C22— Evet. Cehaletimizin silahıyla asıl bizi mahveden, içimizdeki garib namlar ile hüküm süren parça parça istibdatlar idi ki, hayatımızı tesmim etmiş idi. Fakat yine kabahat, o küçük küçük istibdadların pederi olan istib- dad-ı hükümete aiddir.
2. Beyler, Ağalar ve Müteşeyyihlerin Farkları Nedir?
S23— Beyler, ağalar, müteşeyyihler iki kısımdır. Farkları nedir?
C23— İstibdat ile meşrutiyet* kadar farkları vardır. Ben dahi meşrutiyet ve istibdadı müşahhas olarak size göstermek istediğimden, şu iki kısmı timsal olarak beyan ediyorum.
S24— Nasıl?
C24— Eğer büyük adam, istibdat ile kuvvete veya hileye veya kendisinde olmayan —tasannuan— kuwe-i maneviyeye istinaden halkı isti’bad ederek havf ve cebrin tazyiki ile tutup insanı hayvanlığa indirmiş. Daima o milletin şevkini kırar. Neşelerini kaçırır. Eğer bir namus olursa yalnız o şahs-ı müstebidde görünür. Denir ki: “Falan adam şöyle yaptı.” Eğer bir seyyie olursa kabahat biçare etbaa taksim olunur. İşte şu mahiyetteki “büyük”, hakikaten büyük değildir, küçüktür. Milletini küçüklettiriyor. Zira milleti, her sa’yi suhre gibi işliyor, hatır için gibi yapıyor. İyilik etse de riya karıştırıyor. Müdahene ve yalana alışıyor. Daima aşağıya iniyor. Zira sa’y-i İnsanînin buharı hükmünde olan şevk müntafi oluyor. Ağalan ve büyükleri omuzlanna biner, ta yalnız görünsün. Onların etlerinden yer, ta büyüsün. O milletin gonca-misal istidadatı üzerine, o reis, perde olup ziyayı göstermiyor. Belki yalnız, o neşv ü nema bulur, inkişaf eder, açılır. Eğer müşahhas istibdadı görmek arzu ediyorsanız işte size şu...
S25— Aman, bu kadar istibdadın fena bir zehiri var iken, acibdir ki biz bu kadar kalmışız.
C25— Acib değildir. İhtilaftan bazen istifade olunur. O pis istibdadın taaddüdü için birbirinin kuvvetini bir derece kırar, tadil ederdi. Yoksa işiniz fena idi.
S26— İkinci kısım nasıldır?
C26— Bir büyük adam hakka isnad ile aklı istimal edip, muhabbetle milletini kendisine rabt; zîr-i destanının omuzlan üstüne çıkmaz, altına girer, yükseltir, şevklerini uyandmr. Bir iyilik olursa manen millete tevzi eder. Herkese bir parça namus düşmekle şevki arttırır. Hak, yerini bulmak için milletini ziya-i marifete karşı tutar. Gonca-misal olan o milletin hissiyatına zülâl-i muhabbet ve aklı gönderir, neşv ü nema verirse
(Arapça ibare)[33] hadis-i şerifte meşrutiyetli reise misal-i müşahhas
olur. Meşrutiyeti gözle görmek istiyorsanız işte şu ayineye bakınız...
S27— Demek “büyük” o değil ki, kılıncı keskin olsun. Milleti kendine feda etsin. Belki odur ki, aklı keskin olsun. Kalbi millet için fedakâr olsun.
C27— Ha şimdi bir ışık buldunuz. Elbette bir doğru şeyhin müridleri ya- hud eski âdil beylerin mensuplarıyla müstebid bir ağa hizmetkârlannın ci- het-i irtibatta farklannı bulursunuz. Maatteessüf, büyüklerdeki meziyet se- beb-i tevazu iken, vasıta-i tahakküm oluyor. Avamdaki zaif bir damar câ- lib-i şefkat iken, vesile-i esaret oluyor.
MUKADDİME-Istibdat Ne Vakitten Beri Başlamış, Geliyor?
S28— Şu pis istibdat ne vakitten beri başlamış, geliyor?
C28— İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit nasılsa bunu da beraber getirmiştir.
S29— Demek şu istibdat hayvaniyetten gelmedir?
C29— Evet, müstebid bir kurt, biçare bir koyunu parça parça etmek, daima kavi zaifi ezmek, hayvanların birinci düstur ve kavanin-i esasiyesindendir.
2. Şeriat-ı Garra Zemine Nüzul Etti, Tâ Ki…
S30— Sonra?
C30— Şeriat-ı garra zemine nüzul etti. Tâ ki zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin. Şu insaniyetin siyah lekesini izale etsin. Hem de izale etti. Fakat, va-esefa ki, muhit-i zamanı ve mekanînin tesiriyle, hilafet saltanata inkılâb edip, istibdat bir parça bayatlandı. Tâ Yezid* zamanında, bir derece kuvvet bularak başını kaldırdığından, lmam-ı Hüseyin* Hazretleri hürriyet-i şer’iye kılıncını çekti. Başına havale eyledi. Fakat ne çare ki, istibdadın kuvveti olan cehl ve vahşet, cevanib-i âlemde zeyn-ab gibi Yezid’in istibdadına kuvvet verdi.
S31— Şimdiki meşrutiyet, istibdat nerede? Onlann harekâtı nerede. Hilafet, saltanat nerede? Nasıl tatbik ediyorsun? Yekdiğerine musafaha ve temas ettiriyorsun, aralarında karn’lar ve asırlar var?
C31— Meşrutiyetin sırrı, kuvvet kanundadır. Şahıs hiçtir. İstibdadın esası, kuvvet şahısda olur. Kanunu kendi keyfine tabi edebilir. Hak kuvvetin mağlubu... Fakat bu iki ruh her zamanda birer şekle girer, birer libas giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın istibdat galebe ettiği vakit tamamen hükmünü icra etmiş; meşrutiyet mağlub olduğu vakit mahvolmuş. Kellâ! Kâinatta galib-i mutlak hayr olduğundan pek çok enva ve şuubat-ı heyet-i ictimaiyede meşrutiyet hükümferma olmuştur. Cidal berdevam, harb ise seccaldir.
2. Meşrutiyet ve Şeriat Kıyaslaması
S32— Bazı adam, “şeriata muhalifdir” diyor?
C32— Ruh-u meşrutiyet, şeriattandır. Hayaü da ondandır. Fakat ilca-ı zaruretle teferruat olabilir; muvakkaten muhalif düşsün. Hem de her ne hâl ki, meşrutiyet zamanında vücuda gelir, meşrutiyetten neşet etmesi lazım gelmez. Hem de, hangi şey vardır ki her cihetle şeriata muvafık olsun? Hangi adam var ki bütün ahvali şeriata mutabık olsun? Öyle ise şahs-ı manevi olan hükümet dahi masum olamaz. Ancak Eşatun-u İlâhînin medine-i fazıla-i hayaliyesinde masum olabilir. Lâkin meşrutiyet ile sû-i is- timalâtın ekser yolları münsed olur. İstibdadda ise açıktır.
S33— İtiraz ettiğin şeye nasıl cevap veriyorsun?
C33— Ben libasa ilişiyordum. Hükümet iyi bir adamdır, pislerin libasını giymişti. Biz o libası yırtmak ve yıkamak isterdik, olamadı. Zamana bıraktık; tâ yavaş yavaş yırtılsın. Evet; namazı kılıyordu, kıbleyi tanımıyordu; sonra tanıdı veya tanıyacaktır. “Ehvenü’ş-şerreyn” bir adalet-i izafiyedir. Fakat kemal-i telehhuf ile bağınyorum ki, şiddete inkılâb eden fikr-i intikamın tedahülü ve heyecanatı intaç eden tecrübesizlik üzerimize emri şiddetlendirdi, pahalaştırdı, muvakkaten bir nevi karanlık çöktü. Emin olunuz ki, çekilecektir.
2. Neden Makine-i Ahval Güzelce İşlemiyor?
S34— Neden makine-i ahval güzelce işlemiyor?
C34— Zira tecrübe, hamiyet, nur-u kalb ve nur-u fikri cem’edenler vezaife kifayet etmezler. Bazı ehl-i gayret ve hamiyette meylü’t- tahrip meleke olmuş, tamire pek alışık değildir. Bazı ehl-i tecrübe ve tamir ise, eskisine bir derece meyi ile istidatları pek müsaid değildir. Demek bize bir nesl-i cedid lazımdır. Bunu da cidden söylüyorum, eğer meşveret şeriattan bir parmak müfarakat ederse, eski hâl yüz arşın ayrılmıştır.
S35— Neden?
C35— Bir ince teli rüzgar her tarafa çevirebilir. Fakat içtima ve ittihad ile hasıl olan hablü’l-metin ve urvetü’l-vüska, değme şeylerle tezelzül etmez. İcma-i ümmet, şeriatta bir delil-i yakînîdir. Re’y-i cumhur şeriatta bir esastır. Meyelan-ı amme şeriatta muteber ve muhteremdir. İşte bakınız, eski padişahların iradesini, Ermeni rüzgan veya ecnebi havası veya vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi. O da sükûta rüşvet-i maneviye olarak bir çok ahkâm-ı şeriatı feda ediyordu. Şimdi kapı açıldı, fakat tamamı ileride...
Üç yüz âra-yı mütekabile ve efkâr-ı mütehalife, hak ve maslâhattan başka bir şey ile musalaha etmez veya sükut etmezler. Hak ve maslâhat ise şeriatta esastır. Fakat (Arapça ibare)[34] kaide-i şer’iyesince, ba
zen, haram bildiğimiz şey, ilcayı zaruretle vacib olur. Taaffün etmiş parmak kesilir, tâ el kesilmesin. Selamet-i millet, cevher-i hayata tevakkuf etse, vermekten tevakkuf edilmez. Nasıl ki edilmedi. Dünyada en acib, en garibi; ruhunu iftiharla selâmet-i millete feda edenlerden, bazen garazında, menfaat-i cüz’iye-i gururiyesinde buhl eder, vermiyor.
Demek şeriatı isteyenler iki kısımdır: Biri, muvazene ile zarureti nazara alarak, müdakkikane meşrutiyeti şeriata tatbik etmek istiyor. Diğeri de, muvazenesiz, zahirperestane çıkılmaz bir yola sapıyor.
Yönetici ve zanaatkar/Esnaf Tercih Edilirken Dinlerin ve Mezheplerin Kritelerleri Nelerdir? ZİHİNSEL BİR SORUNUN ÇÖZÜMÜ, DİN-DÜNYA İLİŞKİSİ/ÇELİŞKİSİ
S36— Meclis-i Mebusanda Hristiyanlar, Yahudiler vardır. Onların reylerinin şeriatta ne kıymeti vardır?
C36— Evvela: Meşverette hüküm ekserindir, ekser ise müslümandır. Altmıştan fazla ulemadır. Mebus hürdür, hiçbir tesir altında olmamak gerektir. Demek hâkim İslâm’dır.
Saniyen: Saati yapmakta veyahud makineyi işletmekte sanatkâr bir “Harco” veya “Berham”ın re’yi muteberdir. Şeriat reddetmediği gibi Meclis-i Mebusan’daki mesalih-i siyasiye ve menafi-i iktisadiye dahi ekseri bu kabilden olduğundan red etmemek lazım gelir. Amma ahkâm ve hukuk ise, zaten tebeddül etmez. Tatbikat ve tercihattır ki, meşverete ihtiyaç gösterir. Mebusların vazifesi, o ahkâm ve hukuku sû-i istimâl etmemek ve bazı kadı ve müftülerin hilelerine meydan vermemek için bazı kanunları yapmak, etrafına sur etmektir. Asim tebdiline gitmek olamaz. Gidilse intihardır.
2. Meşrutiyetin Sonuçları Neden Görünmüyor?
S37— “Adalettir” diyorsun. Neden tekâlif-i devlet fukara üstünde hafişeşmedi?
C37— Bir fark vardır: Eskide varidat zayi olur giderdi. Şimdi millet rakîbdir. Demek evvel, suya ve şuristana atılır idi. Şimdi tarlaya atılıyor veya atılacaktır. İşte bir nev’i hafişik...
Şu Hükümet ve Türkler Nasıl Olsalar Biz Rahat Edemiyoruz, Yükselemiyoruz…
S38— Şu hükümet ve Türkler nasıl olsalar biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldınp onlann üzerinden âleme temaşa etmek ve ellerimizi onlarla beraber safi suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zira hükümet ve İstanbul daha bulanıktır.
C38— Meşrutiyet hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı ammenizin misal-i mücessemi olan mebusan hâkimdir. Hükümet, hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekki ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız. Size bir misal söyleyeceğim:
Her tarafa şubeler salmış bir büyük çeşme başında bir tagayyürat olursa, her tarafa da sirayet eder. Fakat yüz pınann ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tabidir. Faraza, o havuz tamamen tagayyür ederse veyahud —Allah etmesin— bozulursa da çeşmelere tesir etmez, eğer pınar pınar olursa...
İşte bakınız, istibdadın hükmünce İstanbul ve hükümet bülağbaşı idi; şikayette hakkınız var idi. Şimdi ise hakikat itibariyle bilkuvve, İstanbul göldür, hükümet havuzdur. Türk zeyn-âb’dır veya öyle olmak lazımdır. Pınar bizlerdedir veya bizde olmak gerektir.
Ey Kürdler! Görüyorum ki, bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız. Sebeb-i saadetimiz olan meşrutiyeti takviye için fikr-i milliyeti haffar yapıp, marifet ve fazileti eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngan atınız; tâ bir kemalât pınan bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız, ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya tenbeldirler. Eğer siz insan olsamz, hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.
S39— Neden iyilik gelsin, fenalık gelmesin? İkisi arkadaştır.
C39— Yahu! Dedik: Şimdi hükümet ve İstanbul, çukurda bir havuzdur veya öyle olacaktır. Havuz ise aşağıdadır; fenalık sakildir, yukanya yuvarlanmaz, —cehaletle cezbetmemek şartıyla— İyilik nurdur, yukanya akseder.
3. Dine Zarar Olmasın, Ne Olursa Olsun?
S40— Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
C40— İslâmiyet güneş gibidir, üşemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Hem de acaba biçare bir padişaha yahud müdahin memurlara veyahud mantıksız polislere itimad edilir, dinin himayesi onlara bırakılırsa, daha iyi midir; yoksa efkâr-ı amme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin madeni olan —herkesin kalbindeki şefkat-i imaniye olan— envar-ı İlâhinin leme- atının içtimalanndan ve hamiyet-i İslâmiyenin şerarat-ı neyyiranesinin imtizacından hasıl olan amud-u nuranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa daha iyi midir? Siz muhakeme ediniz.
Evet, şu amud-u nuranî1 dinin himayeti şehametinin başına, murakıbının gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz, lemeat-ı müteferrika tele’lüe başlamış, yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn-i hikmette takarrür etmiştir ki: Hiss-i dinî, lâsiyyema din-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nâfiz, hükmü daha âlî, tesiri daha şedittir.
Elhasıl: Başkasına itimad etmeyen nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misal söyleyeceğim: Siz göçersiniz, göçerin malı koyundur, o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz bazı koyunlan bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Halbuki çoban tenbel ve muavini kayıtsız, köpekleri değersiz. Tamamıyla ona itimad etseniz, rahatla evlerinizde yatsanız, biçare koyunlan müstebit kurtlar ve hırsızlar ve belâlar içinde bıraksanız daha iyi midir; yoksa onun adem-i kifayetini bilmek ile nevm-i gaşeti terk edip hanesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup bir çobana bedel bin muhafız olmakla hiçbir kurt ve hırsız cesaret etmesin, daha iyi midir? Acaba Mamhuran hırsızlarını tevbekâr ve sofi eden şu sır değil midir? Evet, ruh- lan ağlamak istedi, biri bahane oldu, ağladılar.
Evet, evet... Neam Neam... Sivrisinek tantanasını kesse, an demdemesi- ni bozsa şevkiniz bozulmasın, teessüf etmeyiniz. Zira, kâinatı nağamatıy- la raksa getiren, hakaikm esrarım ihtizaza veren mûsika-i İlâhiye hiç durmuyor, sermeden zırm zırm (Haşiye) eder. Padişahların padişahı olan Sultan-ı Ezelin “Kur’an” denilen musika-i ilâhiyesi ile umum âleme doldurarak kubbe-i âsumanda zırmîn getirmekle sadef, mağara, kehf-misal olan ulema ve meşayih ve hutebanın dimağ ve kalb ve femlerine vurarak ak- sü’s-sada onlann lisanlanndan çıkıp, seyr u seyelan ederek, çeşit çeşit sa- dalarla dünyayı zırme-zırm ile ihtizaza getiren o sadanın tecessüm ve intı- baiyle umum kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun birer teli ve şeridi hükmüne getiren ve her bir tel bir nev’iyle onu ilan eden o sada-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen, acaba nasıl ona nisbet sivrisinek bir emilin demdemelerini veya piş-i reşk gibi hükümet adamlannın vızvızalarını işitecek midir?
Elhasıl: İnkilâb-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adam, dinden hissesi beytü’l-ankebut gibi zaif düşmüş cehalettir, onu korkutur; takliddir, onu telaşa düşürttürür. Zira, itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle saadetini yalnız hükümetin cebinden zannettiğinden kalbini, aklım da hükümetin kesesinden tahayyül eder, korkar.
S41— Bazı adam dediğiniz gibi demiyor. Belki “Mehdi* gelmek lâzımdır” der. Zira, dünya şeyhuhet itibariyle müşevveşedir. İslâmiyet, ağrazın teneffüsüyle mütezelziledir?
C42— Eğer Mehdi acele edip gelse; baş-göz üstüne hemen gelmeli. Zira güzel bir zemin müheyya ve mümehhed oldu. Zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler baharda vücud-pezîr olur. Rahmet-i İlâhî şânındandır ki, şu milletin sefaleti nihayet-pezîr olsun. Bununla beraber kim dese: “Zaman bütün berbad oldu.” Eskisine temayül gösterse; bilmediği halde İslâmiyet’in muhalefetinden neşet eden eski seyyiatı, bazı ecnebilerin zannı gibi, İslâmiyet’e isnad etmektir.
2. Efkârı Teşviş Eden ve Meşrutiyeti Takdir Etmeyen Kimlerdir?
S43— Efkârı teşviş eden ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?
C43— Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşamn, tak- lid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde insan milletinden, menba-i saadetimiz olan meşvereti inciten bir cemiyettir.[35] Benî-beşerde ona intisab eden; bir dirhem zarannı bin lira milletin menfaatine feda etmeyen, hem de menfaatini ızrar-ı nasda gören, hem de muvazenesiz, mu- hakemesiz mana veren, hem de meyl-i intikam ve garaz-ı şahsîsini feda etmediği halde mağrurane millete ruhunu feda etmek davasında bulunan, hem de beylik veya tavaif-i mülûk mukaddimesi olan muhtariyet veya cumhuriyet[36] gibi gayr-ı makul fikirlerde bulunan, hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, meşrutiyetin[37] birinci ihsanı olan afv ve istirahat-ı umumiye- yi fikr-i intikamına yediremediğinden herkesin asabına dokundurmakla tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffı isteyenlerdir.
S44— Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki bizim hayırhahımız gibi görünüyorlar.
C44— Hiçbir müfsid ben müfsidim demez, daima suret-i haktan görünür. Yahud bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım tırşdır. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamım kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler, hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız; bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.
S45— Neden hüsn-ü zannımıza sû-i zan edersin? Eski padişah[38] seni haktan çeviremedi. Jöntürkler sizi kendilerine ram ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapsettiler, asacaktılar; sen tezellül etmedin, merdane çıktın. Hem sana büyük maaş verecektiler, kabul etmedin. Demek sen onlann taraftarlığı için demiyorsun? Demek hak taraftansın?
C45— Evet, hakkı tanıyan hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannmızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve akıbete bakınız.
S46— Nasıl anlayacağız? Biz cahiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklid ederiz.
C46— Çendan cahilsiniz, fakat âkilsiniz. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam bana hile edecektir.[39] Demek cehliniz özür değil. İşte müştebih ağaçları gösteren semereleridir. Öyle ise benim ve onlann fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattir, ötekisinde ihtilaf ve zarar saklanmıştır. Size bir misal daha söyleyeceğim: Şu sahrada bir nâr görünür. Ben derim nurdur; nâr olsa da eski nârdan kalma zayıf, yukarı tabakasıdır. Geliniz, etrafına halka tutup temaşa edelim. İstifaza edip, tâ ta- baka-i nâriye yırtılsın, istifade eyleyelim. Eğer dediğim gibi nur ise zaten istifade edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi nâr olsa, kanştırmadık ki bizi yandırsın. Onlar diyorlar ki: “Ateş, sûzandır.” Eğer nur olursa kalb ve gözlerini kör eder. Eğer nâr olursa cisim ve libaslannı yandınr. Zira şu nâr dedikleri nur-u saadet[40] dünyanın hangi tarafına çıkmış ise milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise söndürülmemiş. Hatta bu iki senedir mülkümüzde iki-üç defa söndürülmesine teşebbüs edildi, fakat söndürmek isteyenler kendileri söndüler.[41]
S47— Sen dedin ateş değil, şimdi ateş nazarıyla bakıyorsun.
C47— Evet nur, fenalara nârdır, yandınr.
S48— O fırkadan ehl-i fazl kısmına ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.
C48— Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.
2. Nasıl İyilikten Fenalık Gelir?
S49— Nasıl iyilikten fenalık gelir?
C49— Muhali taleb etmek, kendine fenalık etmektir. Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran parça parça olur. Zira onlann istedikleri şey, ya bir hükümeti-i masumedir. Halbuki şimdi şahs-ı vahid bile masum olamaz. Nerede kaldı zerratı günahkârlardan mürekkeb bir hükümet tama mıyla masum olsun. Demek nokta-i nazar, hükümetin hasenatı, seyyiatına tereccühüdür. Yoksa seyyiesiz hükümet muhal-i âdidir. Ben öyle adamlara anarşist nazanyla bakıyorum. Zira onlardan birisi —Allah etmesin— bin sene yaşayacak olsa âdeta mümkün hükümetin hangi suretini görse hülya ile yine razı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan meylü’t-tahrip ile o sureti bozmaya çalışacak.1 Şu halde böyleler, fena zannettikleri Jöntürkler nazar- lannda dahi mel’un, anarşist ve iğtişaşcı fırkasından addolunurlar. Zira istedikleri şey muhal olduğu için, neticesi ihtilâl ve fesattır.
S50— Belki onlar eski hâli istiyorlar?
C50— Size kısa bir söz söyleyeceğim, ezber edebilirsiniz. İşte: Eski hal muhal, ya yeni hâl veya izmihlâl.
3. Acaba daha Sultan Hamid* gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır?
S51— Acaba daha Sultan Hamid* gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır?
C51— Acaba sizin şu siyah çadınmz parça parça edilip yandınlırsa, külü havaya savrulursa, o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kabil midir?
S52— Neden?
C52— Zira, eskiden bin adamdan yalnız onu mütenebbih iken, istibdat o dehşetli kuvvetiyle karşısında duramadı, parçalandı. Şimdi istibdadın kuvveti binden bire indi; tenebbüh ve iltihab-ı ezhan birden bine çıktı.
S53— İstibdat o kadar fena bir şey iken, niçin herkes bir çeşit ile onu irtikâb ederdi?
C53— İçinde tefer’unun lezzet-i menhusesi ve tahakküm ve tehevvüs-ü nemrudane vardı.
S54— Şimdi çok hilâf-ı şeriat şeyler yapılıyor?
C54— Bence, muhalif-i hakikat-ı şeriat olan şeyler, meşrutiyete dahi muhaliftir, ya günahlarıdır veya ilca-i zarurettir. Farzediniz, şu siyaset muhalif olsun, yine telaşa mahal yoktur. Zira, şeriat-ı garranın bin kısmından bir kısmıdır ki, siyasete taalluk eder. O kısmın ihmaliyle, şeriat ihmal olunmaz.
Evet, imtisal etmemek, inkâr etmek demek değildir. Hem de devlet-i Osmaniyeye tabi olan İslâmların on beş misli İslâmlar, sırf siyaset-i ecanib altındadırlar. Onların dinlerine zarar gelmez; nerede kaldı ki, bir hükümette ki, kendisi İslâm, millet-i hâkimesi İslâm, üssü’l-esas-ı siyaseti de şu düsturdur; bu devletin dini, din-i İslâmdır. Şu esası vikaye etmek vazifemizdir. Çünkü milletimizin maye-i hayatiyesidir.
S55— Demek hükümet bundan sonra da İslâmiyet ve din için hizmet edecek midir?
C55— Hay, hay! Bazı akılsız dinsizler müstesna olmak şartıyla. Hükümetin hedef-i maksadı —velev gizli ve uzak olsa bile— üç yüz milyonu bir vücud eden1 ve nurani olan İslâmiyet’in silsilesini takviye ve muhafaza etmektir. Zira nokta-ı istinad ve nokta-i istimdad yalnız odur. Yağmurun kataratı, nurun lemeatı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek için, mahvolmamak için Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak (c.c.) bize (Arapça ibare)[42] ve (Arapça ibare)[43] ile ezel canibinden nida ediyor. Evet, ile ezel canibinden nida ediyor. Evet, şeş cihetten nağme-i (Arapça ibare)[44] eyler huruş.
Evet; zaruret ve incizab ve temayül ve tecarüb ve tecavüb ve tevatür, o katarat ve lemeatı musafaha ettirerek, ortalanndaki mesafeyi tayyedip, bir havz-ı âb-ı hayatı ve dünyayı ışıklandıracak bir elektrik-i nevvareyi teşkil edecektir. Zira kemalin cemali dindir. Hem din, saadetin ziyasıdır, hissin ulviyetidir, vicdanın selâmetidir. (Haşiye)
S56— Şimdi hürriyet bahsini sual edeceğiz. Nedir şu hürriyet ki, o kadar tevilât onda birbiriyle çekişiyorlar ve hakkında acib, garib rüyalar görülür?
C56— Yirmi seneden beri onu, hattâ rüyalarda takib eden, o sevda ile her şeyi terk eden birisi size güzel cevap verebilir.
S57— Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hatta, âdeta hürriyette insan her ne sefahet ve rezalet işlese, başkasına zarar vermemek şartıyla bir şey denilmez. Acaba böyle midir?
C57— Öyleler hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ile çocuk bahanesi gibi bir hezeyan ediyorlar. Zira nâzenin hürriyet, âdab-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir, belki hayvanlıktır. Şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır. Hürriyet-i umumi, efradın zerrat-ı hürriyatının muhassalıdır. Hürriyetin şe’ni odur ki, ne nefsine, ne gayrıya zararı dokunmasın.
(Arapça ibare)[45] Haşiye[46]
S58— Bazı nâs senin gibi mana vermiyorlar. Hem de bazı Jöntürklerin a’mâl ve etvarı pis tefsir ediliyor. Zira bazı Ramazan’ı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle, Allah’ın emrinde hıyanet eden nasıl millete sadakat edecektir?
C58— Evet, neam! Hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakiki hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salâhat ve mahareti, tabir-i âherle fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem’ edenler vezaife kifâyet etmezler.
Öyle ise ya maharettir veya salâhattır; maharet ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jöntürk değil, belki şon-Türktürler; Gençtürkler*in ra- hzîleridir. Her şeyin bir rafızîsi var, hürriyetin rafızîsi de süfehâdır.
Ey Kürdler![47] [48] İnsaf ediniz. Bir rafızî bir hadise yanlış mana verse veya yanlış amel etse acaba hadisi inkâr etmek mi, yoksa o rafızîyi tahtie ile na- mus-u hadisi muhafaza etmek mi lâzım gelir? Belki hürriyet budur ki: Ka- nun-u adalet ve tedipten başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin, herkesin hukuku mahfuz kalsın. Herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun. (Arapça ibare)[49] nehyinin sırrına mazhar olsun.
S59— ‘Haşiye’[50] Demek biz eskiden beri hürriyetimize malik idik. Hürriyetimiz tev’em olarak bizimle beraber doğmuş. Öyle ise başkalar keyişensin, bize ne?
C59— Evet, zaten o sevda-yı hürriyettir ki sizi tahammül-sûz meşakkatlere mütehammil kılmış. Ve bu kadar medeniyetin müşaşa mehasininden sizi anka-meşrebane müstağni etmiştir. Fakat ey göçerler! Sizde olanı yarı hürriyettir, diğer yarısı başkasımn hürriyetini bozmamaktır. Hem de kut-u lâyemut ve vahşet ile alûde olan hürriyet, sizin dağ komşunuz olan hayvanlarda da bulunur. Vâkıa, şu biçare vahşi hayvanların bir lezzeti ve tesellisi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her ruhun maşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki; saadet-saray-ı medeniyette oturuyor, marifet ve fazilet hülleleriyle mütezeyyinedir.
S60— Ne diyorsun? Şu senâ ettiğin hürriyet hakkında denilmiştir:
(Arapça ibare)[51]
C60— O biçare şair, hürriyeti ibahe mezhebi zannetmiş.2 Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intaç eder. Hem de çok adamlar görmüşüm; Sultan Hamid*e ahrardan ziyade hücum ederdi ve derdi: “Hürriyeti ve kanun-u esasiyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” İşte, yahu! Hamid ağanın istibdadını^ hürriyet zanneden ve kanun-u esasinin mü- semmasız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur? Belki böyle diyenler öyledirler. Hem de yirmi senelik, İslâmiyet’in bir fedaisi de demiştir:
(Arapça ibare)[52]
S61— Nasıl hürriyet imanın hâssasıdır?
C61— Zira, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat (c.c.)’a hizmetkâr olan adam, tezellüle tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi5 başkasınm hürriyet ve hukukuna tecavüzü dahi şefkat-i imaniye bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkân bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa o derecede hürriyet parlar. İşte asr-ı saadet...
3. Bir büyük adama, bir veliye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız?
S62— Bir büyük adama, bir veliye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlann meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onlann ve faziletlerinin esiriyiz.
C62— Velâyet, şeyhlik, büyüklüğün şe’ni tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S63— Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?
C63— Zira her bir insan için, içinde görünecek ve onunla nâsı temaşa edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte o mertebe, eğer kamet-i istidadından daha yüksek ise, o, o seviyede görünmek için tekebbür ile ona uzanıp, tetavul edecektir. Şayet, kıymet ve istihkakı daha bülend ise, tevazu ile tekavvüs edip ona eğilecektir.
3. Şu Ermeniler’in hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Re’yin nedir?
S64— Pek âlâ kabul ettik ki, hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermeniler’in hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür. Re’yin nedir?
C64— Evvelâ: Onların hürriyeti onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise şer’îdir. Bundan fazlası sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.
Saniyen: Farzediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size fena olsun. Lâkin, yine biz ehl-i İslâm zararlı değiliz. Çünkü içimizdeki Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayr-ı müslimler dahi on milyon yoktur. Halbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üç yüz milyondan ziyade iken, üç müdhiş kayd ile mukayyed olup, ecnebilerin istibdad-ı maneviyelerinin taht-ı esaretlerinde ezilirler. İşte hürriyetimizin bir şubesi olan gayr-ı müslimlerin hürriyeti bizim umum milletimizin hürriyetinin rüşvetidir. Ve o müdhiş istibdad-ı manevînin1 dâfi’dir. Ve o kayıtların anahtarıdır. Ve ecnebilerin bizim dûşumuza çöktürdükleri müdhiş istibdad-ı manevinin râfiidir. Evet, Osmanlılar’m hürriyeti koca Asya tâliinin keşşafıdır. İslâmiyet’in bahtının miftahıdır; ittihad-ı İslâm sûrunun temelidir.
S65— Nedir o üç kayıt ki, istibdad-ı manevi onunla âlem-i İslâmiyet! kaydetmiştir?
C65— Meselâ Rus hükümetinin istibdadı bir kayıttır. Rus milletinin tahakkümü de diğer bir kayıttır. Âdât-ı küfriye ve zalimanelerinin tagallübü de üçüncü bir kayıttır. İngiliz hükümeti, gerçi müstebid2 değilse de, milleti mütehakkimedir. Adâtı dahi bir derece mütegallibedir. İşte size Hindistan bir bürhan ve Mısır yarı bürhandır. Binaenaleyh, milletimiz ya üç veya bir buçuk kayd ile mukayyettir. Buna mukabil, bizim, gayr-i müslimlerin ayaklarında yalnız bir yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlannı çektiğimiz gibi, onlar neslen ve serveten ziyadeleştiler. Biz bir nev’i hizmetkârlık olan memuriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya yuvarlandık. Bence onlar eskiden beri hür idiler. Zira fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir. Gene esir Ekrad ve Etrak idi. İşte o yalancı kaydı üç veya on milyonun ayağında açıyoruz, tâ ki üç kayd ile mukayyed üçyüz milyon İslâm’ın hürriyetine meydan açılsın[53] [54]. Elbette acilen üçü veren ve âcilen üç- yüzü kazanan haşarat etmiyor.
(Arapça ibare)[55] Haşiye[56]
S66— Heyhat! Nasıl hürriyetimiz umum âlem-i İslâmiyetin hürriyetinin mukaddimesi ve fecr-i sadıkı oluyor?
C66— İki cihet ile:
Birinci: Bizde olan istibdat, Asya’nın hürriyetine zulmanî bir sed çekmişti. Ziyayı hürriyet o muzlim perdeden geçemez idi ki, gözleri açsın, kemalâtı göstersin. İşte bu seddin tahribi ile fikr-i hürriyet Çin’e kadar yayıldı ve yayılacaktır.[57] Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden birden bire terazinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdadı kaldırdı. Git gide kalkacak. Eğer siz sahife-i efkârı okusanız tarik-i siyaseti görseniz, huteba-i umumî olan ceraidi dinleseniz[58] anlayacaksınız ki Hind, Mısır, Kafkas ve emsallerinde1 o derece fikr-i hürriyetin galeyanıyla âlem-i İslâm’ın efkârında öyle bir tahavvül-ü azim ve inkılâb-ı acib ve terakki-i fikrî ve teyakkuz-u tam intaç etmiştir ki, bahasına yüz sene verse idik yine ucuzdu. Zira hürriyet milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyet’in cevher-i nuranisi tecelliye başladı. İslâmiyet’in ihtizazını ihbar etti ki, her bir müs- lim, cüz-ü ferd gibi başıboş değildir, belki her biri mürekkebat-ı mütedahi- le-i mütesaideden bir cüz’dür. Şâir eczalar ile cazibe-i umumiye-i İslâmiyet noktasında birbiriyle sılâ-i rahim vardır. Şu ihbar bir kavi ümid verir ki, nokta-i istinad ve nokta-i istimdad gayet kavî ve metindir. Şu ümid, ye’s ile öldürülen kuwe-i maneviyemizi ihya etti. Şu hayat, âlem-i İslâmdaki gale- yan-ı fikr-i hürriyetten istimdad ederek umum âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdad-ı manevi-i umuminin perdelerini parça parça edecektir.
(Arapça ibare)[59]
İkinci: Şimdiye kadar ecnebiler bahane-mahane tutardı, milletimizi eziyorlardı. Şimdi ise ellerinde uruk-u insaniyetkâranelerine veya damar-ı mutaassıbanelerine veya âsâb-ı dessasanelerine dokunduracak, ellerinde serrişte-i bahane olacak öyle nokta bulamazlar. Bulsalar da tutamazlar. Bahusus medeniyet hubb-u insaniyeti tevlid eder.
S67— Heyhât! Bize teselli veren şu ulvî emeli ye’se inkılâb ettiren, etrafımızda hayatımızı zehirlettirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C67— Korkmayınız; medeniyet, fazilet, hürriyet âlem-i insaniyette galebe çalmaya başladığından, bizzarure, terazinin öteki yüzü şey’en-fe-şey’en hafişeşecektir. Farz-ı muhal olarak -Allah etmesin- eğer bizi parça parça edip öldürürseler, emin olsunlar, biz yirmi olarak öleceğiz, üç yüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezail ve ihtilâfatın gubarını silkip, hakiki münevver, müttehid olarak kervan-ı benî-beşere pişdarlık edeceğiz. Biz en şedit, en kavî, en bakî hayatı intaç eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de İslâmiyet sağ kalır.
(Arapça ibare)[60]
3. Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?
S68— Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?
C68— Müsavat ise fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat karıncaya ayak basmayınız dese,[61] tazibin- den men’ ederse, nasıl benî-Âdem’in hukukunu ihmal eder? Kellâ! Biz imtisal etmedik. Evet, İmam-ı Ali* (r.a.)’nin adi bir Yahudi ile muhakemesi ve fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyubî*nin miskin bir Hristiyan ile mürafaası sizin şu yanlışınızı tashih eder, zannederim.[62]
3. Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmettarlarıyla nasıl müsavi olur?
S69— Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet, zimmettarlanyla nasıl müsavi olur?
C69— Kendimizi dev ayinesinde görmemeliyiz. Kabahat bizde. Tamamen zimmetimize alamadık, bihakkın adalet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat dairesinde, hukuklannı istibdadın sünnet-i seyyiesiyle muhafaza edemedik; sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nevi zimmî-i muahid nazarıyla bakıyorum.
S70— Ermeniler bize düşmanlık edip, hile ve hıyanet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?
C70— Düşmanlığın sebebi olan istibdat öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu katiyen söylüyorum ki, şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir. Fakat mütezellilâne dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek, musalâha elini uzatmaktır.
Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden sahife-i vücuttan silinsin. Olabilir; yalnız, size husumetin bir faydası olsun. Yoksa, mutlaka husumet zarardır. Halbuki, Âdem* zamanından1, yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi (Arapça ibare)[63]’dır. Ömerdılan* kabilesi bin senedir yine Ömerdılan’dır.
Hem de onlar uyanmışlar; siz uykudasınız, rüya görüyorsunuz. Hem de fikr-i milliyetle müttefik ve kavidirler; siz, ihtilâşa şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsanız; onlar sizi mağlup ettiği silah ile, yani akıl ile, fikr-i milliyet ile, meyl-i terakki ile, temayül-ü adalet ile mağlup edebilirsiniz.
Bence şimdi kılıç vuran, o kılıcın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde.
Hem de dostluğun sebebi vardır. Zira komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyat tohumlarını topladılar, vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkiye ikaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyar ediyorlar.
İşte şu noktalara binaen, onlarla ittifak etmek lazımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehalet ağa ve oğlu zaruret efendi ve hafidi husumet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.
S71— Ermenilerin hürriyeti bizi teşviş ediyor. Bir kere tecavüze başlıyorlar; bir kere, ¨Hürriyet ve meşrutiyet bizimdir, biz yaptık¨ diyorlar. Bizi meyus ediyorlar?
C71— Zannediyorum, tecavüzleri, eskiden sizden tahayyül ettikleri tecavüze karşı bir teşeffi-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecavüze karşı bir nümayiş gibidir. Eğer tamamıyla iman etseler ki, tecavüz sizden olmaz, adalete kanaat edeceklerdir. Şayet adalete kanaat etmezlerse, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp, ikna ettirecektir. Hem de “Meşrutiyeti biz istihsal ettik” olan sözleri yalandır. Hürriyet ve meşrutiyet, askerimizin süngüsüyle, cemiyet-i milliyenin kalemiyle sahife-i vücuda geldi. Öyle herzegûların arzulan, beylik ve muhtariyetin ammizadesi olan adem-i merkeziyet-i siyasiye idi. Sonra da yüzde doksan bize ittiba ettiler. Beşi geveze, birkaç tanesi de zevzeklik edip, eski hülyasından vazgeçmek istemiyorlar.
3. Yahudi ve Nasara ile Muhabbetten Kur’an’daki Nehy-i İlahiyi Bediüzzaman Nasıl Yorumluyor?
S72— Yahudi, Nasara ile muhabbetten Kur’an’da nehy vardır.
(Arapça ibare)[64] Bununla beraber, nasıl “dost olunuz”, dersiniz?
C72— Evvelâ: Delil kat’iyyü’l-metin olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet olmak gerektir. Halbuki, tevil ve ihtimalin mecali vardır.
Zira nehy-i Kur’anî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir, kaydım izhar etse itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa; mehaz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehy, Yahudi ve Nasara ile yahudiyet ve nasraniyet olan ayineleri hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için sevilmez; belki muhabbet, sıfat veya sanatı içindir. Öyle ise her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatlan kâfir olmak lazım gelmez. Binaenaleyh Müslüman olan sıfatı veya bir sanatı istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin!...
Saniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azim-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhanı nokta-i dine çevirdiğinden bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp, muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin şimdi âlemde bir inkılâb-ı acib-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhanı zabt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet ve terakki ve dünyadır. Zaten onların ekserisi dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dün- yeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk kat’iyen nehy-i Kur’anîde dahil değildir.
S73— Bir kısım Jöntürk* der: “Demeyin Hristiyanlara ‘hey kâfir!’ Zira ehl-i kitaptırlar” Neden kâfir olana kâfir demeyeceğiz?
C73— Kör adama “hey kör!” demediğiniz gibi... Çünkü eziyettir. Eziyetten nehy var. (Arapça ibare)[65] ilâ ahir.
Saniyen: Kâfirin iki manası vardır: Birisi ve en mütebadiri dinsiz ve münkir-i Sâni demektir. Şu mana ile ehl-i kitaba ıtlak etmeğe hakkımız yoktur.
İkincisi: Peygamberimizi (a.s.m.) ve İslâmiyet! münkir demektir. Şu mana ile onlara ıtlak etmek hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen evvelki mananın tebadüründen bir kelime-i tahkir ve eziyet olmuştur.
Hem de daire-i itikadı, daire-i muamelâta kanştırmağa mecburiyet yoktur. Kabildir, o kısım Jöntürklerin muradı bu olsun.
S74— Çok fena şeyleri işitiyoruz. Bahusus gayr-i müslimler de güya bir İslâm kızını almışlar, filân yerde böyle olmuş, diğer yerde şöyle olmuş. Olmuş, olmuş, olmuş, ilââhir...
C74— Evet, maatteessüf daha yeni ve bulanık bir devlette ve cahil ve perişan bir millette, şöyle fena ve pis şeylerin vukuu zaruri gibidir. Eskide daha berbadı vardı. Fakat şimdi görünüyor. Bir derd görünürse, devâsı âsandır. Hem de büyük işlerde yalnız kusurları görmek cerbezelik ile aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe’ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenata galib etmektir.
Meselâ, şu aşiretin her bir ferdi bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân ederek, birden bir şahısta tahayyül edip, başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-yı keriheyi cerbeze ile tayy-ı zaman tevehhümüyle, birden dakika-i vâhidede o şahıstan sudûrunu tasavvur etse, acaba ne derecede evvelki adam müstakzer, ikinci adam müteaffin olur! Hattâ, hayal gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa, mağaralanndan kaçsalar hakları var. Akıl onları tevbih etmeyecektir.
İşte şu cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temaşa eder. Hakikaten cerbeze, envaıyla garaibin makinasıdır. Görülmüyor mu ki, cerbeze-âlûd bir âşı- kın nazarında umum kâinat birbirine muhabbet ile müncezib ve rakkasa- ne hareket edip ve gülüşüyor. Çocuğunun vefatıyla matem tutan bir validenin nazarında, umum kâinat hüzn-engizane ağlaşıyor. Herkes istediği ve haline münasip gördüğü meyveyi kopanr. Bu makamda size bir temsil irad edeceğim.
Meselâ: Sizden bir adam yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse; nekaisten müberra olmak ci- nân-ı cennetin mahsusatından ve her kemale bir noksanı karıştırmak şu âlem-i kevn ü fesadın mukteziyatından olmakla, şu bahçenin müteferrik köşelerinde de bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için -inhiraf-ı mizaç şevki ve emriyle- yalnız o taaffünatı taharri ve o murdar şeylere idame-i nazar eder. Güya onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fena hayal tevessü ederek o bostanı bir selhhane ve mezbele suretinde gösterdiğnden midesi bulanır ve istifrağ eder, kemal-i nefret ile kaçar. Acaba beşerin lezzet-i hayatını gussedar eden böyle bir hayale, hikmet ve maslâhat rû-yi nza gösterebilecek midir?
Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya (Haşiye) gören hayatından lezzet alır.
3. Hayırdan Şer, Şerden Hayır Olması
S75— Ermeni fedaileri o kadar fenalık ettikleri halde, şimdi en muteber onlar oldular. Zehirlerine tiryak n azarıyla bakıldı.
C75— Zira, fenalıklan iyiliğe yardım etti. Eğer meylü’t-tahripten vazgeçmezlerse,1 müfsitlikten çıktılar deriz. Yoksa maraz muzmer olsa, daha muzırdır. Buhar, menfez bulmadıkça zelzele verir. Hayırdan bazen şer tevellüd ettiği gibi, şerden de bazen hayır doğar. Çok şerir var ki, şerleri ahyarın maksadına hizmet ettiği için, ahyar suretinde görünür ve şerri alkışlanır. Sen evini tamir için tahrip eylediğin vakit, başkası sirkat için delerse, bir cihetten sana muavenet etmiş olur. Fakat, tamirde ihtiyatlı bulun!
2/3 Gayr-ı müslimin askerliği nasıl caiz olur?
S76— Gayr-ı müslimin askerliği nasıl caiz olur?
C76— Dört vecihle:
Evvelâ: Askerlik kavga içindir. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinde size ayıp mı oldu?
Saniyen: Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın, Arap müşriklerinden muahid ve halişeri vardı. Beraber kavgaya giderdiler. Bunlar ise, ehl-i kitaptır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuwet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı sed çeker.
Salisen: Düvel-i İslâmiyede velev nadiren olsun gayr-ı müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri ocağı buna şahiddir.
Rabian: Neslen ve serveten tedennimize ve gayr-ı müslimlerin terakkisine sebep, askerliğin bizde münhasır olması idi. Zira bundan kaç asır evvel şu devletin nüfus-u İslâmiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik, içimizdeki o gayr-ı müslimler, o vakitte yalnız beş-altı milyon idi. Servet ve ticaret elimizde idi. Halbuki biz yirmiye yuvarlandık, fakr bataklığına düştük, onlar fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek, on milyona çıktılar. Bunun en mühim sebebi: Meselâ, senin dört oğlun varsa, askerlik mülâhazasıyla evlenmezler. Şayet evlenseler, memuriyet ikasıyla kedi yavrusu gibi her tarafa gezdirerek mahsül-ü hayatını zayi edecektir. Delil istersen Van’a git; bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak. Göreceksin ki, Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslâmın evi iki zayıf bürhanı nazar-ı ibrete arz edecektir.
2. Eskiden İslâmlar zengin, Ermeniler fakir... Şimdi her yerde kaziyye bil’akistir. Hikmeti nedir?
S77— Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakir... Şimdi her yerde kaziyye bil’akistir. Hikmeti nedir?
C77— İki sebebi bilirim:
Birincisi: (Arapça ibare)[66] olan ferman-ı Rabbaniden müstefad olan meyelan-ı sa’y ve (Arapça ibare)[67] olan ferman-ı Nebeviden müstefad olan şevk-i kesb. Bazı telkinat ile o meyelân kırıldı ve o şevk de söndü. Zira i’lâ-yı kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olduğunu bilmeyen; ve dünya (Arapça ibare)[68]cihetiyle kıymetini takdir etmeyen; ve kurun-u vusta ve kurun-u uhranın ilcaatını tefrik eylemeyen; ve birbirinden gayet uzak, biri mezmum ve biri memduh olan tahsil ve kisbde olan kanaati ile, mahsul ve ücretteki kanaati temyiz etmeyen; ve birbirinden nihayet derecede baid, hatta biri tenbelliğin ünvanı, diğeri hakiki ihlâsın sadefi olan iki tevekkülü -ki, biri, meşietin muktezası olan, esbab arasındaki nizama karşı temerrüd hükmünde olan tertib-i mukaddemattaki bir tevekkül-i tenbelâne; diğeri, İslâmiyetin muktezası olan netice itibariyle gerdendade-i tevfik olarak vazife-i ilâhiyeye karışmamakla terettüb-ü neticede mü’minane tevekküldür- ikisini birbiriyle iltibas eden ve “Ümmeti! Ümmeti!” sırrını teferrüs etmeyen ve (Arapça ibare)[69] hikmetini anlamayan bazı vaizlerdir2 ki, o meydânı kırdılar; o şevki de söndürdüler.
İkinci Sebep: Biz, gayr-ı tabiî ve tenbelliğe müsaid ve gururu okşayan imaret maişetine el atıp belâmızı bulduk.
S78— Nasıl?
C78— Maişet için tarik-ı tabiî ve meşru ve zîhayat; sanattır, ziraattır, ticarettir. Gayr-ı tabiî ise, memuriyet ve her neviyle imarettir. Bence imareti, ne nam ile olursa olsun, medar-ı maişet edenler bir nevi cerrar ve aceze ve seeledir. Fakat hilebaz kısmında... Bence memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa, yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder. İşte memuriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu için, servetimizi israf eline verip neslimizi etrafa saçıp zayi ettik. Eğer öyle gitse idi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarurete yakın bir maslâhat-ı mürseledir. Hem de mecburuz. Mesalih-i mürsele ise, İmam-ı Mâlik* mezhebinde bir illet-i şer’iye olabilir.
2. Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar, nasıl olur?
S79— Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar, nasıl olur?
C79— Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir.4 Hükümet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali, reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Gayr-i müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz ki, memuriyet riyaset, bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza ve riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte; millet-i İslâmiyeden aktar-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılır. Biri zayi edip, bini kazanan zarar etmez.
S80— Şeriatın bazı ahkâmı, meselâ valilerin vazifelerine taallûku var.
C80— Bundan sonra bizzarure Hilâfet’i temsil eden Meşihat-ı İslâmiye[70]; hem âli, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzâre olacaktır. Şimdi hâkim şahıs değil, efkâr-ı amme olduğu için, onun nev’inden bir “fetva emini” ister.[71]
İşte şu hâkimin fetva emini, Meşihatta mezahib-i erbaadan kırk-elli ulema-i muhakkik bir meclis-i mebusan-ı ilmiye teşkiliyle şahs-ı manevileri, öteki şahs-ı maneviye fetva eminlik edecektir. Yoksa hâkim ve müfti bir cinsten olmazsa, birbirinin lisanını anlamaz. Zira şahs-ı vahid, şahs-ı maneviyi kandıramaz ve tenvir edemez.
2/3. Din Kaygisiyla Kötü Zanda Bulunmak ve Geleceğe Ferasetle Bakan Hikmetli Bir Yaklaşim
S81— Eskiden beri işitiyoruz ki, “Bazı Jöntürkler masondurlar, dine zarar ediyorlar.”
C81— İstibdat kendini ibka etmek için şu telkinatı vermiştir.[72] Bazı lâubalilik dahi şu vehme kuvvet veriyor. Fakat, emin olunuz ki, onların maksadı dine zarar değildir.[73] Belki milletin selâmetini temin etmektir. Fakat, bazıları dine lâyık olmayan barid taassuba müfritane ilişiyorlar. Demek meşrutiyete[74] hizmetleri sebkat eden veyahut kabul eyleyenleri Jöntürk tesmiye ediyorsunuz. İşte onlann bir kısmı İslâmiyet fedaileridir. Bir kısmı da selâmet-i millet fedaileridir. Onlann ukde-i hayatiyelerini teşkil eden İttihad ve Terakkidir.[75] Ve sizin şu aşairiniz kadar ulema ve meşayih Jöntürkler meyanında mevcuddur. Vâkıa, onlarda bir takım edebsiz, çok sefih bazı masonlar dahi bulunur, lâkin yüzde ondur. Yüzde doksanı sizin gibi mutekid müslimlerdir. (Ve’l-hükmü li’l-ekser)
(Arapça ibare)[76] Haşiye[77]
Hüsn-ü zan ediniz; sû-i zan, hem size, hem onlara zarar verir.
S82— Neden sû-i zannımız onlara zarar versin?
C82— Onların bir kısmı sizin gibi tahkiksiz, taklid ile İslâmiyetin zevahirini bilirler. Taklid ise, teşkikât ile yırtılır. O halde bazılarına_________________________________________ bahusus din
de sathî, felsefe ile mütevaggıl olursa— dinsiz dediğiniz vakit, ihtimal ki tereddüde düşüp, mesleği İslâmiyetten hariçmiş gibi vesveselerle “Herçi- bâd-âbâd” diyerek, meyusane belki muannidane İslâmiyete münafi harekâta başlar. İşte ey bî-insaşar! Gördünüz, nasıl bazı biçarelerin dalâletine sebeb oluyorsunuz. Fena adama, iyisin iyisin denilse iyileşmesi ve iyi adama, fenasın fenasın denildikçe fenalaşması çok vuku bulmuştur,
S83— Neden?
C83— Faraza, bazılarının altında büyük fenalıkları varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zira, çok fenalık vardır ki; iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça, ondan tegafül edildikçe, mahdut ve mahsur kaldığı gibi, sahibi perde-i hicab ve hayâ altında ıslâhına çalışır. Lâkin, vakta ki perde yırtılsa, hayâ atılır; hücum gösterilse, fenalık, fena tevessü eder. Ben Mart Hadisesi’nde şuna yakın bir hal gördüm: Zira, İslâmiyetin meşrutiyet- perver ve hamiyetli fedaileri cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti, şeriata tatbik ile ehl-i hükümeti adalet namazında kıbleye ir- şad ve nam-ı mukaddes-i şeriatı, meşrutiyet kuvvetiyle i’lâ; ve meşrutiyeti, şeriat kuvvetiyle ibka; ve bütün seyyiat-ı sabıkayı muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan fark etmeyen —hâşâ!— şeriatı, istibdada müsaid zannederek, tûti taklidi gibi “şeriat isteriz” demekle maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zaten plânlar serilmişti. İşte o vakit yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herişer, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte câ-yı ibret bir nokta-i siyah!..
(Arapça ibare)[78] Haşiye[79]
S84— Neden bazıları dinsiz zannettiğimizden bize zarar gelsin?
C84— Hayal perdesi üstünde size bir timsal manzarasını göstererek mazarratını anlatacağım:
İşte, şu sahrada gayet muhteşem bir bostan içinde bir kasr; bir köşesinde sizin Beytüşşebab kaplıcası gibi bir kaplıca olduğunu tahayyül ediniz. Siz, dışarıda burudetin tazyikiyle, kar’ın tokadıyla, rüzgârın sillesiyle ihtiyaren veya ızdıraren saray içine girmeğe mecbursunuz. Lâkin, kapıda bir-iki kör ve havuz içinde bazı çıplak adamları görmüş veya işitmişsiniz. Bundan tevehhüm ediyorsunuz ki: O saray, körhane veya çıplakhanedir. Siz girdiğinizde, onlar gibi olmak için taat libasını çıkarıyorsunuz ve onlann avretini görmemek için, akide denilen hakikat gözünü kapatıyorsunuz. Halbuki, onlar muhteşem odalarda gözleri açık, avretleri mestur olarak mütefekkirane meşveret ve bazı köşelerdeki kör ve çıplaklann setr ve tedavisine hizmet ediyorlar. İşte sen, şu suret-i vahşiyane ve eblehanede avretin açık, gözün kapalı olarak içlerine girsen; acaba bundan daha büyük maskaralık ve zarar olabilir mi? Hakikaten bence, bir müslüman neslinden gelen adam, akil ve fikri îslâmiyetten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı hiçbir vakitte îslâmiyetten vazgeçemez. En ebleh, en sefih bile, sedd-i rasin-i istinadımız olan İslâmiyet’e bütün mevcudiyetiyle taraftardır; lâsiyyema, siyasetten haberdar olan...
Zaman-ı saadetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki, bir müslüman muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet’e tercih etmiş, delil ile dahil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mesele... Taklid ise, ehemmiyetsizdir. Halbuki edyan-ı şâire müntesipleri mutlaka fevc fevc, muhakeme-i akliye ile ve bürhan ile daire-i İslâmiyet’e dahil olmuş ve olmaktadırlar. Eğer biz, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra efvâcen efvâcen dahil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl-i İslâm’ın temeddünü, hakikat-i İslâmiyete ittibaları nisbetindedir. Başkalann temeddünü dinleriyle mâkûsen mütenasibtir. Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyema; uyanmış, insaniyeti tanımış müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz olamaz. Zira uyanmış bir beşer, kâinatın tehacümüne karşı istinad edecek ve gayr-ı mahdud âmâline neşv ü nema verecek ve istimdatgâhı olacak noktayı —yani din-i hak olan dâne-i hakikati— elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki, herkeste din-i hakka bir meyl-i taharri uyanmıştır. Demek istikbalde nev’-i beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraatü’l-istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak istidadında olan hakikat-ı Islâmiyeti, nasıl dar buldunuz ki, fukaraya tahsis1 edip, yan ehlini dışanya atmak istiyorsunuz? Hem de umum kemalâtı câmi, bütün nev-i beşerin hissiyat-ı âliyesini besleyecek mevaddı muhit olan o kasr-ı nuranî-i İslâmiyeti, ne cüretle matem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukara ve bedevilere has olduğunu[80] tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes ayinesinin müşâhedatına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı ayineniz size öyle göstermiştir.
S85— İfrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Ahirzamandır, gittikçe fenalaşacak.[81] [82] [83] [84] [85]
C85— Herkese dünya terakki dünyası olsun; yalnız bizim için tedenni dünyasıdır, öyle mi? İşte ben de sizin ile konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum. Müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitane benim sözümü dinleyen, bir nazar-ı hafi-i gaybî ile beni temaşa eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed!.? Size hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve demek size borç olsun. Şu muasırlarım varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz, telgraf ile sizinle konuşuyorum. Ne yapayım; acele ettim, kışta geldim... Cennet-âsâ bir bahardasınız Şimdi ekilen tohumlar zemininizde çiçek açacaktır. Ben hizmetimin ücreti olarak sizden şunu beklerim ki, mazi kıtasına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız. O çiçeklerden birkaç tanesini, mezartaşı denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Kapıcısına tenbih edeceğiz; bizi çağırınız,
(Arapça ibare)[86] sadâsını işiteceksiniz. Haşiye[87] (Arapça ibare)[88]
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen, gözleri arkadan maziye bakan, tasavvuratları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılaşmış çocuklar, şu kitabın hakaikını hayal tevehhüm etsinler. Zira benim vüsûkum var ki, şu kitabın mesaili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhatap! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrin minaresinin tepesinde durup, fikren mazinin en derin derelerinde olanları[89] câmiaya davet ediyorum. İşte ey iki ayaklı mezar-ı müteharrik! Mesîl-i neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-ı İslâmiye’yi hakkıyla kâinat üzerine temevvücsâz eden nesl-i cedid gelebilsin.
2. Hey Mirasyedi Yaramaz Çocuklar! Ey Tenbelpederler!
S86— Eskiler bizden âlâ veya bizim gibi; gelenler bizden daha fena gelecekler?..
C86[90]— Ey Kürdler![91] Acaba şimdi bir miting yapsam, sizin iki bin sene evvelki ecdâdınızı ve iki asır sonraki evlâdınızı şu gürültühâne olan asr-ı hazır meclisine davet etsem, acaba eski ecdadınız demiyecekler mi ki:
“Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Hey- hât, bizi akim bir kıyas ettiniz.”
Hem de sol safında duran şehristan-ı istikbalden gelen evlâdınız sağdakileri tasdik ederek, demiyecekler mi ki:
“Ey tenbelpederler! Siz misiniz hayatımızın suğra ve kübrası? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rabt eden hadd-i evsatı? Heyhat! Ne müşağabeli bir kıyas oldunuz?” [92]
İşte ey Kürdler![93] [94] Manzara-i hayal (Hasiye) üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki tarafı da sizi protesto ettiler.
S87— Şu kadar tahkire müstahak değildik. Biz eslâfın ezyâlini tutmakla beraber, ahlâfın teşebbüsatından dahi geri kalmamağa söz veriyoruz.
(Arapça ibare)[95]
C87— Nedamet ettiğinizden vazifeniz olan suale avdet edebilirsiniz.
2. Ulema-i eslâf istibdadın fenalığından bahsetmişler mi?
S88— Ulema-i eslâf istibdadın fenalığından bahsetmişler mi?[96] [97]
C88— Bin kere evet. Zira ağleb-i şuara kasidelerinde, çok müellişer kitaplarının dibacelerinde zamandan şikâyet ve dehre itiraz ve feleğe hücum etmiş ve dünyayı ayak altına alıp çiğnemişler. Eğer kalb kulağıyla ve akıl gözüyle dinleyip baksanız, göreceksiniz ki, bütün itirazat okları, mazinin muzlim perdesine sarılan istibdadın bağrına gider. Ve işiteceksin ki; bütün vaveylâlar istibdat pençesinin tesirinden geliyor. Gerçi istibdat görünmüyordu ve ismi belli değildi; lâkin herkesin ruhu istibdadın manasıyla tesemmüm ederdi ve bir zehir atanı bilirdi. Bazı kuvvetli dâhiler nefes aldıkça amik ve derin bir feryad koparırlardı. Fakat akıl onu güzelce tanımazdı. Çünkü karanlıkta ve toplanmamış idi. Vaktâ ki o mana-yı istibdadı, def’i muhal bir belâ-yı semavî zannettiler; zamana hücum ve dehrin başına tokat ve feleğin bağrına oklar atmağa başladılar. Çünkü, bir kaide-i mukarreredir: Bir şey cüz-i ihtiyarînin dairesinden ve cüz’iyetten çıkıp külliyet dairesine girse, veyahut bihasebi’l-âde defi muhal olsa; zamana isnad edilir ve kabahat dehre atılır. Taşlar feleğin kubbesine vurulur. Eğer iyi temaşa etsen göreceksin ki; feleğe atılan taşlar, döndüğü vakit bir yeis olarak kalbde tahaccür eder...
(Arapça ibare)[98] haşiye[99]
S89— Acaba şu zaman ve dehrin şikâyetinden Sâni-i Zülcelâlin sanat-ı bediine itiraz çıkmaz mı?
C89— Hayır, aslâ!... Belki manası şudur: Güya şikâyetçi der ki: İstediğim emr ve arzu ettiğim şey ve teşehhı ettiğim hâl, hikmet-i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mahiyeti müstaid... ve inayet-i ezeliyenin pergâriyle nakşolunan feleğin kanunu müsaid. ve meşiet-i ezeliyenin matbaasında tab’ olunan zamanın tabiatı muvafık., ve mesalih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i ilâhı razı değillerdir ki, şu âlem-i imkân, Feyyaz-ı Mutlak’ın yed-i kudretinden şu ukulümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihası ile istediğimiz semeratı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz. Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir daire-i muhita hareket-i mü- himmesinden durdurulamaz.
S90— Çok âlim ve şair, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile senâ etmişlerdir. Halbuki o hâkimlerin çoğuna müstebid nazarıyla bakıyorsun! Demek iyi etmemişler?
C90— (Arapça ibare)[100]
kaidesince, onların niyetleri, ümerayı seyyiattan lâtif bir hile ile vazgeçirmek ve onlara hasenat arkasında müsabaka için garip bir bahşiş-i şahaneyi ortaya koymak… Lâkin o bahşiş koca bir milletin sırtından alındığından istibdatkârane hareket etmişlerdir. Demek, eğer çendan niyette iyi etmişler, lâkin amelde yanlış gitmişler.
S91— Neden?
C91— Zira, kaside ve bazı telişerinde büyük bir kavmin mehasinini mânen gârat edip, bir müstebide verip ve ondan gösterdiğinden şu noktadan bilmeyerek istibdadı alkışlamışlar.
1. Biz Kürdler, bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimiz malâmal, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kafamız olan bir şecaat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sinemizi malâmâl edecek gayret vardır. Ve bedenimizi ve azalarımızı dolduracak itaat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak ve dağları müzeyyen edecek efradımız var. Neden böyle sefil ve müşis ve zelil kaldık ki, yol üstünde de kaldık Terakkiye binenler bizi çiğneyip istikbale doğru koşup gidiyorlar. Komşumuz olan milletler bizden az iken, kuvvetleri bizden çok kısa iken üzerimize tetavül ediyorlar?
S92— Biz Kürdler2, bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimiz malâmal, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kafamız olan bir şecaat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sinemizi malâmâl [101]
edecek gayret vardır. Ve bedenimizi ve azalarımızı dolduracak itaat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak ve dağları müzeyyen edecek efradımız var. <Haşiye1 Neden böyle sefil ve müşis ve zelil kaldık ki, yol üstünde de kaldık Terakkiye binenler bizi çiğneyip istikbale doğru koşup gidiyorlar. Komşumuz olan milletler bizden az iken, kuvvetleri bizden çok kısa iken üzerimize tetavül ediyorlar?
(Arapça ibare)[102] haşiye[103]
C92— Hîna meşrutiyette tevbenin kapısı açıktır ve tevbe edenler çoktur. Şimdiki rüesaya tevbih ve ta’nifde hakkım yoktur. Ben taşımı sabıka atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mazur tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zira, milletin hatırı, onların hatırından daha âli, daha galidir. İşte o tedenninin mühim bir sebebi, bazı rüesa ile haksız olarak velayeti dava eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir.3 Fakat, sünnet-i seniyyeye muhalif olan bu sünnet-i seyyie yine istibdadın seyyiatındandır.
S93— Nasıl?
C93— Zira, her bir millet için, onun cesaret-i milliyesini teşkil eden ve namus-u milliyesini muhafaza eden ve kuvveti onda toplanacak bir manevi havuz vardır. Ve sahavet-i milliyesini teşkil eden ve menafi-i umumiyesini temin eden, fazla kalan malları onda tahazzun edecek bir hazine-i maneviyesi vardır. İşte o iki kısım reisler, bilerek veya bilmeyerek, o havuzun ve o hâzinenin etrafında delik-melik açtılar. Mâye-i bekayı ve madde-i hayatı çektiler. Havuzu kurutup, hâzineyi boş bıraktılar.4 Nasıl bir adamın kuvve-i gadabiye olan dâfiası ve kuvve-i şeheviye olan cazibesi olmazsa ölmüş olmuş olur veya hayy iken meyyittir. Hem de, bir şimendiferin buhar kazanı delik-melik olsa, perişan ve hareketten muattal kalır. Hem de bir teşbihin ipi kırılsa dağılır. Öyle de, bir şahs-ı manevi olan bir milletin kuvvet ve malının havuz ve hâzinesini boşaltan başlar; o milleti serseri, perişan ve mevcudiyetsiz edip, fikr-i milliyetin ipini kesip, parça parça eder.
Evet, (Arapça ibare) “Bazılarının hatırı için hakikatin hatırını kırmayacağım.”
S94— Şu makam, nihayet derecede tafsile değer bir makamdır. Mücmel ve müphem bırakma!..
C94— Zaman-ı sâbık, vahşet ve cehaletinizi istihdam ederek pis bir tarik ve müheyya ettiği planlarla, bir kısım ehliyetsiz müteşeyyihler hile kuvvetiyle, bir kısım büyükler cebir kuvvetiyle o menba ve o madeni delip, zülâl-i hayatı, kumistan ve şuristan sahrasına akıttılar. Bazı tenbel ve cerrarlar yeşillendi. Hatta onlar servet-i dünyadan tenfir yolunda pençesini küçük bir “sayd”a atan biçarelerin hassas ve zaif damarlarını tutarlardı. Tâ pençeleri o sayddan açılsın, onlar o avı kaçırsınlar. Evet her milletin -o milletin menfaati için- bir miktar malı ile fedakârlık edip bir sehaveti vardır. İşte bizdeki sehavet-i milliye sû-i istimâl edildi. Başka milletin sehavet-i milliyesi zeynâb gibi içine girer, milletin cevfinde hazine tutar. Ulûm ve maarif, altına su verir. Hem de zaman-ı sâbıkda bir kısım büyükler namus-u milleti muhafaza eden cesaret-i milliyeyi sû-i istimâl edip, zemin-i ihtilaf olan kumistana atıp kaybettiler. Her biri o kuvvetin bir zarfını başkasının boynuna vurup kırdılar ve kırıldı. Ve hatta beş yüz bin kahraman ile namus-u milleti muhafaza etmeye müstaid olan bir kuvvet-i azimeyi mâbeynlerinde sarf edip ihtilâfat zemininde mahvettiklerinden, kendilerini terbiyeye müstahak ederlerdi. Eğer meşrutiyetten1 istifade edip, o delikleri kapatıp veya zeynâb suretine çevirseniz, o kıymetdar kuvveti harice sarf etmek için devletimizin eline verseniz; bahasına merhamet, adalet ve medeniyeti kazanacaksınız.
?95— Eğer isterseniz sizin ile becayiş olacağım. Ben sorayım siz cevap veriniz.
C95— (Arapça ibare)[104]
S96— (Haşiye ı) Ermeni milleti sizden daha cesur olabilir mi?
C96— Hayır, aslâ! Âlem şahittir olmamış ve olamaz.
S97— Neden onların bir fedaisini yandırıp parça parça ederlerdi, esrarını ve arkadaşını izhar etmezdi? Halbuki sizin bir yiğidinize bir bıçak vurulsa bütün esrarını kanıyla beraber fışkırtarak döker. Şecaatçe bu büyük bir tefavüttür. Sebebi nedir?
C97— Biz asıl sebebini teşhis edemiyoruz. Fakat biliriz ki, zerreyi dağ gibi eder ve arslanı tilkiye bende ettirir bir nokta vardır. Senin vazifeni kaldıramıyoruz. Vücudunu bildik, mahiyetini sen şerh et.
C97— Öyle ise dinleyiniz ve kulaklarınızı beş açınız. İşte fikr-i milliyetle uyanmış bir Ermeninin himmeti, mecmu-u milletidir. Güya onun milleti küçülmüş, o olmuş veya onun kalbinde yerleşmiş. Onun ruhu ne kadar tatlı ve kıymettar olsa da, milletini daha ziyade tatlı ve büyük bilir, bin ruhu da olsa feda etmekle iftihar eder. Çünkü kendince yüksek düşünür. Halbuki sizin, -şimdi demem- lâkin eskiden bir yiğidiniz uyanmamış,3 milletin namusunu bilmemiş; yalnız bir menfaat veya bir garaz veya bir adamın veya bir aşiretin namusunu mülâhaza eder, kısa düşünürdü. Elbette tatlı hayatını öyle küçük şeylere herkes feda etmez. Faraza fikr-i milliyetle0 la«'yc 2) onlar gibi temaşa etse idiniz, kahramanlığınızı âleme tasdik ettirip, yüksek tabakalara çıkacaktınız. Eğer Ermeniler sizin gibi sathî ve kısa düşünse idiler, nihayette korkak ve sefil olacaklardı.
Hakikaten sizin harikulâde şecaate istidadınız vardır. Zira beş kuruş gibi bir menfaat veya cüzi bir haysiyet veya itibari bir şeref veya “falan yiğittir”
sözünü işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden ve ağasının namusunu istizam eden, acaba eğer uyansa, hâzinelere değer olan milliyetine,1 binlerce ruhu da olsa istihfaf-ı hayat etmez mi? Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle verir.
Maatteessüf, güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel ahlâkımızı dahi çalmışlar. Güyâ ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revaç bulmadığından darılıp onlara iltica etti ve onların rezaili kendileri içinde revaç bulmadığından, cehaletimizin pazarına getirildi.
Acaba görmüyor musunuz; terakkiyat-ı haziranın üssü’l-esası, belki din-i hakkın muktezası olan “Ben ölürsem milletim sağdır” gibi kelime-i beyza veya haslet-i hamrayı onlar çalmışlar. Onların bir fedaisi der: “Ben ölürsem milletim sağ olsun. İçinde bir hayat-ı maneviye-i ebediyem vardır.” Ve bütün sefaletin ve şahsiyatın esası olan, “Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun, isterse tufan olsun.¨ Veyahut
(Arapça ibare)[105]
olan kelime-i hamka ve seciye-i avra, himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor. İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezasıdır. Biz; ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle, bütün kuvvetimizle demeliyiz: “Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet hayydır, ilelebed bâkidir. Milletim sağ olsun. Sevab-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı maneviyem beni yaşattırır. Âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.”
(Arapça ibare)[106]
S98— Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp namus-u milliyeyi muhafaza edeceğiz?
C98— 1Fikr-i milliyet ile, milletin cevfinde havz-ı Kevser gibi bir havz-ı marifet ve muhabbet yapınız. Altındaki suyunu çeken delik-meliği maarif ile kapatınız. İçine su akıtan yukarıdaki mecraları fazilet-i İslâmiye ile açınız. Büyük bir çeşme var, şimdiye kadar sû-i istimal ile şûristana dağılıp bazı seele ve acezeye neşv ü nema verirdi. Bu çeşmeye güzel bir mecra yapınız, sa’y-i şer’i ile şu havuza dökünüz. Sonra da bostan-ı kemalâtınıza su veriniz. Bu, hiç bitmez ve tükenmez bir menbadır.
S99— Nedir o çeşme?
C99— Zekât. Siz Şâfiisiniz.
S100— (Arapça ibare)[107] haşiye[108]
C100— (Arapça ibare)[109]
S101— Nasıl?
C101— Eğer ezkiyâ zekâvetlerinin zekâtını ve ağniya velev zekâtın zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletiniz de başka milletlere yolda karışabilir,
S102— Daha başka?
C102— İânât-i milliye-i İslâmiye denilen nüzûr ve sadakât, zekâtın ammizâdeleridir, asabiyetini çekerler, hizmette yardım edecekler.
S103— (Haşiye 2)[110] Neden çok âdât-ı müstemirremizi tezyif ediyorsun?
C103— Her bir zamanın bir hükmü vardır. Şu zaman bazı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve neshine hükmediyor. Mazarratları menfaatlerine olan tereccühü idamına fetva veriyor.
3. S104— Her şeyden evvel bize lâzım nedir?
C104— Doğruluk.
S105— Daha?
C105— Yalan söylememek.
S106— Sonra?
C106[111]— Sıdk.[112] [113] [114] [115]
S107— Yalnız?!
C107— Evet!..
S108— Neden?
C108— Küfür yalandır, iman sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki, hayatımızın bekası sıdkın devamıyladır?
S109— Evvel rüesanız ıslâh olunmalı?
C109— Evet, rüesanız malınızı ceplerine hapsettikleri gibi, akıllarınızı da ya ceplerine almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım.
Eyyühe’r-ruus ve’r-rüesa! Tekâsülî olan tevâkülden sakınınız.4 Elinizdeki mal ve aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü şu mesakîni istihdam ile ücretinizi almışsınız. İşte hizmet vaktidir...
(Arapça ibare)[116]
S110— Bir-iki senedir herkesde bir arzu-yu diyanet ve meyelân-ı hak uyanmıştır. Hatta bizim Gevdan, Mamhuran hırsızları da Şeyh Ahmed’in bir nasihati ile sofi olmuşlar.
(Arapça ibare)[117]
C110— Reşadet-penah şeyh-i meşrutiyet[118] [119] sayesindedir.[120] [121] Zira, meşrutiyet taht-ı efkâra çıktı; hablü’l-metin-i milliyeti ihtizaza getirdi; nuranî urvetü’l- vüska olan İslâmiyet ihtizaza geldi. Her bir müslim anladı ki, başıboş değil. Menfaat-ı müştereke ile ve hiss-i mücerred ile başkalarıyla bağlıdır. Umum İslâm bir aşiret gibi birbiriyle merbuttur. Nasıl bir aşiretten bir adam bir iyilik etse, umum aşiret bu namus ile iftihar eder, hissedar olur. O namus bir olarak kalmaz. Binlerce ayinede görünen bir mum gibi, bin olur. O aşiretin rabıta-i hayatiyesine nur ve kuvvet verir. Eğer birisi bir cinayet işlese, bütün efrad-ı aşiret onunla bir derece müttehem sayılır. Mesela: Şu mecliste olan adamlar birbiriyle bağlı olursa, birisi kendini çamura atsa, arkadaşlarını ya beraber düşürecek veya tahrik ile taciz edecektir. Binaenaleyh, şimdi bir günah “bir”likte kalmaz, bine çıkar. Bir hayır
(Arapça ibare)[122] hükmüne geçer.
İşte şu nüktedir ki, ya fikren veya ruhen uyanmışlara ağlamağa hâhiş vermiştir. Bir bahane ile ağlar, tevbekâr olur. Lâkin, minare başında olan akıl, kalîb-i kalb dibinde bulunan sebebini iyi göremiyor.
Elhasıl: İslâm uyandı ve uyanıyor.[123] Pisliği pis, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet; şu dereler aşairini tevbekâr eden şu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu istidadı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin siz bedevil olduğunuzdan fıtrat-ı asliyeniz oldukça bozulmamıştır. Milliyete daha yakınsınız.
S111— (Haşiye) Misafirperverlik müstahsen bir âdetimiz olduğunu bilirken, neden kimseye misafir olmuyorsun? Talebelerinizi de ekmeğimizi yemekten, hediyemizi almaktan men ediyorsun. Halbuki size iyilik etmek borcumuzdur ve hakkınızdır. İşte şu âdetimiz, (Arapça ibare)[124]
den şu âdet-i müstemirreyi tezyif ediyorsun?
C111— Evvela: İlim azizdir, zelil etmek istemem. Hem de size göstermek isterim ki: Bir kısım ehl-i ilim vardır ki; dünyaya tenezzül etmez ve sanat-ı ilmi, medar-ı maişet etmez. Talebe ise, cerrar ve seeleden ayrıdır.
Saniyen: Vazifelerinde ihmal ile kanaat gösteren ve maaşlanyla kanaat etmeyen; harcırahlan ellerini misafirlikten çekmemiş olan bazı memurlara fiilen nasihat etmek isterim.
Salisen: Varidat-ı zulmiyeleri kesilmiş olan bazı büyüklere, zulümat-ı zulme sapıp pek geniş açtığı masarifin kapısının seddine yol gösteriyorum.
Rabian: Millet içinde seyahat edenler, acaba millet için mi, yahut keyf için mi? Bir mizan göstermekle hile ve hamiyete bir mihenk gösteriyorum.
S112— Sen halkın ihsanına mâni oluyorsun. Acaba bundan sehavetin tezyifi çıkmaz mı?
C112— İhsan, ihsandır. Eğer nev’e olsa veya muhtaca ve fakire olsa., ferd muztar olmazsa hiçtir. Sehavet o vakit tam sehavettir. Eğer millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet şahsa olsa[125], şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhasıl: Millet bakidir, ferd fani...
(Arapça ibare)[126]
S113— (Arapça ibare)[127]
C113—Haşiye[128] (Arapça ibare)[129]
2. Millete hükmedenlerin başları düştü, neden hala onlarla uğraşıyorsun?
S114— Mütegallib başlar, kendi kendine düştüler. Zulmün kapısı, onların yüzüne karşı kapatıldı. Düşenlere ayak vurulmaz. Sekeratta olanları bırak, sekeratını tamam etsin.
|
|
|
|
C114— İsterim, meşrutiyetin3 sünnetini onlara ezber ettireceğim. Tâ ki, ölmedilerse temessül etsinler. Evet, yalnız istibdadın kuvveti ile terbiye olan başlar, bil’istihkak düştüler. Lâkin, “içlerinde gayet hamiyetli adamlar var, onlara teşekkür ederiz. Bazı mütekâsil var, onlardan şikâyet ederiz. Bazı mütehayyir, mütereddit var; onları irşad etmek isteriz. Bazı ölmüşler var; miraslarını
muhafaza etmek isteriz, tâ yeni çıkmalar almasınlar.”
S115— Ne demek?
C115— Korkuyorum, ehliyetsizlikle beraber, teşeyyuh veya necabeti dava edenler, aşair içinde o rüesalara kardeşlik dava ederek miraslarını alsınlar, iki başlı bir bela kesilsinler. Zira sizdeki cehalet-i avra ve itaat-i amya, ağaiyet ve tahakküme tenasüh hükmünü verir. Güya ağaiyet suretiyle ölse, efendilik kalıbıyla veyahut teşeyyuh cismiyle veya asilzadelik şekliyle hayatlanacaktır. İşte benim maksadım, o meylü’l-ağalık ve meyl-i tahakküm ve meyl-i riyaseti öyle öldüreceğim, kıyamete kadar haşrolmasın.
S116— Sen eskiden umum mürşid şeyhlere muhabbet, hattâ müteşeyyihlere de hüsn-ü zan ederdin. Neden şimdi müteşeyyihlere hücum ediyorsun?
C116— Bazen adavet, şiddet-i muhabbetten gelir. Evet, nefsim için onları ne kadar severdim, nefs-i İslâmiyet için bin derece daha ziyade onlara âşıktım.
(Arapça ibare)[130]
Haşiye[131]
(Arapça ibare)[132]
Lâkin, onların asl-ı esas-ı mesleği, kulûbun tenviri ve rabti; yâni fazilet-i İslâmiye üzerine sülük; yâni hamiyet-i İslâmiye ile tahattum; yâni İslâmiyet için hayatta zühd ve ravhı terk; yâni ihlâs için terk-i menâfi-i şahsî; yâni tesis-i muhabbet-i umumiyeye teveccüh; yani ittihad-ı İslâma hizmet ve irşad...
(Arapça ibare)[133]
MUKADDİME-Daima ittihad-ı İslâm’dan bahsedersin. Bize tarif et?
S117— Daima ittihad-ı İslâm’dan bahsedersin. Bize tarif et?
C117— İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi olan eserimde tarif etmişim. Şimdi ileride o kasr-ı muallânın bir taşı, bir nakşını göstereceğim. İşte kâbe-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın Hacerü’l-Esved’i, Kâbe-i Mükerreme’dir; ve dürret-i beyzası, Ravza-i Mutahhara’dır; Mekke-i Mükerreme’si, Ceziretü’l-Arab’dır; Medine-i medeniyet-i Münevveresi, Devlet-i Osmaniye’dir.1 Eğer taşı ve nakşı istersen,2 işte bak! Hayâ ve hamiyetten neşet eden civanmerdane humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masumane tebessüm; fesahat ve melâhattan hasıl olan ruhanî halâvet; aşk-ı şebabîden, şevk-i baharîden neşet eden semavî neşe; hüzn-ü gurûbîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet; hüsn-ü mücerredden, cemâl-i mücellâdan tecelli eden mukaddes ziynet; (Haşiye) birbiri ile imtizaç edip, ondan çıkan levn-i nuranî ancak o şark ve garbın kab-ı kavseyni olan kâbe-i saadetinin tâk-ı muallâsının kavs-i kuzahının elvan-ı seb’asının lâcivert lev- ninin timsalini, belki şu levnin manzarasını bir derece irae edebilir. Lâkin ittihad, cebi ile olmaz, ittihad, imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, marifetin şua-ı elektrikiyle olur.
S118— Neden eskide sükût ettin?
C118— (Arapça ibare)[134]
(Arapça ibare)[135]
2/3. Şeyhlere hücum hatardır. İçlerinde evliya bulunur.
S119— Şeyhlere hücum hatardır. İçlerinde evliya bulunur.
(Arapça ibare)[136]
C119— (Arapça ibare)[137]
Evet, benim hücumum onların aleyhinde değil, lehlerindedir. Tâ onların suretiyle kendini gösteren bazı ehliyetsiz, onların kıymetini tenzil etmesin.
Beni tehdid ile vazgeçiremezsiniz. Azm-ı kafi ile maksadımın yoluna tesadüf eden herbir mehâlike gireceğim. Şu hayat-ı dünyeviyeyi edna bir Ermeni, milletine feda ettiği halde; ben ki, şu hayat ile alâkam pek zayıf, bahusus yedi defadır şu hayat elimden uçacaktı, emaneten elimde bırakılmış. Bunu vermekten minnet etmek hakkım değildir. O ruh, kafesten ağaca uçmak; akıl, re’sden yeise kaçmak istedikleri halde, ileride feda için ibka edildi. Bu hayat ile tehdid etmek hiçtir. Kaldı ki, hayat-ı uhreviye ile tehdid ediyorlar. Ondan da hiç minnet çekmem. Şimdiki, nâr-ı teessüşe muhterik bir ruh olsun, onların bedduasıyla Cehennem’de yansın; o teessüf ateşini içinden çıkarmak ile vicdan, maksaddan bir firdevs tazammun ettiği gibi, hayal dahi emelden bir Cennet’i teşkil edecektir. Umumun malûmu olsun ki, iki elimde iki hayatımı tutmuşum; iki hasım için, iki meydan-ı mübarezede iki harb ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın.
S120— Şimdiki şeyhlerden ne istersin?
C120— Daima onların demdemelerinin mevzuu olan ihlâsi; hem de tekye denilen manevileşmiş kışlada, tarikat denilen ruhanileşmiş askerlikte ona murabıt oldukları cihad-ı ekberi ve terk-i iltizam-ı nefsi; hem de onların şiarı olan, zühdün manası olan terk-i menâfi-i şahsiyeyi; hem de daima iddiasında bulundukları ve mizac-ı İslâmiyet’in mâyesi olan muhabbeti isterim. Zira onlar, bizi istihdam ederek ücretlerini almışlar. Şimdi bize hizmet etmek borçlarıdır.
S121— Nasıl olsunlar?
C121— Ya başlarımızdan kalksınlar, yahut inad, gıybet ve tarafdarlığı mâbeynlerinden kaldırsınlar. Zira, çok dalâlet ve bid’at fırkalarının teşekkülüne bazı müteşeyyihler sebebiyet vermiştir.
S122— Nasıl birbiriyle ittihad ve ittifak edecekler? Halbuki, bazıları bazılarını münkirdir. Onların düsturlarındandır ki; münkir ile muhabbet, belki ünsiyet dahi haramdır. İnkâr meselesi mühimdir?
C122—Öyleyse size şöyle bir hitap etmek hakkımdır:
Ey eblehler, ey hayvanlar!1 İşitmediniz mi, anlamamış mısınız ki: (Arapça ibare)[138] bir namus-u ilahidir; veya körleşmiş misiniz, görmüyor musunuz ki: (Arapça ibare)[139] bir düstur-u nebevidir. Acaba şu sıdk ve kizb mabeyninde mütereddit olan inkâr meselesi nasıl oldu şu iki esas-ı azim ve metine nâsih olabildi? Olsun, inkâr meselesi doğru olsun; Allah’ın kelâmı değil ki, mensuh olmasın. İşte zaman onu nesh eder. Zararı faidesine galebesi, fetva verir. Mensuh ile amel caiz değildir.
S123— Belki birbirleriyle adavetleri, birbirinden gördükleri nâmeşru bazı ef’al içindir?
C123— Acaba ne cihetle, ne insaşa, ne suretle Sübhan Dağı kadar ağır ve büyük olan iman ve İslâmiyet ve insaniyet ve cinsiyet sebebiyle hasıl olan muhabbet; şöyle çocuğun bahanesiyle bazı nâmeşru harekât vesilesinden mütehassıl olan adavete karşı hafif ve mağlûb olmuştur? Evet, muhabbeti iktiza eden İslâmiyet ve insaniyet Cebel-i Uhud gibidir. Adaveti intaç eden esbab, bazı küçük çakıl taşlan gibidir. Muhabbeti adavete mağlub ettiren adam, nazar-ı hakikatte Cebel-i Uhud’u bir çakıl taşından aşağı derecesine indirmek kadar ahmakane bir harekettir. Adavetle muhabbet, ziya ile zulmet gibi içtima edemez. Adavet galebe çalsa, muhabbet mümâşata inkılâb eder. Muhabbet galebe çalsa, adavet terahhum ve acımağa inkılâb eder. Benim mezhebim; muhabbete muhabbet etmektir, husumete husumettir. Yani dünyada en sevdiğim şey muhabbet ve en darıldığım şey de husumet ve adavettir.
2. Veli olan şeyhin, müddeî olan müteşeyyih ile farkları nedir?
S124— Veli olan şeyhin, müddeî olan müteşeyyih ile farkları nedir?
C124— Eğer hedef-i maksadı; İslâmın ziya-yı kalb ve nur-u fikriyle ittihad; ve mesleği muhabbet; ve şiarı terk-i iltizam-ı nefs; ve meşrebi mahviyet; ve tarikatı hamiyet-i İslâmiye olsa; kabildir ki, bir mürşid ve hakiki şeyh olsun. Lâkin, eğer mesleği, tenkıs-ı gayr ile meziyetini izhar ve husumet-i gayr ile muhabbetini telkin ve inşikak-ı asâyı istilzam eden hiss-i taraftarlık ve meyelân-ı gıybeti intaç eden kendi muhabbetini başkasına olan husumete mütevakkıf gösterilse; o bir müteşeyyih-i müteevviğdir, bir zi’b-i mütegannimdir. Davula bedel, tarikata veya kitaba el vurur ki bahşiş ve şabaş alsın. Din ile dünyanın “sayd”ına gider. Ya bir lezzet-i menhuse veya tehevvüs-ü süşî veya bir ictihad-ı hata onu aldatmış; o da kendisini iyi zannedip büyük meşayihe ve zevat-ı mübarekeye sû-i zan yolunu açmıştır.
S125— Sözlerin iyi, fakat dinleyen nerede? Mesleğin âli, ittiba edenler aşağıdır.
C125— (Arapça ibare)[140]
(Arapça ibare)[141]
2. Alem-i İslâm ulemasının ortalarındaki müdhiş ihtilâfata ne dersin? Re’yin nedir?
S126— Alem-i İslâm ulemasının ortalarındaki müdhiş ihtilâfata ne dersin? Re’yin nedir?
C126— Ben âlem-i İslâmiyete gayr-ı muntazam veya intizamı bozulmuş bir meclis-i mebusan ve bir encümen-i şura nazarıyla bakıyorum. Şeriattan işitiyoruz ki, re’y-i cumhur budur, fetva bunun üzerinedir. İşte şu, bu meclisteki re’y-i ekseriyetin naziresidir. Re’y-i cumhurdan maada olan akval, eğer hakikat ve mağzdan hâli ve boş olmazsa istidâdatın reylerine bırakılır. Tâ, her bir istidad terbiyesine münasip gördüğünü intihab etsin. Lâkin burada iki nokta-i mühimme vardır. (Haşiye)
Birincisi: Şu istidadın meyelânı ile intihab olunan ve bir derece hakikati tazammun eden ve ekalliyette kalan kavi, nefsü’l-emirde mukayyed ve o istidad ile mahsus olduğu halde, sahibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbaı iltizam edip tamim etti. Mukallidi taassup edip, o kavlin hıfzı için muhalişerin hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsademe, müşağabe, cerh ve red, o derece meydan aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feveran eden duman ve lisanlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazen rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyetin tecellisine bir hicab teşkil etmiştir. Lâkin ziya-yı şemsden tefeyyüz etmesine istidad bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyayı dahi men’etmektedir.
İkinci Nokta: Ekalliyette kalan kavi, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihab eden istidatlardaki heves ve hevâ ve mevrus ayineye ve mizacına galebe çalmazsa, o kavi bir hatar-ı azimde kalır. Zira, istidat onunla insibağ edip onun muktezasına inkılâb etmek lâzım iken; o, onu kendine çevirir ve telkih eder, kendi emrine musahhar eder. İşte şu noktadan hüdâ hevâya tahavvül ve mezhep mizacdan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker,
S127— Acaba kâinatta, şu meclis-i âlî-i İslâmî şu sergerdan küre şehrinde bir intizamı daha bulmayacak mıdır?
C127— İman ederim ki, umum âlem-i İslâmî; millet-i insaniyede ve Âdem kavminde bir meclis-i mebusan-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üzerinde birbirine bakıp mabeynlerinde bir encümen-i şura teşkil edeceklerdir. Fakat, birinci kısım olan ihtiyar babalar, sâkitane ve sitayişkârane dinleyeceklerdir.
S128— (Haşiye) Taaddüd-ü zevcat, esir ve köle gibi bazı mesaili, bazı ecnebiler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında şeriata bazı evham ve şübehatı irad ediyorlar.
C128— Şimdilik mücmelen bir kaide söyleyeceğim. Tafsili müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim.
İşte İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakiki ve hayr-ı mahzdır.
İkincisi: Şeriat muaddildir. Yani; gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehven-i şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünkü, birden tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir emri birden ref etmek, bir tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh, şeriat vâzı-ı esaret değildir, belki en vahşi suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir surete indirmiştir, tadil etmiştir.
Hem de, dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata, akla, hikmete muvafakatla beraber; şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bahusus taaddüde öyle şerait koymuştur ki; ona müraat etmekle hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olmuşsa da ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise, bir adalet-i izafiyedir. Heyhât! Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.
2. Bir Devlete veya hükümete karşı nasıl bir duruş sergilenmeli?
S129— (Haşiye) inkılâbtan on sene evvel, hükümete nihayet derecede muteriz olduğun halde, hükümete hücum edenlere dahi itiraz ederdin. Hatta selâtin-i Osmaniyeyi ifratla senâ ederdin; hattâ derdin: “Muhtemeldir, Abdülhamid*, muktedir değildir ki dizgini gevşetsin, milletin saadetine yol versin. Veyahut hata bir içtihad ile olabilir, bir gayr-ı makbul özrü kendine bulsun. Veyahut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir.” Sonra birden bütün kabahati ona attın. Neden hem itiraz, hem hücum ederdin, hem de bazılara karşı müdafaa ederdin?
C129— İnkılâbtan on altı sene evvel, Mardin cihetlerinde beni hakka irşad eden bir zata rast geldim. Siyasetteki muktesid mesleği bana gösterdi. Hem, tâ o vakitte, meşhur Kemal*in “rüya”sıyla uyandım. Lâkin maatteessüf sû-i tesadüf ile hükümete itiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rast geldim.
Ehl-i ifratın bir kısmı, Araptan sonra İslâmiyetin kıvamı olan Etrak’ı tadlil ediyorlardı. Hattâ bir kısmı o derece tecavüz etti ki, ehl-i kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel olan kanun-u esasi ve hürriyetin ilânını tekfire delil gösterirdi, (Arapça ibare)[142] (ila ahir) hüccet ederdi. Biçare bilmezdi ki, (Arapça ibare)[143] bimana (Arapça ibare)[144] ‘dır. Acaba sabık istibdadı hürriyet zanneden ve kanun-u esasiye itiraz eden adamlara nasıl itiraz etmeyeceğim? Elbette, eğer çendan hükümete itiraz ederdiler. Lâkin onlar, istibdadın daha dehşetlisini istediler. Bunun için onlan reddederdim. İşte şimdi ehl-i hürriyeti tadlil eden şu kısımdandır.
İkinci kısım olan ehl-i tefriti gördüm. Dini bilmiyorlar. Ehl-i İslâm’a insafsızca itiraz ediyorlar, taassubu delil getiriyorlardı. İşte şimdi Osmanlılıktan tecerrüd edip tamamı tamamına Avrupa’ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır.
Bununla beraber, istibdat kendini muhafaza etmek için herkese vesvese verdiği gibi, beni de inkılâbtan on sene evvel aldattı ki, ehl-i ihtilâlin ekseri masondur. Lillâhilhamd, o vesvese bir iki sene zarfında zail oldu. Tâ o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız, mutekid müslümanlardır.
Elhasıl: Hükümete hücum edenlerin bazıları “Haydo, Haydo“ derlerdi. Bazılan “Haydar Ağa, Haydar Ağa” derlerdi. Ben “Haydar” derdim, şimdi de “Haydar” derim, vesselâm...
Eyyühel avam! Şimdi Allaha ısmarladık... Siz durunuz, havas ile konuşulacak bir dâvam var. Hükümet ve eşraf ve İttihad Terakki’ye karşı4 bir mühim meselem var.
3. Ey tabaka-i havass! Biz, avam ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz.
S130— Ne istersin?
C130— Sözünüzü fiiliniz tasdik etmek, başkasının kusurunu kendinize özür göstermemek, işi birbirine atmamak, üzerinize vacib olan hizmetimizde tekâsül etmemek, vasıtanızla zayi olan mâfâtı telâfi etmek, ahvalimizi dinlemek, hacetimizle istişare etmek, bir parça keyfinizi terk ve keyfimizi sormak istiyoruz!
Elhasıl: Ekrad ve ulemasının istikbalini temin etmek istiyoruz. İttihad ve Terakki manasındaki hissemizi isteriz. Üzerinize hafif, yanımızda çok azim bir şey isteriz.
S131— Maksadını müphem bırakma, ne istersin?
C131— Camiü’l-Ezher*in kızkardeşi olan “Medresetü’z-Zehra*” namıyla dârülfünûnu mutazammın[145], Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis ve iki refikası ile Bitlis’in iki cenahı olan Van ve Diyarbekir’de tesisi! Emin olunuz, biz Kürdler başkasına benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz, hayatımız[146] Türklerin hayat ve saadetinden neşet eder.
2. Medresetü’z-Zehra ve Gerekçesi
S132— Nasıl? Ne gibi? Ne için?
C132— Ona bazı şerait ve varidat ve semerat vardır.
S133— Şeraiti nedir?
C133— Sekizdir.
Birincisi: Medrese nâm, meluf ve menus ve cazibedar ve şevk-engiz itibarı olduğu halde büyük bir hakikati tazammun ettiğinden, rağabatı uyandıran o mübarek “medrese” ismiyle tesmiye.
İkincisi: Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc; ve lisan-ı Arabî vacib, Kürdî caiz, Türkî lâzım kılmak.
S134— Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafdarsın; daima söylüyorsun?
C134— Dört kıyas-ı fâsidHaşiye ile hasıl olan safsatanın zulmetinden muhakeme-i zihniyeyi halâs etmek, meleke-i feylesofanenin taklid-i tufeylâneye ettiği mugalâtayı izale etmek...
S135— Ne gibi?
C135— Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. îftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassup, İkincisinde hile tevellüd eder}
Üçüncü Şart: Zülcenaheyn Kürdlerin2 mutemedi olan Ekrad ulemasından veya istinas etmek için lisan-ı mahalliye âşinâ olanları müderris olarak intihab etmektir.
Dördüncüsü: Ekrad’ın istidadıyla istişare etmek, onların sabavet ve besatetlerini nazara almaktır. Zira çok libas var; bir kamete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların talimi; ya cebir ile, ya hevesatlarını okşamak ile olur.
Beşinci Şart: Taksimü’l-a’mâl kaidesini bitamamiha tatbik etmek., tâ şubeler birbirine medhal ve mahreç olmakla beraber, her bir şubede mütehassıs çıkabilsin.
Altıncı Şart: Bir mahreç bulmak ve müdavimlerin tefeyyüzünü temin etmek; hem de mekâtib-i âliye-i resmiyeye müsavi tutmak ve imtihanlarını, imtihanları gibi müntic kılmak, akim bırakmamaktır.
Yedinci Şart: Dârü’l-Muallimîn’i muvakkaten şu dârülfünun dairesinde merkez kılmak, mezc etmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazilet ve diyanet, bundan ona geçsin; tebadül ile her biri ötekine bir kanat verip zülcenaheyn olsun.
Sekizinci Şart: Kürdistan’da âdet-i müstemirre olan talim-i infiradîyi halka ve daireye tebdil etmek. (Arapça ibare)[147]
S136— Varidatı nedir?
C136— Hamiyet ve gayret.
S137— Sonra?
C137— Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tubayı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayretle yeşillense, tabiatıyla madde-i hayatını cezb ile sizin kum kesenizden istiğna edecektir.
S138— Ne cihetle?
C138— Çok cihetle.
Birincisi: Evkaf, hakkıyla intizama girse, şu havuza tevhid-i medaris tarîkiyle bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.
İkincisi: Zekâttır. Zira biz Şâfii'yiz.[148] Bir zamandan sonra o Medresetü’z-Zehra* İslâmiyete ve insaniyete göstereceği hizmetle, şüphesiz zekâtı[149] bil’istihkak kendine münhasır edecektir. Bâhusus, zekâtın zekâtı da olsa kâfidir.
Üçüncüsü: Şu medrese neşredeceği semeratla, tamim edeceği ziya ile, İslâmiyete edeceği hizmetle ukûl yanında en âlâ bir mekteb olduğu gibi kulûb yanında en ekmel bir medrese; vicdanlar nazarında en mukaddes bir zaviyeyi temsil edecektir. Nasıl medrese, öyle de mektep, öyle de tekke olduğundan, İslâmiyetin iânât-ı milliyesi olan nüzûr ve sadakat ona teveccüh edecektir.[150]
Dördüncüsü: Mezkûr tebadül için Dârü’l-Muallimîn ile imtizaç ettiğinden, Dârü’l-Muallimîn’in varidatı bir derece tevsi ile muvakkaten ve âriyeten —eğer mümkün ise— verilse, bir zaman sonra istiğna edecek, o âriyeyi iade edecektir.
2/3. S139— Bunun semeratı nedir ki, on seneden beri[151] bağırıyorsun?
C139— İcmali Haşiye[152]: Ekrad ulemasının istikbalini temin. Ve maarifi, Kürdistan’a medrese kapısıyla sokmak. Ve meşrutiyetin[153] [154] mehasinini göstermek ve ondan istifade ettirmektir.
S140— İzah etsen fena olmaz.
C140— Birincisi: Medârisin tevhid ve ıslâhı...
İkincisi: İslâmiyeti, onu paslandıran hikâyât ve İsrailiyât ve taassubat-ı bârideden kurtarmak. Evet İslâmiyetin şe’ni; metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salâbet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neşet eden taassub değildir. Bence taassubun en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallidlerinde bulunur ki, sathî şüphelerinde muannidane ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemanın şânı değildir.
Üçüncüsü: Mehasin-i meşrutiyeti neşir için bir kapı açmaktır. Evet, Ekrad’da meşrutiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsan edilmezse istifade edilmez, o daha zarardır. Hasta, tiryakı zehir-alûd zannetse elbette istimal etmez.
Dördüncüsü: Maarif-i cedideyi medarise sokmak için bir tarik ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba-ı fünun açmaktır. Zira, mükerreren söylemişim: Fena bir tefehhüm, meş’um bir tevehhüm şimdiye kadar sed çekmiştir.
Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekkenin musalâhalarıdır. Tâ, temayül ve tebadül-ü efkâriyle lâakal maksadda ittihad eylesinler. Teessüf ile görülmüyor mu ki: Onların tebayün-ü efkârı, ittihadı tefrik ettiği gibi; tehalüf-ü meşaribi de terakkiyi tevkif etmiştir. Zira her biri, mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifrat ederek; biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.
Elhasıl: İslâmiyet, hariçte temessül etse; bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü’l-küll.. biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûra olarak, bir kasr-ı müşeyyed-i nuranî timsalinde arz-ı didar edecektir. Ayine kendince güneşi temsil ettiği gibi, şu Medresetü’z-Zehra dahi o kasr-ı İlâhiyi hâricen temsil edecektir.
Eyyühel eşraf! Size hizmet ettiğimiz gibi, bize hizmet ediniz. Yoksa ey bize vesayete muhtaç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükümet! Size itaat ettiğimiz gibi, saadetimizi temin ediniz. Ve illâ, ey Kürd[155] [156] cemiyet-i milliye vazifesini bil’istihkak omuzuna alan İttihad ve Terakki! İyi ettiniz mezc ettiniz. iyi etseniz iyi.. ve illa (Arapça ibare)[157]
2. S141— Ulemaya pek çok itab edilir, hattâ...
C141— Büyük, pek büyük bir insafsızlık!
S142— Neden?
C142— Ademin kabahatini vücuda vermek kadar ahmaklıktır.
S143— Ne demek?
C143— Bir zatta ilim, adem-i hilm ile iktiranı cihetiyle, adem-i hilmden neşet eden kabahati ile ilmi mahkûm etmek ne derece eblehliktir... Öyle de; İslâm’ın kudsiyetini daima telkin eden ve ahkâm-ı diniyeyi iktidarlarınca tebliğ eden ve şimdi millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyade hürmet ve muhabbet ve merhamete müstahak olan biçare ulemayı, zamana yakışacak ulemanın adem-i vücudundan neşet eden kabahati ve günahı ile mahkûm etmek, o biçarelere hamletmek, ahmaklık değildir de ya nedir?
Evet vücudlarından zarar gelmemiş, istediğimiz ulemanın ademinden gelmiştir. Zira, zekiler galiben mektebe gittiler. Zenginler, medresenin maişetine tenezzül etmediler. Medrese de —intizam ve tefeyyüz ve mahreç bulunmadığından— zamana göre ulemayı yetiştiremedi. Sakın!.. Ulemaya buğzetmek büyük bir hatardır. (haşiye 1)[158]
S144— Niyeti hâlis olanlar azdır. Senin niyetin hâlis olsa muvaffak olacaksın, niyetine bak?
C144— Lillâhilhamd (haşiye 2)[159] ve lâ fahr. İhlâs-ı niyeti ihlâl eden ve anâsır-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama’ ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum. Zira, meşhur bir nesebim yok ki, mazisini muhafazaya çalışayım. Ben “ebu lâşey” olduğumdan bir neslim de yoktur ki, istikbalini temin edeyim. Öyle bir cünunum var ki, Divan-ı Harb dehşet ve tahvifiyle tedavisine muktedir olamadı. Öyle bir cehaletim var ki, beni ümmi edip, dinar ve dirhemin nakşını okuyamıyorum. Kaldı, ticaret-i uhrevî. Öyle bir ahd etmişim, re’sü’l-malı da kaybetsem mesleğimden dönmeyeceğim. Şimdiden hasaret ediyorum, çok günaha düşüyorum. Bir şey kaldı: O da şöhret-i kâzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zira uhdesinden gelmediğim çok vazifeyi bana yükletiyor.
S145— Neden hükümete, Jöntürklere2 mümkün olduğu kadar hüsn-ü zan ediyorsun?
C145— Mümkün olduğu derecede sû-i zan ettiğiniz için, ben hüsn-ü zan ederim. Eğer öyle ise zaten iyi; yoksa, tâ öyle olsunlar, yol gösteriyorum.
2. S146— İttihad ve Terakki* hakkında re’yin nedir?
C146— Kıymetlerini takdir ile beraber, siyasiyyunlarındaki şiddete muterizim. (Haşiye)[160] Me’muldur ki, o şiddet nedamete ve şefkate inkılâb etsin. Lâkin onların İktisadî ve maarifi olan —bahusus vilâyatteki— şubelerini nihayet derecede istihsan ve tebrik ederim.
2. Zindan-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?
S147— Zindan-ı atâlete düştüğümüzün sebebi nedir?
C147— Hayat cidaldir. Şevk ise matiyyesidir. İşte himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydamna çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan yeis rast gelir; kuwe-i maneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı kılıcını istimâl ediniz. Sonra müzahemetsiz olan hakkın hizmetinin yerini zabt eden meylü’t-tefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür.
Siz (Arapça ibare)[161] hakikatini o düşmana gönderiniz.
Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden aculiyet çıkar, himmetin ayağım kaydırır. Siz, (Arapça ibare)[162]’yu siper ediniz.
Sonra da, medeni-i bittab’ olduğundan ebna-i cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasawur-u şahsî karşı çıkar. Siz de, (Arapça ibare)[163]olan mücahid-i âli-himmeti mübarezesine çıkarınız.
Sonra başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup, hücum edip belini
kırar. Siz de, (Arapça ibare)[164] olan hısn-ı haşini himmete melce ediniz. Sonra da acz ve nefsin itimadsızlığından neşet eden tefviz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar gelir. Himmetin elini tutup oturtturur. Siz de, (Arapça ibare)[165]olan hakikat-i şahikayı üzerine çıkarınız. Tâ o düşmanın eli, o himmetin dâmenine yetişmesin.
Sonra Allah’ın vazifesine müdahale eden dinsiz düşman gelir, himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de,
(Arapça ibare)[166] (Arapça ibare)[167] olan kâr-âşina, vazife-şinas olan
hakikati gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.
Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylü’r- rahat gelir. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de,
(Arapça ibare)[168]olan mücahid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhara gönderiniz. Evet, size meşakkatta büyük rahat var. Zira fıtratı müteheyyic olan insanın rahatı yalnız sa’y ve cidaldedir.
(Haşiye)[169] (Arapça ibare)[170]
2. Seyahatimde beni tanıyamayanlar kıyafetime bakıp, beni tacir zannettiklerinden derdiler ki:
S148— Sen tacir misin?
C148— Evet tacir ve hem de kimyagerim.
S149— Neyi?
C149— İki madde var, mezc ettiriyorum: Bir tiryak-ı şâfi, bir elektrik-i muzî tevellüd eder.
S150— Nerede bulunur?
C150— Medeniyet ve fazilet çarşısında. Cephesinde insan yazılan, iki ayak üstünde olan sandıkta ki, üstüne “kalb” yazılan siyah veya pırlanta bir kutudadır.
S151— İsimleri nedir?
C151— Muhabbet, hamiyet.1
Ceride-i seyyare, Ebu lâşey, İbnü’z-zaman,
Ehu’l-acaib, İbn-ü ammi’l-garaib
Said el-Kürdî en-Nursî
İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ YAHUT
DİVAN-I HARB-İ ÖRFİ VE SAİD-İ KÜRDÎ
1. AHMED RAMİZ’İN KALEMİNDEN SAİD-İ KÜRDÎ
(Cesaret, asalet, feraset, vakarlık, meydan okuma…)
İfade-i Naşir[171] (İki Mekteb-İ Musibetin Şehadetnamesi Yahut Divan-ı Harb-i Örfi Ve Said-i Kürdi)
İfade-i Naşir1
3232 senesi zarfında idi ki; Kürdistan’ın yalçın, sarp ve âhenin maverayı şevahik-i cibalinde tulu etmiş Said-i Kürdî isminde nevadir-i hilkatten madûd bir ateşpâre-i zekânın İstanbul âfakında rüyet edildiği haberi etrafa aksetmiş ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o harika-i fıtratı peyapey gördükçe, mader-i hilkatin hazâin-i lâtefnasındaki sehaveti bir türlü hazmedemeyenleri, şu Kürd kıyafetinde, o şal ve şalvar altında öyle bir kanun-u dehânın ihtifa edebileceğini bir türlü anlamayarak, âtıl ve müzevvir olan ekseriyet-i hasise zelil olan hissiyat-ı umumiyesini bir kelime-i tezyifin mana-yı intikamında telhis etmişlerdi: “Mecnûn!..”
Said-i Kürdî filvaki ifrat-ı zeka itibariyle hudud-u cünunda idi. Fakat, öyle bir cünûn ki, onun ruh-u kemal ve aklına, en ulvî ve fedaî şair-i bedbaht olan üstad-ı muhteremim A. Cevdet* şu mısralarında tercüman-ı zîşa- nı olmuştur:
Cünun başımda yanar ateş-i meâlidir,
Cünun başımda benim bir zeka-i âlidir.
Benim cünunuma rehber ziya-yı ulviyet,
Benim cünunumu bekler azim bir niyet.
Evet, Said-i Kürdî İstanbul’a, şurezar-ı Kürdistan’ın maarifsizlikle öldürülmek istenilen kâinat idrakinde yapamadığı kâşanelere bedel Yıldız siyaset selhhanelerini zelzelelere vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden Van’dan, Bitlis’ten, Siirt’ten, Mardin’den, Erzurum’dan defaatle nefy olundu. İstanbul’a gelmesiyle beraber Abdülhamid tarafından da suret-i ciddiyede tarassud altına aldırıldı ve bir kaç kere tevkif edildi. Nihayet bir gün geldi ki, Said-i Kürdî’yi Üsküdar’a, Toptaşı’na yolladılar. Çünkü, hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Bimarhaneden ikide birde çıkarılır, maaş, rütbe tebşir edilir.. Hazret-i Said: “Ben Kürdistan’da mekteb açtırmak üzere geldim. Başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim ve başka bir şey istemem.” derdi. Tabir-i âherle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Kürdistan’ın her tarafında mektebler açtırmak istiyor, başka bir şey almamak istiyordu.
Arş-ı kanaat oldu, behişt-i gına bize,
Biz inmeyiz zemin-i müdâraya ol emîn.
Mansıbların, makamların en bülendidir,
-Vicdanımızca- mansıb-ı tahkir-i zalimîn.
Şehzadebaşı’nda şematetle bir konferans verildiği gece*, kemal-i mehabetle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said’in ihata-i İlmiyesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da bîmenend olduğunu teyid eder.
Gerek o gece, gerek menhus Otuz Bir Martha cihan-değer nasihatlarıyla ortaya atılan hoca-i dânâya; böyle tehlikeli âvanda vücud-u kıymettarının sıyaneti nef’an-lil-umum elzem olduğu ihtar edildiği zaman; “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir.”
“Yerinde ölmek için bu hayat lazımdır” fikrine karşı;
Âşinâyız, bize biganedir endişe-i mevt,
Adl ü hak uğruna nezreylemişiz canımızı.
mısralarıyla mukabele ederdi.
Said-i hüşyar’ın safvet-i ruhunu, besalet ve şecaatini, fedakarlığındaki nihayetsizliğini anlamak ve ona ebedî bir rabıta-i aşk ile bağlanmak için
lisan-ı hamasetinden meşhur “Kahriyat*”ın ezcümle, şöyle bir parçasını dinlemek kifayet eder.
Sarayı, zindanı yık, taşlarını başlara vur Yere indir güneşi, yıldızı eşâka savur Ser-i bîdadı kopar, kalb-i ta’dayı kavur Ol bize âb-ı hayat, ateş-i seyyal-i memat
Bediüzzaman’a zurefadan biri, bir gün irfanıyla mütenasib bir esvab iktisası lüzûmundan bahseder. Müşarünileyh de: “Siz, Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz. Yine onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa’ya boykot yapıp, yalnız memleketimin mamulâtını giyerim.” buyurmuştur.
Elyevm, Said-i Kürdî Kürdistan’a döndü. İstanbul’un havayı gıll u gışından, tezviratından, bedraka-i efkâr olmak lazım gelen gazetecilerin bazılarının bütün fenalıklara bâdi, bütün felaketlerin müvellidi olduklarını görerek bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek meyus ve müteessir.. vahşetzar, fakat munis, fakat vefakâr ve namusperver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kimbilir, belki en büyük icraatından biri de budur.
Ahmed Râmiz1
2. Asabi Bir Kürd Talebesinin Divan-ı Harb’te Yargılanması ve Bir Alime Yakışır Bir Duruş
İki Mektebi Musibetin Şehadetnamesi
Mukaddime
Vakta ki, hürriyet divanelikle yâd olunurdu; istibdat tımarhaneyi mek- teb eyledi.1 Vakta ki, itidal irtica ile iltibas olundu, meşrutiyet de hapishaneyi mekteb yaptı.2
Ey şu şehadetnamemi temaşa eden zevat! Lütfen, ruh ve hayalinizi mi- safireten, yeni medeniyete karışmış, asabi bir Kürd talebesinin hâl-i ihtilâlde olan ceset ve dimağına gönderiniz, tâ tahtie ile hataya düşmeyesiniz!...
— Ben talebeyim; onun için, her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum; onun için, her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarında muhakeme ediyorum. Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda ahire- te giden şimendiferi beklerken, cemiyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkid ederek, nev-i benî beşere irad ettiğim bir nutuktur. Onun için
(Arapça ibare)[172] sırrınca, kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı; namahrem olan kimse nazar etmesin. Ahirete kemal-i iştiyak ile müheyyayım. Nasılki; bir bedevî garaibperest, İstanbul’un acaib ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş iken, nasıl ki kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder; ben de, ma’rez-i acaib ve garaib olan âlem-i ahireti o hâhişle görmek istiyordum; şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen muazzeb ediniz! Ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için bir şandır!
Bu haydut hükümet, zaman-ı istibdatta akla husumet; şimdi de hayata adavet ediyor... Eğer hükümet böyle olursa, yaşasın cünun!... Yaşasın mevt!.. Zalimler için de yaşasın cehennem!... Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi Divan-ı Harb* iyi bir zemin oldu.
(İleride gelen sözler Harbiye Nezaretinde feveran etti. Müteferrik zamanlarda yani, nutkun iki sülüsü mukadder suallere cevaben İkinci Divan-ı Harbde birden söyledim. Ve sualler kısmı, tahliyemin ikinci gününde Birinci Divan-ı Harb Reisi Hurşid Paşa’ya bir defa ve başkasına mükerreren masum mahpuslan müdafaa için irad ettim. Ve bir parçasını da başka yerlerde münakaşa suretinde söyledim.)
Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, bana da sual ettiler:
2/3. Sen de şeriatı istemişsin?
Dedim:
< >Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım; zira şeriat, adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!2/3. İttihad-ı Muhammedi'ye dahil misin?Dedim:
< >Maaliftihar... En küçük efradındanım; fakat benim tarif ettiğim veçhile... Ve o ittihaddan olmayan kimdir, bana gösteriniz?.. 2. Yani, medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor! Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim!Mukaddime olarak söylüyorum: Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa, cezadan korkmaz. Hem de, haksız yere idam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım. Zira başka şehid yarı mükâfatını dünyada nam ve şöhretle mübadele eder. Şayet hapiste kalsam böyle hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükümetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Bazı kabahatli adam; kabahatini setr için, başkasını jurnal veya buranın hâli gibi müdahene eder.1 Şimdiki hafiyeler, eskisinden beterdirler. Bunların sadakatine nasıl itimat olunur? Adalet, onların sözüne nasıl bina olunur? Hem de cerbeze ile, insan adalet yaparken zulme düşüyor. Zira; insan kusursuz olmaz; fakat, zaman-ı medid ve efrad-ı kesire içinde ve tahallül-ü mehasinle tadil olunan müteferrika kusurlar cerbeze ile cem’, bir zaman-ı vahidde, bir şahs-ı vahidde sudurunu tevehhüm ederek, şedit cezaya müstahak görür. Halbuki, zulm-ü şediddir... Şimdi gelelim on bir buçuk cinayetlerimin tâdâdına:(ihtar)
2. Bidayet-i Hürriyette Aşair-i Ekrad’a Sadaret Vasıtasıyla Çekilen Elli-Altmış Telgraf…
BİRİNCİ CİNAYET: Geçen sene bidayet-i hürriyette elli-altmış telgraf umum aşair-i Ekrad’a sadaret vasıtasıyla çektim. Meali şu idi:
“Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz emr; adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir. Hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira saadetimiz, meşrutiyettedir. Ve devr-i istibdatta herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.”
Her yerden bu telgraşarın cevabı, suret-i hüsnâda geldi.
Demek Kürdleri tenbih ettim, gafil bırakmadım; tâ ki istibdat onların gaşetinden istifade etmesin. Neme lâzım demediğimden cinayet ettim.[173] [174]
İKİNCİ CİNAYET: Ayasofya ve Bayezıt ve Fatih ve Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklar ile şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini şerh ve teşrih ettim. Ve istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki:[175] Şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve tahakkümü mahvetsin. Eğer temessül etse; is- tibdad, bir dîv-i derende, meşrutiyet Süleyman, şeriat hatem-i Süleyman suretine girer idi. Bu hasiyet-i teshire malik olan hatem, şeriat idi. Taht-ı medeniyette oturan ve efkâr-ı umumiye denilen Süleyman, meşrutiyetin enguştuna ([laGTe) layık iken, ifrit istibdat gasbetmiş idi.
Herhangi bir nutuk irad ettimse; her bir kelimesine kimsenin bir itirazı varsa, bürhan-ı kat’î ile isbata hazınm, diye umuma meydan okudum. Ve dedim ki: “Asıl şeriatın melik-i hakikisi, hakikat-ı meşrutiyettir.[176]”
Demek, meşrutiyeti delâil-i şer’iye ile kabul ettim. Başka müzebzibler gibi taklidi ve hilâf-ı şeriat telâkki etmedim.5 Ve ulema ve şeriatı Avrupa'nın zünun-u fasidesinden iktidanma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim.
2. İstanbul’da yirmi bine yakın Kürd’e, meşrutiyeti telkin ettim.
ÜÇÜNCÜ CİNAYET: İstanbul’da yirmi bine yakın Kürdler, hammal ve gafil ve safdil olduklarından müstebidlerin onlan iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum. Kürdlerin umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacaklan bir tarikle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:
“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah ne vakit Peygamberimizin (a.s.m.) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, zulmedenler,1 padişah da olsa hayduttur. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı cihad edeceğiz; sanat, marifet silahıyla.2 Amma, komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevk eden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup elele vereceğiz.3 (Haşiye) £jra husumette fenalık var. Husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine kanşmayacağız. Zira hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.”
Hammallann Avusturya’ya karşı -benim gibi umum Avrupa’ya- boyko- tajlan ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılane hareketleri bu nasihatin tesiriyle olmuştur. Padişaha karşı irtibatlarını tadil etmek ve boykotajla Avusturya’ya karşı harb-i İktisadî açmaya sebebiyet verdiğimden demek cinayet ettim.
2. Ayasofya Camii’nde mebusana hitaben meşruiyeti anllatım.
DÖRDÜNCÜ CİNAYET: Avrupa bizdeki cehalet ve taassub müsaadesiyle şeriatı -hâşâ ve kellâ- müsaid-i istibdat zannettiklerinden nihayet derecede kalben dağdar idim. Onların zannını tekzib etmek için meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, istibdat tekrar o zannı tasdik etsin... Ne kadar kuvvetim var idi, Ayasofya Camii’nde mebusana hitaben feryad ettim ve söyledim ki:
“Meşrutiyeti, meşruiyet ünvanıyla telâkki ve telkin ediniz. Tâ istibdat, pis eliyle o mübareki ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdab-ı şeriatla takyid ediniz. Zira cahil efrad ve avam, kayıtsız hür olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıble, mezahib-i erbaa olsun. Tâ ki namaz sahih ola.” Zira, hakaik-ı meşrutiyet sarahaten ve zımnen ve iznen mezahib-i erbaadan istihracı mümkün olduğunu dava ettim.
Ben ki; bir âdi Kürdüm. Ulemaya farz-ı ayn olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim.
2. Gazetecilere meşrutiyet-i meşruayı anlatan makaleler neşrettim.
BEŞİNCİ CİNAYET: Gazeteler iki kıyas-ı fasid cihetiyle neşriyat-ı haysiyetşikenane ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarstılar ve efkâr-ı umumiyeyi perişan ettiler. Ben de onları redden ceridelerde makaleler neşrettim. Dedim ki*.
“Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müte- eddip olmalı. Ve onun sözleri kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafa- ne çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanımzdaki hiss-i diyanet ve ni- yet-i halise tanzim etmeli. Halbuki, siz iki kıyas-ı hadi’ ile yani, taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zira çocuğa felsefe-i tabiiyye dersi verilmez. Ve erkeğe kan libası yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyatı İstanbul’da tatbik olunmaz. İhtilâf-ı milel ve akvam, teha- lüf-ü emkine ve aktar; ihtilâf-ı ezmine ve âsar gibidir. Birinin libası, ötekinin endamına gelemez. Demek, Fransızın ihtilâl-i kebiri bize tamamen düs- tur-u hareket olamaz. Yanlışlık, tatbik-i nazariyat ve mukteza-yı hâli düşünmemekten çıkar.”
Ben ki, ümmi ve bedevi bir Kürdüm, böyle cerbezeli ve mugalâtalı ve ağrazlı muharrirlere nasihat ettim; demek cinayet işledim.
2. Avam-ı nâsa meşrutiyeti anlatarak heyecanlarını teskin ettim.
ALTINCI CİNAYET: Kaç defa büyük içtimalarda heyecanları hissettim. Korktum ki, avam-ı nâs siyasete karışmakla asayişi ihlâl etsinler. Bir Kürd talebesinin lisanına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim. Ezcümle; Bayezıt’ta talebenin içtimaında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferah Tiyatrosundaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin eyledim.
Ben ki, bedevi bir adamım, medenilerin entrikalarını bildiğim halde işlerine karıştım. Demek cinayet ettim.
YEDİNCİ CİNAYET: İşittim: İttihad-ı Muhammedi* namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki; bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi vücuda gelsin. Sonra işittim: Bu ism-i mübareki bazı mübarek zevat -Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi- daha basit ve sırf ibadete nakletmişler.1 Ve o cemiyetten kat’-ı alâka ettiler. Ve siyasete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: “Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdid kabul etmez.” Ben nasıl ki, yedi cemiyete mensubum. Zira maksatlarını bir gördüm. Kezalik, o ism-i mübareke intisab ettim. Lâkin tarif ettiğim ve dahil olduğum2 İttihad-ı Muhammedînin tarifi budur ki:
Şark ve garba ve cenubdan şimale mümted bir silsile-i müteselsile-i nuranî ile merbut bir dairedir. Dahil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihet ve irtibatı, tevhid-i İlâhîdir. Ve peyman ve yemini, imandır. Müntesibleri, “kalûbelâ”dan dahil umum mü’minlerdir. Defter-i esmaları da levh-i mahfuz*dur. Bu ittihadın naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Ve yevmiye cerideleri de i’lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksad eden umum ceraid-i diniye; kulüb ve encümenleri, mesacid ve medaris ve zevayadır. Merkezi de Haremeyn-i Şerifeyn’dir. Böyle cemiyetin reisi, Fahr-ı Âlem’dir. (a.s.m.) Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle cihad-ı ekber yani; ahlâk-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahalluk ve sünnet-i nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ile3 -eğer ızran intaç etmezse- nasihat!
Bu ittihadın nizamnamesi, sünnet-i nebeviye; ve kanunnamesi, evamir ve nevahi-i şer’iyedir. Ve kılınçları da, berahin-i katladır. Zira medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değil. Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi; zaten medeniyet onları tokatlıyor. Hedef ve maksatlan da i’lâ-yı kelimetullah’tır.
Şeriat da; yüzde doksan dokuzu ahlâk, ibadet ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir, onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler. Şimdiki maksadımız, o silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hahiş-i vicdanî ile tarik-i terakkide Kâbe-i kemalâta sevk etmektir. Zira, i’lâ-yı kelimetullahın bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir.
Ben bu ittihadın efradındanım. Ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa; sebeb-i iftirak olan fırkalardan değilim.
Elhasıl: Sultan Selim*e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Kürdleri ikaz etti. Onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Kürdler, o zamandaki Kürdlerdir... Bu meselede seleşerim Cemaleddin-i Efganî*, Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh*, Ali Suavî*, Hoca Tahsin* Efendilerle, Kemal Bey* ve Sultan Selim*dir.
KITA
İhtilâf u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni, îttihadken savlet-i a’dâyı defa çaremiz, îttihad etmezse millet, dağdar eyler beni.
Sultan Selim
Ben zahiren buna teşebbüs ettim. İki maksad-ı azim için:
Birincisi: O ismi tahdid ve tahsisden halâs etmek ve umum mü’minîne şümulünü ilân etmek. Tâ ki, tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musibet-i azimeye sebebiyet veren fırkaların iftirakını, tevhid ile önüne sed olmak idi. Vâ esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Seyl geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Eğer bir yangın olsa bir parçasını söndüreceğim. Fakat elbisem de yandı ve uhdesinden gelmediğim şöhret-i kâzibe de maalmemnuniye ref oldu.
Ben ki, âdi bir adamım. Böyle Meclis-i Mebusan ve Âyan ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim.
2. Askerlere hitap edip onları meşrutiyetle uyardım.
SEKİZİNCİ CİNAYET: Ben işittim, askerler bazı cemiyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hadise-i müdhişesi hatırıma geldi. Gayet telâş ettim, bir gazetede yazdım ki: “En mukaddes cemiyet, askerin cemiyetleridir ki; umum asker mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dahildir. Zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve i’lâ-yı kelimetullah ki, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum askerler tamamıyla mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cemiyet onlara intisab etmek lazımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Amma ittihad-ı Muhammedi (a.s.m.) ki, umum mü’minlere şamildir; cemiyet ve fırka değil. Merkezi ve saff-ı evveli guzât ve şüheda, ulema ve süleha teşkil ediyor. Hiçbir fert -zabit olsun, nefer olsun- hariç değil ki, tâ intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cemiyet-i hayriye, kendine İttihad-ı Muhammedi* diyebilir. Buna karışmam.”
Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanın vazifelerini gasb ettim. Demek cinayet ettim.
2. Otuzbir mart vakasında baş kaldıran askerlere hitap ettim, onlara meşrutiyetle nasihat ettim.
DOKUZUNCU CİNAYET: Mart’ın otuz birinci günündeki hareketi iki- üç dakika, uzaktan temaşa ettim. Müteaddit metalibi işittim. Fakat elvan-ı seb’a süratle çevrilse yalnız beyaz göründüğü gibi, sair metalibdeki fesadatı binden bire indiren ve avamı anarşistlikten kurtaran ve efrad elinde kalan umum siyaseti mucize gibi muhafaza eden lafz-ı şeriat yalnız göründü.
Anladım iş fena, itaat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin itfasına teşebbüs edecektim. Fakat avam çok, bizim Kürdler gafil ve safdil; ben de bir şöhret-i kâzibe ile görünüyordum. Üç dakikadan sonra çekildim, Makriköy’üne gittim; tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre miktar dahlim olsa idi -zaten elbisem beni ilân ediyor, şöhret de beni büyük gösteriyor- bu işte pek büyük görünecektim. Belki Ayastafanos’a kadar tek başıma olsun mukabele ederek isbat-ı vücud edecektim. Merdane ölecektim. O vakit dahlim bedihi olurdu, tahkike lüzum kalmazdı.
İkinci günde, ukde-i hayatımız olan itaat-ı askeriyeden sual ettim. Dediler ki: “Askerin zabitleri, asker kıyafetine girmiş, itaat çok bozulmamıştır.” Tekrar sual ettim: “Kaç zabit vurulmuş?” Beni aldattılar, dediler: “Yalnız dört tane. Onlar da müstebid imişler. Hem de şeriatın âdab ve hududu icra olunacak.” Ben de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihetten sevindim. Zira en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-ı askeriyeye halel geldiğinden nihayet derecede meyus ve müteessir oldum. Ve umum gazete ile askere hitaben neşrettim ki:
“Ey askerler! Zabitleriniz bir günah ile nefislerine zulüm ediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyenin birer birer haklarında zulmediyorsunuz. Zira umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet ve saadet ve bayrak-ı tevhidi sizin itaatinizle kaimdir. Hem de şeriat istiyorsunuz, itaatsizlikle şeriata şiddetli muhalefet ediyorsunuz.”
Ben onların hareketlerini ve şecaatlarını okşadım. Zira; efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan cerideler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermiştiler. Ben de takdir ile beraber nasihati bir derece tesir ettirdim. Yoksa böyle âsan olmaz idi.
Ben ki, bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım. “Böyle işler neme lâzım. Akıllılar düşünsün” demediğimden cinayet ettim.
2. Harbiye Nezaretindeki asakire meşrutiyetle itaat dersi verdim.
ONUNCU CİNAYET: Harbiye Nezaretindeki asakir içine cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklar ile askeri itaate getirdim. Nasihatimin tesirini sonradan gösterdiler. İşte nutkun sureti:
“Ey asakir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâmın namus ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhidi, sizin itaatinize vâbestedir. Sizin bir zabitiniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üç yüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zira, bu itaatsizlikle hayat-ı İslâmî tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki: Asker ocağı cesim ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferatı siyasete karışmaz; Yeniçeriler şahiddir. Siz şeriat dersiniz, halbuki şeriata muhalefet ediyorsunuz ve lekedar ediyorsunuz. Şeriat ile, Kur’an ile, hadis ile, hikmet ile, tecrübe ile ulü’l-emre itaat farzdır. Sizin ulü’l-emriniz, üstadınız zabitlerinizdir. Nasıl ki, mahir mühendis ve hâzık tabib günahkâr olurlarsa, tıp ve hendeselerine halel vermez; kezalik, münevverü’l-efkâr ve fenn-i harbe aşina mektebli zabitlerinizin -ki, her biri binlere mukabildir- bir cüz’î nameşru hareketi için itaate halel vermekle, umum Osmanlı ve İslâmlara zulmetmeyiniz. Zira, itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına tecavüz demektir. Bilirsiniz ki, bayrak-ı tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. O yed’in kuvveti de itaattir ve intizamdır. Zira bin muntazam ve muti asker, yüz bin başıbozuğa mukabildir. Ne hacet, yüz sene zarfında otuz milyon nüfusun vücuda getirmediği böyle inkılâbları itaatle siz yaptınız. Bunu da söylüyorum ki: Bir mektebli ve münevverü’l-fikir zabiti zayi etmek, meydan-ı harbde binlerce adamı zayi etmektir. Zira, şimdi hüküm-ferma, şecaat-ı akliye ve fenniyedir. Bir münevverü’l-fikir binlere mukabildir. Ecnebiler size bu şecaatle galebe çaldılar. Yalnız şecaat-ı kalbî kâfi değil.
Elhasıl: Fahr-i Âlemin (a.s.m.) fermanını size tebliğ ediyorum ki: İtaat farzdır. Yaşasın asker! Yaşasın meşrutiyet-i meşrua”
Demek ki ben, bu kadar âlim varken böyle mühim vazifeleri deruhte ettiğimden cinayet ettim.
ON BİRİNCİ CİNAYET: Ben Kürdistan’da, Kürdlerin hâl-i perişanını görüyor idim. Anladım ki; saadetimiz, fünun-u cedide-i medeniye ile olacaktır. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası, ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsinler. Zira, Kürdlerin zimam-ı ihtiyarı, ulema elindedir. O saik ile devr-i istibdatta Dersaadet’e geldim; saadet tevehhümüyle. O vakitte, şimdi münkasım olan istibdatlar,1 umumen Sultan-ı mahlu’da tecessüm ettiği halde;2 onun maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükûtu kabul etmedim, red ettim. Milletimin namını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim, ona boyun eğmedim. Başka sivrisinekler3 beni cebr ile değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada, Kürdistan’da neşr-i maarif için çalışıyorum. Ekser İstanbul bunu bilir.
Ben ki, bir hammalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi, hammal oğulluğundan ve fakr-ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşmediğim halde ve en sevdiğim mevki olan Kürdistan’ın yüksek dağlarını terketmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düştüğüme sebebiyet veren öyle umurlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim.
2. Sultan Abdulhamid’e, meşrutiyet sonrası bazı önerilerde bulundum.
YARI CİNAYET: Şöyle ki: Daire-i İslâmın merkez ve rabıtası olan nokta-i hilafeti elinden kaçırmamak fikriyle ve Sultan-ı sabık, sabık kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihata istidad kesb etmiş zannıyla ve “eslah tarik musalâhadır” mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infialâta mebde-i tohum olan suret-i garazı daha ahsen suretle düşündüğümden Sultan-ı sabıka ceride lisanıyla söyledim ki:
“Menhus Yıldız’ı dârülfünun et; tâ, Süreyya kadar âlâ olsun. Ve eski zebaniler yerine, melâike-i rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun. Ve Yıldız’da- ki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra ahireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden, terk et. Zekâtü’l-ömrü, ömr-ü sani yolunda sarf et.”
Şimdi muvazene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya dârülfünun? İçinde seyyahîn gezmeli veyahut ulema tedris etmeli? Ve mağsub olmalı veya mevhub olmalı; daha iyidir? Ashab-ı insaf hükmetsin. Ben ki gedayım, padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim. Cinayetin öteki yansını söylemek zamanı gelmedi.1
Dirigâ! Maden-i saadetimiz olan meşrutiyet ve menba-ı hayatımız olan maarif-i cedideye, millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hadisede ifratperver olanlar meşrutiyete ağraz kanştırmakla ve münevverü’l-fikirler de harekât-ı lâubaliyane ile rağabat-ı millete karşı maatteessüf sed çektiler. Bu şeddi çekenler, ref etmelidirler. Vatan namına rica olunur.
Ey paşalar, zabitler! Bu on bir buçuk cinayetin şahitleri binlerce adamdır. Belki, bazılarına İstanbul’un yarısı şahittir.
Herkesin şevkini kıran ve neşesini kaçıran ve ağraz ve hiss-i taraftarlığı uyandıran ve sebeb-i tefrika olan cemiyat-ı avamiyeyi teşkiline sebebiyet veren, meşrutiyetü’l-isim ve müstebidü’l-mana olan, “ittihad ve terakki” ismini de lekedar eden Haşiye[177] buradaki şube-yi hafiyeye muhalefet ettim. Herkesin bir fikri var. Ben de hürüm. Selâmet-i millet için bir fikrim var:
İşte sulh-i umumî, afv-ı umumî, ref-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmak ile nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim ki: Biz ki Kürd’üz1 aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zira biliriz ki:
(Arapça ibare)[178]
Fakat, meşrutiyet-i hakikiyenin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım. Fikrimce meşrutiyetin düşmanı, meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilâf-ı şeriat göstermekle meşveretin düşmanlarını çok edenlerdir. Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez. En büyük hata, insan kendini hatasız zannetmek olduğundan, hatamı itiraf ederim ki: Nâsın nasihatim kabul etmeden, nâsa nasihatimi kabul ettirmek istedim. Ve nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan emr-i bi’l-marufu tesirsiz etmekle tenzil ettim. Hem de tecrübe ile sabittir ki: Ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazen o kusur, işlenilmemiş başka kusurun suretinde kendini gösterir. O adam masum iken cezaya müstahak olur. Allah musibet verir, adalet eder. Fakat hâkim ceza verir, zulmeder.
2. Said-i Kürdi’nin Ulü’l-Emre Hesap Sorması
Ey ulü’l-emr! Bir haysiyetim var idi, onunla milletime hizmet edecek idim; kırdınız. Bir şöhret-i kâzibem var idi onunla avama nasihatimi tesir ettirirdim; maalmemnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaifem var. Kahrolayım, eğer idama esirgersem; mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmez isem... Sureten mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intaç edecektir. Bu hâl bana zarar değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz; zira nasihatımdaki tesiri kırdınız.
Saniyen: Kendinize zarardır. Zira, hasmınızın elinde bir hüccet-i katıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i halise dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsa, kaç tane sağlam çıkacaktır? Eğer meşrutiyet bir şubenin istibdadından ibaret ise ve yalnız ona isim ise ve hilâf-ı şeriat hareket ise, (Arapça ibare)[179] Zira yalanlar ile ittihad, yalandır. Ve
ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet, fasiddir. Müsemma-yı meşrutiyet; hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine beka bulacaktır. Maatteessüf bunu kemal-i telâş ve teessüşe ihtar ediyorum ki: Meselâ, bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilim kendini fesad ve fenalıktan men’etmiş iken daima onun sıfat-ı tehevvüründen vücuda gelen fesad ve fenalığın zikri vaktinde, onu âlimlikle yâdetmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ilme husumet ve adaveti imâ eder. Kezalik, şeriat-ı mutahharanın ve İttihad-ı Mu- hammediye’nin ism-i mukaddesi ki; fırkaların ağraz-ı şahsiye ve hilâf-ı şeriat ile ektikleri tohum-u fesadı, bir milyon fişenk havaya atıldığı ve umum siyaset ve asayiş efrad elinde kaldığı ve ortalık anarşist gibi olduğu halde o müthiş fırtına, mucize-i şeriatla hafif geçtiği halde o mübarek namlar, o müthiş fesadı binden bir dereceye indirmekle beraber daima o ismi, sahib-i ağraza siper göstermek pek büyük ve hatarlı bir noktaya, belki ukde-i ha- yatiyeye ilişmektir ki; dehşetinden her bir vicdan-ı selim titriyor ve dağdar-ı teessüf oluyor. Süreyya’yı süpürge ve üfürmekle şemsi söndürmeğe ihtimal veren; belahetini ilan eder.
Mesela: Agiri2 Dağı ile Sübhan Dağı, ikisini tartacak dehşetli bir mizan ile muvazenelerini, cevv-i semada (Zühal’de) duran melek de o mizanın ucunu tutsa, Agiri Dağı üzerine bir dirhem ilave olunsa; Sübhan Dağı âsumana, Agiri Dağı zemine geldiğini görenlerden kasiru’n-nazar olan, kıymet ve sıkletini tamamen o dirhemden bilecektir. Haysiyet-i askeriye ve hamiyet-i İslâmiye o cesim dağlara benzer. Esbab-ı hariciye bir dirhem kıymetindedir. Bu kıymetsiz esbabı esas tutmak, insaniyetin ve İslâmiyetin kıymetini bilmemek ve tenzil etmektir.
2. 31 Mart Hadisesi, Sebep ve Sonuçları
Mart Hadisesi* denilen o saika ve müthiş fırtına, esbab-ı adîde tahtında öyle bir istidad-ı tabiiyi müheyya etmiş idi ki; neticesi herc ü merc olduğu halde, min indillah ehl-i kıyamın lisanına daima mucizesini gösteren ism-i şeriat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden Nisanın nısfından sonraki umum cerideleri indallah mahkûm ediyor. Zira, o hadiseye sebebiyet veren yedi mesele ve onunla beraber yedi hâl nazar-ı mütalâaya alınsa, hakikat tezahür eder. Ve onlar da bunlardır:
Birincisi: Yüzde doksan İttihad ve Terakki*nin tahakkümü aleyhinde bir hareket idi.
İkincisi: Fırkaların meydan-ı münakaşatı olan vükelâyı tebdil idi.
Üçüncüsü Sultan-ı mahlu’u[180] sukut-u musammemden kurtarmaktı.
Dördüncüsü: Hissiyat-ı askeriyenin ve âdab-ı dindaranelerinin, muhalif telkinatın önüne sed çekmekti.
Beşincisi: Pek çok izam edilen Hasan Fehmi Bey*in katilini meydana çıkarmaktı.
Altıncısi: Kadro haricine çıkarılan ve alay zabitlerini mağdur etmemekti.
Yedincisi: Hürriyeti sefahete şumülünü men’ ve âdab-ı şeriatle tahdid ve avamın siyaset-i şer’î bildikleri yalnız kısas ve kat’-ı yed haddini icra idi.
Fakat zemin bataklık ve dâm ve plân serilmiş idi. Ve en mukaddes olan itaat-ı askerî feda edildi. Üssü’l-esas esbab, fırkaların taraftarane ve garazkârane münakaşatı ve ceridelerinin belagat yerine mübalağat ve yalan ve ifratperverane keşmekeşleri idi. Bu metalib-i seb’ada nasıl ki elvan-ı seb’a çevrilse yalnız beyaz görünür; bunda da yalnız ziya-yı şeriat-ı beyza tecelli etti. Zira fesadın önüne sed çekti.
Hem de yedi mukaddime düşünülse, her birinde şeriatın ism-i mübarekinin mucizesini gösterir. Sekiz-dokuz ayda ceridelerin neşriyat-ı müheyyicaneleriyle ve fırkaların cemiyetlere fedai yazmakla ve inkılâbı vücuda getiren zevatın tahakkümatıyla ve itaat-ı askeriyeye münafi olan hürriyet-i mutlaka efrada sirayetle ve âdâb-ı diniyeye muhalif zannettikleri şeyler bazı dikkatsizlerin efrada telkinatıyla ve itaat bozulduktan sonra müstebitler, mülteciler, dinde hassas muhakeme-i akliyede noksan olanlar iyilik zannıyla o bataklık zeminde tohum ekmeğe başlamasıyla ve devletin umum siyâsâtı cahil efradın elinde kalmakla ve bir milyona yakın fişenk havaya atmakla, dahil ve hariç müddeileri parmak vurmakla ortalık anarşistlik haline girdiğinden bu hadisenin istidat-ı tabiisi, herc ü merc ve müdahale-i ecnebi iken min-indillah ism-i şeriat, o esbab-ı müteaddideden çıkan ervah-ı habise ve münteşireyi yuvalarına irca ile on üç asırdan sonra bir mucize daha gösterdi.
Hem de geçen inkılâb-ı azimde, ordu ve ulemanın sadâsı ki: “Meşrutiyet, şeriata müsteniddir” diye umum ehl-i İslâmın vicdanlarını manyetizmalandırdı. O inkılâb, inkılâbların kaide-i tabiiyesine hark ile şeriatın tesir-i mucizanesini gösterdi ve daima gösterecektir.
Nisanın nısf-ı âhirindeki ceridelerin esas-ı fikirlerine muterizim. Şöyle ki: Hayat onun yoluna daima feda edilen ve hayattan bin derece daha mukaddes ve daha evlâ olan haysiyet ve itaat-ı askeriyeyi, hayata feda edilen ve ehl-i vicdan nazarında gayet hasis olan âmâl-i nâmeşrua feda etmeğe ihtimal verdiler.
Hem de hakaik ve ahvâl onun cazibesine tabi ve o merkeze merbut olan şems-i şeriat, saltanata veya hilâfete veya başka siyasete tabi ve âlet ve şems-i müniri, bir menhus ve münkesif yıldıza peyk ve cazibesine tabi itikad etmek gibi göstermekle tarik-i nâ-refteye sülük ettiler.
Cemi kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milletimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir. Yoksa, “Yürüyüşünü terk ile başkasının yürüyüşünü öğrenmedi” ile mâsadak olacağız. Evet, hem şan ve şeref, hem sevab-ı ahiret, hem cemiyet,1 hem hamiyet-i İslâmî, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız. Zira müsenna daha muhkemdir.
Birinci Sual'2 Ceridelerin tesvilâtıyla meşru bilerek, burada görenek ve âdete binaen cereyan-ı umumiyeye kapılan safdillerin cezası nedir?
İkinci Sual: Bir insan yılan suretine girse veyahut bir veli haydut kıyafetine yahut meşrutiyet istibdat şekline girse; ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki hakikaten yılan ve haydut istibdattır.
Üçüncü Sual: Acaba müstebid yalnız bir şahıs olur? Veyahud eşhas-ı müteaddide müstebid olurlar? Bence kuvvet, kanunda olmalı. Yoksa istibdat münkasım olmuş olur.
Dördüncü Sual: Bir masumu idam, yoksa on caniyi afv daha zarardır?
Beşinci Sual: Tazyikat-ı maddiye, ehl-i meslek ve fikre galebe etmediği gibi daha ziyade nifak ve tefrika vermez mi?
Altıncı Sual: Maden-i hayatımız olan ittihad-ı millet, ref-i imtiyazdan başka ne ile olur?
Yedinci Sual: Müsavatı ihlâl, yalnız bazılara tahsis ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek; zâhiren adalet iken bir cihette acaba müsavatsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı? Hem de tebrie ve tahliye ile masumiyetleri tebeyyün eden ekser mahbusînin belki yüzde sekseni masum iken; acaba ekseriyet nokta-i nazannda bu hâl hüküm-ferma olsa garaz ve fikr-i intikam olmaz mı? Divan-ı Harb’e diyeceğim yok, ihbar edenler düşünsünler.
Sekizinci Sual: Bir fırka kendine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nükât-ı asabiyesine daima dokundura dokundura zorla herkesi meşrutiyete muhalif gibi gösterse ve herkes de onlann kendilerine taktığı ism-i meşrutiyet altında olan mana-yı istibdada ilişmişse, acaba kabahat kimdedir?
Dokuzuncu Suak Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibahe etse, sonra da zayiat vuku bulsa; kabahat kimdedir?
Onuncu Sual: Hürriyet-i kelâm ve fikir verilse, sonra da muaheze olunsa; acaba biçare milleti ateşe atmak için bir plân olmaz mı? Böyle olmasa idi, başka bahane ile mevki-i tatbike konulacağı hayale gelmez miydi?
On Birinci Sual: Herkes meşrutiyete yemin ediyor. Halbuki, ya müsemma-yı meşrutiyete kendi muhalif veya edenlere karşı sükût etse, acaba keffaret-i yemin vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz mı? Ve masum olan efkâr-ı umumiye; yalancı, matuh ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı?
Elhasıl: İstibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hüküm-fermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenasüh etmiş ve Abdülhamit*den de istirdad-ı hürriyet değilmiş.[181] Zira hürriyetle alışverişi yoktur.
Yarım Sual: Nazik ve zaif bir vücut ki, sivrisinek ve anların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telâş ve zahmetle defe çalışırken; biri çıksa dese ki: “Maksadı bu sivrisinekleri ve arıları def değil., belki arkasından -yarı mürde- büyük ejderhayı ihya ile kendine musallat etmek ister.” Acaba hangi ahmağı kandıracaktır?
Sualin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur.
Ey paşalar, zabitler! Cemi’ kuvvetimle derim ki:
Ceridelerde neşrettiğim umum makalâtımdaki umum hakaika nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, asr-ı saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet müstakbel tarafa, üç yüz sene sonra tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakikatleri tevsi ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek hakikat tahavvül etmez. Hakikat, haktır.
(Arapça ibare)[182] Millet uyanmış; mugalâta ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telâkki olunan hayalin ömrü kısadır. Feveran-ı efkâr-ı umumî ile o tesvilât ve mugalâtat dağılacak ve hakikat meydana çıkacaktır.
(Arapça ibare)[183]
2. Sizin işkenceli hapishanenin hâli…
Sizin işkenceli hapishanenin hâli: Zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahbusîn mütevahhiş, cerideler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazin, vicdanlar müteessir ve meyus, bidayet-i hâlde zabitler şematetli, nöbetçiler müz’iç olmakla beraber; vicdanım beni tazib etmediği için o hâl bana eğlence gibiydi. Ve musibetlerin tenevvüü, musikinin tenevvü-ü nağamatı gibiydi.
Hem de geçen sene tımarhanede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmam ettim. Musibet zamanının uzunluğundan, dersler gördüm. Dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü masumane ve mazlumaneden zaife şefkat, gadre şiddet-i nefretle istifade eyledim. Ümidim kavidir ki; çok masumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden “ay” ve “vay” ve “ahlar” rahmetli bir bulut teşkil edecektir.1
İstitrad olarak bir lâtife söyleyeceğim. Böyle ciddiyat esnasında lâtife söylemekten maksadım, dünyaya bir mel’abe nazarıyla baktığımı ima ve işarettir. Zaten şuunat-ı dünya satranç oyununa benzer. Ben geçen sene garibüzzaman idim. Sonra Bediüzzaman oldum. Şimdi de bid’atüzzaman oldum. İstanbul’da şeamet oldum. O da bana şeametli oldu. Beni sathında kabul etmez, batnına geçirmek istiyor. Bahusus Mart ve Mayıs müstebit aylardır. Mart’ı kadro haricine çıkarmalı, Mayıs’ı da tekaüd etmeli, tâ muvazene-i mâlî husule gelsin. Çıkılmayacak yola sapılmış bir işarettir. Elhasıl, ya ben İstanbul’da kalacağım. Yahut bu iki ay gitmeyecek ise, ben veda edeceğim.
2. İstanbul’dan Vedaname (İstanbul ile Hesaplaşma)
İSTANBUL’DAN VEDANAME
Ey koca İstanbul! Müsavat ve uhuvveti, sende, devr-i istibdatta yalnız tımarhanede, meşrutiyette yalnız tevkifhanede gördüm.
Elveda ey gelin libası giymiş âcuze-i şemta! Usandım; sen zehirli bala benzersin. Belki, medeni libası giymiş vahşi adama benzersin. Sureten ne kadar medeniliğin var; sîreten dahi nifak, sefahet, ağraz içinde o kadar, o derece vahşisin. Tam dünyaya benzersin. Dünyaya geldiğime ben de pişman oldum. Riyanın sözünü, seni tasavvur ettikçe tahattur ediyorum.
Eğer medeniyet böyle tecavüzat-ı haysiyet-şikenane ve iftiraat-ı nifak- cuyane ve fikr-i intikam-ı bîinsafane ve mugalâtat-ı şeytankârane ve diyanette harekât-ı lâubaliyaneye müsait bir zemin ise; herkes şahit olsun ki o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan akrep ve yılanların yuvaları olan böyle mahall-i ağraza, Kürdistan’ın, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet haymelerini tercih ediyorum. Zira burada görmediğim hürriyet-i fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn- ü niyet ve selâmet-i kalb, Kürdistan’ın dağlarında tam manasıyla hüküm- fermadır.
Bildiğime göre edipler edepli oluyorlar. Ve cerideler de terbiye-i efkâr ediyorlar. Şimdi bazı edipleri edepsiz ve bazı cerideleri de naşir-i ağraz görüyorum.
Eğer edep böyle ise ve efkâr-ı umumiye böyle müzebzeb olsa, şahit olunuz; ondan vazgeçtim, bunda da dahil değilim. Ve Kürdistan’ın yüksek dağlarında, yani Başid başında ecsam ve elvah-ı âlemi, ceridelerine bedel mütalâa edeceğim.
Muarradır feyza-i feyzimiz şeyn-i temennadan
Bize dâd-ı ezeldir zîrden, bâlâdan istiğna
Çekildik neşve-i ümitten, tûl-i emellerden
Ol mecnunuz ki, ettik vuslât-ı Leylâdan istiğna
(Arapça ibare)[184]
2. Hürriyet ve Meşrutiyete Dair İnce Bir Nükte
TENBİH
Medeniyetten istifam, sizi düşündürecek. Evet böyle istibdat ve sefahete, zilletle memzuç medeniyete; bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet; eşhası, fakir ve sefih ve ahlâksız eder. Fakat medeniyet, nev-i insaniyetin terakki ve tekemmüle, mahiyet-i nev’iyesini kuvveden fiile çıkmasına hizmet eder. İşte bu nokta-i nazarda, medeniyeti istememek, insaniyeti istememektir.1
Hem de mana-yı meşrutiyete ibtilâ ve muhabbetimin sebebi budur ki: Asya ve âlem-i İslâmiyetin istikbalde -Firdevsin birinci kapısı-, meşrutiyet ve hürriyettir. Tali’ ve taht ve baht-ı İslâmın anahtan da, meşrutiyettir. Zira, şimdiye kadar kader, üç yüz milyon İslâmî, ecanibin istibdad-ı manevisi altında eziyordu. Şimdi hâkimiyet-i millet; âlemde, bahusus bundan sonra Asya’da hü- kümferma olduğu halde her bir ferd-i müslüman, hâkimiyetin bir cüz’-ü hakikisine malik olur. Ve hürriyet, üç yüz milyon İslâmî esaretten halâs etmeğe bir çare-i yegânedir. Farz-ı muhal olarak burada yirmi milyon nüfus, tesis-i hürriyette çok zarardîde olsalar da, feda olsunlar; yirmiyi verir, üç yüzü alırız.
Dirîga! Bizdeki anâsır, hava gibi muhtelittir. Su gibi mümteziç olmamışlar. İnşaallah, elektrik-i hakaik-ı İslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-yı maarif ve hararetle, kuvvet tevlidiyle bir mizac-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.
Yaşasın meşrutiyet-i meşrua, sağ olsun hakikat-ı şeriatın terbiyesinden çıkan neyyir-i hürriyet!
İstibdadın garibüzzamanı
Meşrutiyetin Bediüzzaman’ı
Şimdikinin de bid’atüzzamanı
Said-i Kürdî
2. Devr i İstibdat ve Said-i Kürdi (Tımarhanede Tabible Vaki Olan Maceram)
DEVR İ İSTİBDAT VE SAİD-İ KÜRDİ1
(Tımarhanede tabible vaki olan maceram)
Ey tabib efendi! Sen dinle, ben söyleyeceğim. Cinnetime bir delil daha senin eline vereceğim. Sual olunmadan cevap; antika bir divanenin sözünü dinlemeyi arzu edersiniz. Muayenemi muhakeme suretinde istiyorum. Senin vicdanın da hakem olsun. Tabibe ders-i tıb vermek fuzûlilik, amma teşhis-i illete yardım edecek noktalar hastanın vazifesidir. Hem de istikbal sizi tekzib etmemek için dinlemenize lüzum görürsünüz. Şu dört noktayı nazar-ı mütalâaya alınız:
(Ve sonra yine tımarhanede iken verdiğim bazı izahatın suretidir.)
Birincisi: Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan ahvalimi Kürdistan kapanıyla tartmalı, hassas olan medenî İstanbul mizanıyla tartmamalısınız. Öyle yaparsanız, maden-i saadetimiz olan Dersaadet’ten önümüze sed çekmiş olursunuz. Hem de ekser Kürdleri tımarhaneye sevketmek lâzım gelir. Zira Kürdistan’da en revaçlı olan ahlâk, cesaret, izzet-i nefs, salâbet-i diniye, muvafakat-ı kalb ve lisandır. Medeniyette nezaket denilen emr, onlarca müdahenedir.
İkincisi: Benim elbisem gibi ahval ve ahlâkım da nâsa muhaliftir. Hak ve nefsü’l-emri mihenk itibar ittihaz ediniz. Zamanın veya âdetin revaç verdiği bazı ahlâk-ı seyyieyi -görenek vasıtasıyla numune-i imtisal olmuş- mikyas yapmayınız. “Neme lâzım, başkası düşünsün” feryad-ı meyyitaneyi gibi demem. Belki derim ki: Müslümanım, İslâmiyet cihetiyle manen memurum ve sadakatle mükellefim. Millete, din ve devlete nafi olan bir şey düşüneceğim.
Üçüncüsü: Şaz ve nadir olarak istidat-ı zamanın fevkinde çok kimseler gelip, gitmiş. Nâs, ibtida onlara cünun veya abes isnadından sonra sihre veya harikaya hamletmişler. Birinci ve ikinci noktanın mabeyninde olan tezad, cinnetime hükmeden zevatın delil ve müddealarında olan tezada İmadır. Zira ef alleriyle demişler: “Divanedir. Çünkü her mesail-i müşkileye cevap veriyor.” Böyle delil getiren delidir.
Dördüncüsü: Asabi adam, hususan benim gibi sinirli bir kimsenin telâş ve hiddet etmesi zaruridir. Bahusus bir fikr-i âliyi yani hürriyet-i şer’iyeyi on beş sene zihninde taşıyan ve bilfiil karib olduğu zaman, yani bir inkılâb-ı azim ile kendini muhatarada ve mehlekede görse ve temaşasından mahrum kalsa, nasıl telâş ve hiddet etmesin? Hem de benden daha divane Zaptiye Nazırı’dır. Zira benden daha hadiddir. Hem de bu cinnet-i muvakkataya mübtelâ olmayan binde birdir.
(Arapça ibare)[185]
Eğer müdahene, temellük, tazarru-u sennun, menfaat-ı umumiyeyi menfaat-ı şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lazım gelirse, şahid olunuz, ben o akıldan istifamı veriyorum. Divanelikle -ki, bence bir mertebe-i masumiyet gibidir- iftihar ediyorum.
Birinci Şüphe: Şekl-i garibim. Bu muhalif libasımla makasıd-ı dünyeviyeden istiğnâmı ve âdât-ı beldeye adem-i müraaattan özrümü ve ahval ve etvarımın nâsa muhalefetini ve münasebet-i zâhir ve bâtın ile tabiîlik insaniyetimi ve milliyetimin muhabbetini ilan etmek içindir. Hem de garib mana, garib bir lafz içinde olmalı, tâ ki nazar-ı dikkati celbetsin. Hem de sanayi-i mahalliyeye revaç vermek için bir nasihat-ı fiilî ediyorum. Hem de kendimde bir meyl-i teceddüdü göstermek ve zamanın teceddüt edeceğine işaret ediyorum. Hem de Sultan Selim’e bey’at etmiştim.
İkinci Şüphe: Ulema ile olan münazaramdır. Onun sebebi; İslambola geldim, gördüm ki, sair şuubata nisbeten medaris terakki etmemiştir.1 Bunun da sebebi, kitaba nazarla istinbat-ı mesele etmek olan istidadı, meleke-i ilim yerinde ikame olunmuş ve talebelerde adem-i münazara ve sual ve cevap tam olmamak sebebiyle şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hali intaç etmiş. Sair müntic-i taaccüb ve hayret olan ulûm-u ekvan veya eğlence ile vakit geçirmeği müntic olan fünûn-u hevesat ve lezzat-ı hakikiyeyi mutazammın olan ulûm-u maksud-u bizzat gibi ulûm-u İlâhiye tahsil olunmaz. Bunun da, ya bir himmet-i âlî veya bir tevaggul-u tam veya müsabakayı müntic olan sual ve cevab gibi bir şevk-i kasrî ve haricî lâzımdır. Veyahut, taksim-i a’mâl kaidesine tatbiken, her bir talebenin istidadına göre bazı fünun ile tevaggul etmeli, tâ mütehassıs olsun, sathî olmasın. Zira her ilmin bir suret-i hakikiyesi var. Meleke olmadığı halde bazı tarafı nâkıs olan suretlere benzer. Bunun da çaresi, ona müstaid olan bir fenni esas tutmalı. Ve buna münasib fünunu, her birinden bir fezleke alınmalı ve o fenn-i esasın suret-i hakikiyesini mütemmim ittihaz etmelidir. Zira her bir fezleke bir suret-i müstakileyi teşkil etmiyor. Lâkin bir suret-i esasiyeyi tekmil edebilir.
Ey, sözümü işiten talebe-i ulûm! Mektebliler gibi —ki onlar nâkıs olan seleşerine hayrü’l-halef olmuşlar— çalışalım ki, evc-i kemale vasıl olan seleşerimize hayrü’l-halef olalım. Ben münazara ile bilfiil bu iki noktadan ikaz etmek istiyordum.
Üçüncüsü(Şüphe): Fuzulîlik olarak iki fikri beyan etmiştim:
2. Ehl-i medrese ehl-i tekye ve ehl-i mekteb’in münakaşası
Birinci Fikir: Şu zaman-ı terakkide medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eden İslâmiyet, medeniyet-i hâzıraya nisbetle terakki etmemiş. Bunun da en büyük sebebi, üç büyük şubelerin —ki, “cümlenin maksudu bir amma, rivayet muhtelif” masadakına muvafık ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekyenin— tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşaribidir. Ehl-i medrese, ehl-i mektebi bazı gayr-ı murad olan zevahirin teviliyle zaaf-ı akide ile ittiham ediyorlar. Bunlar ise, berikileri fünun-u cedideye adem-i vukuşarı sebebiyle nâkıs ve gayr-ı mutemed addediyorlar. Ehl-i medrese ehl-i tekyeyi, ibadet olan zikri, sebeb-i şevkî vaz’ olunmuş olan bazı mübah a’mâl ve harekâtına —ki, avam ve cahil hataen ibadet zannederler, halbuki bu zan bâtıldır. İbadet yalnız zikirdir; harekât, mübah olmak şartıyla caizdir. Bu zann-ı avama binaen— bunlara ehl-i bid’at nazarıyla bakıyorlar. Bunların tefritiyle ve ötekilerin ifratıyla müsamaha kapısı açıldı, bazı bid’at, zikir ile ihtilât eyledi.
Bu tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşarib ahlâk-ı İslâmiyeyi sarsmış ve terakkiyat-ı medeniyetten geri bırakmıştır. Bunun da çaresi, mekâtipte ulûm-u diniyeyi bihakkın okutmak ve medariste lüzumsuz kalan hikmet-i atikaya bedel, bazı fünun-u lazime-i cedide tahsil olunmak ve tekyelerde mütebahhirîn ulema bulunmaktır. Bu takdirde şuubat-ı selâse yek-âhenk-i terakki olarak kat-ı meratib etmek kaviyyen me’muldür.
2. Vaizlerin nesâyihinin tesir etmemesinin sebepleri
İkinci Fikir: Vaizlere aittir ki, bunlar müderris-i umumidir; bunların nesâyihinde kendimce bir tesir hissetmedim. Düşündüm, kasavet-i kalbimden başka üç sebep buldum:
Birinci Sebep: Asr-ı hazırayı zaman-ı salifeye kıyas, yalnız tasvir-i müddea ve parlak göstermektir. Halbuki zaman-ı salifte safâ-yı kalb ve taklid-i ulema hükümferma idi. Bunlara delil lâzım değildi. Şimdide herkeste bir meyl-i taharri-i hakikat peyda olmuş. Bunlara karşı tasvir-i müddea tesir etmez. Ancak tesir ettirmek için isbat-ı müddea ve ikna lâzımdır.
İkinci Sebep: Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil etmektir. Meselâ, “Bir gece iki rekat namaz kılmak, Hacc’ı tavaf etmek; veya kim gıybet etse zina etmiş gibidir” derler.
Üçüncü Sebep: Belâgatm muktezası olan mukteza-yı hâle mutabık ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylemezler. Güya insanlan eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar. Demek istiyorum ki: Vaiz hem âlim-i muhakkik olmalı —ki, tâ isbat-ı müddea etsin—; hem hakîm-i müdakkik olmalı —tâ, muvazene-i şeriatı bozmasın—; hem de beliğ-i muknî olması şarttır.
Dördüncü Şüphe: “Zihnim perişandır” demişim. Halbuki bu cümleden maksadım, kuvve-i hafızama nisyan tareyanını ve zihnimdeki sıkıntıyı ve tabiatımdaki tevahhuş muraddır. Hiçbir divane “ben divaneyim” demediği için, benim cinnetime nasıl delil olabilir? Hem de İzhar*dan sonra üç mah ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi davet eder: Ya hilaftır, halbuki ekser Kürdistan bunun sıdkını bilir; ya doğru olduğu halde, ya sen ey doktor, dediğin gibi, temeddüh ve gurur misillû bir unsur-u cinneti îma eder. Buna cevap: Bir rical-i devletin sualine karşı cevab-ı savab vermek istemekliğimdir; eğer ki, temeddühü istilzam etmiş. Şimdi şuurumda şüpheniz kalmadığı vakit fikrimde şüpheniz vardır zannediyorum. Edna bir muhakeme ile bu şüphe zail olabilir. Zira gayet serbest vahşi Kürd- lerden olan bir adam elmas gibi millete bir sadakat ve cevher gibi bir fikr- i âlî sahibi olmadığı halde, nasıl bu zamanda bu kadar alâmet-i farika ile hile ve fikr-i fasidini saklayabilir? Bence hile terk-i hiledir. Demek herkese müreccah1 ve safî bir sadakati kalbden hissetmiş de bu gunâ ahvalde bulunmuş.
(Arapça ibare)[186]
Demek bizim doktorların fehmi hasta ve kendi raporlarıyla kendileri mecnun ve Zaptiye Nazırı da hiddeti için divanedirler. Ey doktor! Sen iyi doktorsun, evvelâ o biçareleri tedavi et, sonra beni.
Ey, şu kelâmıma nazar eden zevat! Eğer kelâmımda dokunacak veya sizin zayıf midenizde hazm olunmayacak sözler bulunursa mazur tutunuz. Çünkü divanelik zamanında söylemişimdir. Muhitim o zaman tımarhanenin duvarları idi. Muhitin tesiri müsellemdir. Zira ... (Arapça ibare)[187]
Ümmî ve vahşi, yani hür, Türkçe iyi bilmez bir Kürd bu kadar ifade-i meram edebilir. Vesselâm...
* * *
2. Said-i Kürdi’nin Zabtiye Nazırı Şefik Paşa İle Diyaloğu (Davasından Vazgeçsin Diye Teklif Edilen Rüşvet, Tehdit ve Hakkı Sukut)
Devr İ İstibdatta Tımarhaneden Sonra Tevkifhanede İken Zaptiye Nazırı Şefik Paşa ile Muhaveremdir
DEVR İ İSTİBDATTA TIMARHANEDEN SONRA
TEVKİFHANEDE İKEN ZAPTİYE NAZIRI ŞEFİK PAŞA İLE
MUHAVEREMDİR
Zaptiye Nazırı: “Padişah sana selâm etmiş, bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da yirmi-otuz lira yapacak” dedi.
Cevaben: Ben maaş dilencisi değilim, bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur.
Nazır: “İrade’yi reddediyorsun. İrade reddolunmaz.”
Cevaben dedim: Reddediyorum. Tâ ki Padişah danlsın, beni çağırsın, ben de doğrusunu söyleyeyim.
Nazır: “Neticesi vahimdir.”
Cevaben: Neticesi deniz olsa geniş bir kabirdir. İdam olunsam bir milletin kalbinde yatacağım. Hem de İstanbul’a geldiğim vakit hayatımı rüşvet getirmişim, ne ederseniz ediniz.
Bunu da ciddi söylüyorum; ben isterim ki, ebna-yı cinsimi bilfiil ikaz edeyim ki, devlete intisab hizmet içindir, maaş kapmak için değildir. Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatladır. O da hüsn-ü tesirledir. O da hasbîlikledir. Bu da garazsızlık, o da ivazsızlık, o da terk-i menafi-i şahsiye iledir. Binaenaleyh, ben maaşın kabulünde mazurum.
Nazır: “Senin, Kürdistan’da neşr-i maarif olan maksadın Meclis-i Vüke- lâ’da derdest-i tezekkürdür.”
Cevaben: Acaba maarifi tehir, maaşı tacil edersiniz, ne kaide iledir? Men- faat-ı şahsiyemi menfaat-ı umumiye-i millete tercih ediyorsunuz.
Nazır hiddet etti. Ben dedim: Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nafile yorulmayınız. Beni nefyedin, Fizan olsun, Yemen olsun razıyım. Siz de pînedûzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekten kurtulurum.
Nazır: “Ne demek istiyorsun?”
Cevaben dedim: Sigara kâğıdı kadar ince ve nizam namıyla bir perdeyi bu kadar feveran-ı efkâr ve hissiyata karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında, sizin tazyikatımzla meyyit-i müteharrik gibi inliyor. Ben acemi idim, altına girmedim, üstüne düştüm. Suret-i telebbüsüm gibi ahlâkım da sakil idi. Bir kere Mâbeyn’de yırtıldı. Şişli’de bir Ermeni’nin evine düştüm, orada yırtıldı. Şekerci Hanı’na düştüm, orada da yırtıldı. Tımarhaneye düştüm, şimdi de tarassuthaneye düşmüşüm. Hasılı: Siz de o kadar yamacılık yapamazsınız, ben de incinirim.
Hem de Kürdistan’da iken sizi iyi bilirdim. Bu ahval sizin serairinizi bana iyi öğretti. Bahusus, tımarhane bu metinleri bana iyi şerh etti. Hem de bu hallere teşekkür ederim. Zira sû-i zan makamında hüsn-ü zan eder idim.
Bediüzzaman
Molla Said el-Kürdî
2. Avrupa Rüçhanının İki Sebebi: Biri Maddî, Biri Manevî
2. Şu zamanın medenî engizisyonu İslâmiyet’e karşı kinini ve hiss-i intikamını icra eder
DEVAÜ’L-YE’S[188]
Kostantiniyye, 1330 [189]
Matbaa-i Ebuzziya
|
Ben de anlıyorum ki, müşevveş yazıyorum, Ne yapayım muharrir değilim. Fakat hizmet etmek isterim.Said-i Kürdi
(Arapça ibare)[190]
(Arapça ibare)[191]
Emma ba’d: Şu zamanın medenî engizisyonu müdhiş bir vesile ile bazı ezhanı telkih ile bir kısım nâmeşru evlâdını vücuda getirip, İslâmiyet’e karşı kinini ve hiss-i intikamını icra eder. Diyanetsizliğe veya lâubaliliğe veya Hristiyanlığa temayüle veya İslâmiyetten şüphe ile soğutmağa bir kapı açmak ister, haşiye) İşte o desise şudur:
“Ey Müslüman! Bak, nerede bir Müslim var ise binnisbe fakir, gafil, bedevidir. Nerede Hristiyan var ise, bir derece medeni, mütenebbih, ehl-i servettir. Demek... ilâahir...”
Ben de derim ki:
“Ey Müslüman! Biri maddî, biri manevî Avrupa rüçhanımn iki sebebinin şu netice-i müdhişiyle o neticenin tesir-i muharribânesine karşı mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyet’ten elini gevşetme, dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun.”
Evet, biz aşağıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi vardır; biri maddî, biri manevîdir.
Birinci Sebep: Umum Hristiyanın kilisesi ve maden-i hayatı olan Avrupa’nın vaziyet-i fıtriyesidir. Zira dardır, güzeldir, demir madenidir; girintili- çıkıntılıdır. Deniz ve enharı, bağırsaklarıdır. Bariddir.
Evet, Avrupa küre-i zeminin hums-u aşeri iken nev-i beşerin bir rub’unu letafet-i fıtriyesiyle kendine çekmiş. Hikmeten sabittir ki, efrad-ı kesirenin içtimai, ihtiyacatı intaç eder. Görenek gibi çok esbab ile tekessür eden hâ- cât, zeminin kuwe-i nâbitesine sığışmaz. İşte şu noktadan ihtiyaç sanata ve merak ilme ve sıkıntı vesait-i sefahete hocalık edip, talime başlarlar.
Evet; fikr-i sanat, meyl-i marifet kesretten çıkar. Avrupa’nın darlığı ve deniz ve enharı olan vesait-i tabiiye-i münakale içinde dolaşması sebebiyle tearüf ticareti, teavün iştirak-ı mesaiyi, temas telâhuk-u efkârı, rekabet müsabakan tevlid ederler.
Ve bütün sanayinin maderi olan demir madeni kesret ile içinde bulunduğundan, o demir, medeniyetlerine öyle bir silah-ı kuvvet vermiştir ki, dünyamn bütün enkaz-ı medeniyetlerini gasb ve garet edip, gayet ağır bastı, mizan-ı zeminin muvazenetini bozdu.
Hem de her şeyi geç almak, geç bırakmak şanmdan olan burudet-i mutedilâne, sa’ylerine sebat ve metanet verip, medeniyetlerini idame etmiştir. Hem de ilme istinad ile devletlerinin teşekkülü, mütekabil kuvvetlerinin tesadümü, gaddarane istibdatlarının iz’acatı, engizisyonâne taassub- lannın aksü’l-amel yapan tazyikatı, mütevazi unsurlanmn rekabetle müsa- bakatı, AvrupalIların istidatlannı inkişaf ettirip mezâyâ ve fikr-i milliyeti uyandırdı.
İkinci Sebep: Nokta-i istinaddır. Evet her bir Hristiyan başını kaldırıp, müteselsil ve mütedahil maksadların birine el atsa, arkasına bakar ki; istinad edecek, kuvve-i maneviyesine daima imdat edip hayat verecek, gayet kavi bir nokta-i istinad görür. Hatta en ağır ve büyük işlere karşı mübarezeye kendinde kuvvet bulur.
İşte o nokta-i istinad, her taraftan ellerini uzatan dindaşlannın uruk-u hayatına kuvvet vermeye ve İslamların en can alacak damarlannı kesmeğe, her vakit amade ve dessas, medeni engizisyonun taassubu ile, maddiy- yunun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile mest-i gurur olmuş bir müsellah kitlenin kışlası veya büyük kilisesi olan Avrupa'nın medeniyetidir.
Görülmüyor mu ki, en hürriyetperveri olan İngiliz1 elini uzatıp arıyor. Nerede Hristiyan bulsa hayat veriyor. İşte Habeş, Sudan; işte Tayyar, Ertuşi; işte Lübnan, Havran; işte Malisur ve Arnavud2... ilâ ahir.
Elhasıl: Onları canlandıran emeldir ve bizi öldüren ye’sdir. Meşhurdur ki, biri demiş: “Eğer bir nokta-i istinad bulsam küre-i zemini yerinden oynatırım.” Bu faraziyede acib bir nokta vardır. Demek, bu küçücük insan, nokta-i istinad bulsa, küre gibi büyük işleri çevirebilir.
Ey ehl-i Îslâm! İşte küre-i zemin gibi ağır ve âlem-i İslâmiyete çökmüş olan mesaib ve devahiye karşı nokta-i istinadımız; muhabbet ile ittihadı, marifet ile imtizac-ı efkârı, uhuvvet ile teavünü emreden nokta-i İslâmiyettir.
Bak, âlem-i İslâm’ın, şu büyük dairenin nokta-i uzmasından tut, tâ en küçük dairenin3 birer ukde-i hayatiyesi vardır. Heyet-i içtimaiyenin efrad ve revabıtı birbirine istinadı gibi, o ukdeler dahi birbirine merbut, müteselsilen o nokta-i uzmaya müsteniddir. Demek bütün o ukde-i hayatiyelerine —boğmak değil— belki tenebbüh ve neşv ü nema vermekle İslâm tenebbüh edip, terakkiye başlayabilir.
Yoksa Avrupa’nın mehasini mesavimizle ve telâhuk-u efkârının semeratı, bizim bir şahsın semere-i sa’yi ile insafsızca, aldatıcı cerbeze ile muvazene ettiğinden Haşiye[192] Avrupa’ya şedit bir meftuniyet ve milletine karşı amik bir nefret hissiyle kendini Avrupa’nın veled-i nâmeşruu göstermek ve fikr-i ihtilâl ve meyl-i tahrip ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan hicv-i âsiyane, müfteriyane, namus-şikenâne ile kendi fir’avniyetini ve zımnen medh ve gururiyetini ve bilmediği halde İslâm’a düşmanlığını göstermek ve fir’avniyet, enaniyet, gururun hükmüyle milletine karşı şer’an, aklen, hikmeten mükellef olduğu hiss-i şefkat, meyl-i incizab, meyelan-ı muhabbet, temayül-ü ihtiram, arzu-yu merhamet, seciye-yi fedakârî yerlerine hiss-i tahkir, meyl-i nefret, irade-i istihfaf, meyelan-ı techil, arzu-yu taazzum, temayül-ü infiradî ikame edip, hamiyetsizliğini, asılsızlığını göstermek nazar-ı hakikatte öyle bir cani ve menfur olur ki, mesela: Birisi Paris’te, sefahet âleminde bir madamın kametinde istihsan ettiği bir libası, muhterem bir hocaya giydirmeğe çalışmak gibi bir hareket-i ahmakane ve caniyanede bulunur. Zira hamiyet ise, muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesidir. Onsuz olamaz ve illâ yalandır, sahtekârlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.
Mutaassıblara hücum eden Avrupa’nın kâselisleri, her biri yüz mutaassıb kadar meslek-i sakiminde mutaassıbdır. Bunlardan birisi Şekspir* medhinde ettiği ifradı, şayet bir hoca Şeyh-i Geylânî* medhinde etse idi, tekfir olunacaktı.
Heyhat! Bunların neresinde millete muhabbet ve millet için hamiyet...
Esefa! Heyet-i içtimaiyeyi faaliyet ve harekete götüren çok ukde-i hayatiyelerden bizde inkişafa başlayan yalnız fikr-i edebiyat, bahusus şairane, müfritâne, edeb-şikenâne, hod-pesendâne olan fikr-i hiciv ve arzu-yu tahkirdir...
(Arapça ibare)[193] tedib-i hakikiyeye karşı edebsizliktir ki, birbirine saldırıyor. Fakat millete ve İslâmiyete karşı olan tarizat-ı zımniyelerini o kâselislerin yüzlerine çarpmakla beraber, onlar birbirine karşı dinsizcesine hiciv ve terzilleri ise, kimbilir belki müstahakdırlar düşünüp, deyip geçmek ile iktifa ederiz.
Ben zannederim ki, bu milletin perişaniyetine fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile müterafık olmayan fazla zekâvet-i betra tesir etmiştir. Bence en müdhiş maraz asabiliktir. Zira her şeyi haddinden geçirmekle, aksü ’l-amel yaptırır.
2. Tiflis’te Şeyh San’an Tepesinde Bir Rus İle Diyalog
Ey birader, âlem-i Hristiyanın rüçhanına sebebiyet veren ihtiyarlaşmış olan esbaba tekabül edecek, genç, dinç esbab bizde inkişafa başlamıştır. Başka kitapta tafsil etmişim. Bir hikâye:
Bundan üç sene evvel,[194] Tiflis’e gittim. Şeyh San’an tepesine çıktım, dikkatle temaşa ediyordum. Bir Rus yanıma geldi. Dedi:
< >Niye böyle dikkat ediyorsun.Medresemin planını yapıyorum.Nerelisin?Bitlisliyim dedim.Bu Tiflis’tir.Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.Ne demek?Heyhât! Şaşarım senin ümidine.Vay senin aklına.[195] Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin?[196]İslâm parça parça olmuş.Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın müstaid bir veledidir. İngiliz mekteb-i idadisinde çalışıyor. Mısır, İslâmın zeki bir mahdumudur. İngiliz mekteb-i mülkiyesinde ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahadır oğullarıdır. Rus mekteb-i harbiyesinde talim alıyor. İlâ ahir...[197] [198] feleğin inadına nev-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilan edecektir. İşte hikâyemin yarısı bu kadar...
2. “Neme lâzım” ve “Nefsi, nefsi” dediren[199] bir temsil:
Felekzede, (Haşiye)[200] perişan, fakat asil bir aşiretten, bir cesur adam ile, talii yaver feleği müsaid diğer bir aşiretten bir korkak ile bir yerde rastgelirler. Müfahere, münazara başlar. Evvelki adam başını kaldırır, aşiretinin zelil olduğunu görür, izzet-i nefsine yediremez. Başını indirir. Nefsine bakar, bir derece ağır görür.
“Eyvah!” (o vakit) “Neme lazım, işte ben, işte ef’âlim.” gibi şahsiyatla yaralanmış gururu feryada başlar. Veyahut o aşiretten çekilip veya asılsızlık gösterip, başka aşirete intisab eder.
İkinci adam başını kaldırdıkça aşiretinin mefahiri gözünü kamaştınr, hiss-i gururunu kabarttırır, nefsine bakar gevşek görür. İşte ol vakit, hiss-i fedakârî, fikr-i milliyet uyanır;
— Aşiretime kurban olayım, der.
Eğer bu temsilin remzini anladınsa, şu müsabaka ve mücadele meydanı olan bu cihan-ı ibrette, bir Müslim veya bir Kürd, meselâ bir Hristiyan veya bir İngiliz[201] ile manen hissiyatları mübareze-i hamiyette mukabele ve muvazene ile tezahür etse göreceksin[202] [203] ki, şu tefavüt, herkesin zannettiği gibi değildir. Belki zahirperestlik ve sathîlik ve galât-ı histen gelmiştir.
Ey Müslüman!
Aldanma! Başını indirme! Paslanmış bîhemta bir elmas dâima mücellâ cama müreccahtır.
2/3. Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Kürtler’e Nasihatı
Ya ma'şere'l-Ekrad
İttifakta kuvvet, ittihadda hayat, uhuvvette saadet, hükümette selâmet var. İttihadın habl-ı metinim, muhabbetin dayanıklı halatını sıkı tutun ki, sizi belalardan kurtarsın. Güzelce kulak veriniz, dinleyiniz; size bir şey söyleyeyim: Biliniz ki üç, evet üç cevherimiz vardır ki, muhafazasını bizden istiyorlar:
Birincisi: İslâmiyet, ki milyonlarla şühedamızın kanım ona baha vermişiz.
İkincisi: Cevher-i insaniyet, ki bizi heyet-i içtimaiye nazarında insan gösterecek odur.
Üçüncü: Milliyet, ki pişevalarımızın, seleferimizin ruhlarını mezarda şad ettirecek bir tuhfemiz ve onlarla rabıta-i ezeliye ve ebediyemiz olacaktır.
Şu üç cevhere mukabil bir de üç düşmammız vardır, ki bizi mahvediyor:
Birincisi: Fakr, ki İstanbul'daki kırk bin hammalın vücudu o düşmanımızın numune-i tasallutudur.
İkincisi: Cehl, ki birinci düşmanımızın istilâsına büyük bir yardımcıdır. Zebun-u fakr olan o kırk bin hammalın içinde binde biri bir gazeteyi okuyamıyor ki bir tarik-i necat bulsun.
Üçüncüsü: İhtilâf ve muadat-ı cahilânemizdir, ki biz birbirimizle boğuştukça bir terbiyeye bihakkın kesb-i istihkak ediyorduk. Hükümet dahi terbiye-i vifakiye yerine tezyid-i nifaka çalışıyor, hakkımızda her nevi zulüm ve itisaf icrasına bizi lâyık görerek insafsızlık ediyordu. Şimdi bilmeli ve anlamalıyız ki, şu üç düşmammızı kahretmek ve o üç cevherimizi onların ellerinden kurtarmak için de elmastan masnu üç seyf-i saü-ı celâdet bize lâzımdır:
Birinci kılmamız maarif; ikinci, ittifak ve muhabbet-i milli; üçüncü de teşebbüs-ü şahsî ve sa'y-i nefsidir. Herkes nefsine itimat etmelidir ki, haricin muavenet imtinanından, tezellülden, iftikardan istiğna hasıl etsin, mezellet yükleri altında eğilmekten, her dest-i kahr-i itisafa boyun eğmekten azade kalsın.
Son vasiyetim şudur: Okumak, yine okumak, yine okumak! Sonra, birbirinizin elini sıkı tutmak, ittihad etmek, ittifak âleminde yaşamak!
(İçtimai Dersler, Makaleler 509-510)
* * *
1. Ebna-yı Cinsime de Burada Bir-Kaç Söz Söylemezsem Bence Bahis Natamam Kalır: (Hatime)
Ey Asuriler* ve Keyanîler*in cihangirlik zamanında pişdar, kahraman askerleri olan arslan Kürdler! Beş yüz senedir yatüğımz yeter. Artık uyanmız, sabahtır. Yoksa sahra-yı vahşette, vahşet ve gaşet sizi garet edecektir.
'Hikmet-i İlâhî' denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşaib kanun-u nuranî-i İlâhînin müessisi olan hikmet-i İlâhî ufk-u ezelden enguşt-u kaderi kaldırmış, size emrediyor ki:
Tefrika ile katre katre müteferrik su gibi zayi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhid ve mezcederek, zerratın cazibe-i cüz'iyeleri gibi bir cazibe-i umumi-i millî teşkili ile Kürd gibi bir kit- le-i azimi küre gibi tedvir ederek, şems-i şevket-i İslâmiye ve Osmaniye'nin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi cazibesine ittiba ile muvazene ve ahenk-i umumiyeyi muhafaza ediniz.
Hem de 'hürriyet' denilen, Sübhan ve Agirî dağları gibi istikbalin cibal-i şahikasının tepesinde ayağa kalkmış ve esaret-i nefs altına girmeyi yasak etmiş ve gayra tecavüzü tecviz etmeyerek şeriata istinad etmiş olan sultan-ı hürriyet, yüksek sadâ ile sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik bir kavme: "Cehalet ve fakra hücum için fen ve sanat ve silâh başına, ileri arş!" emrini veriyor.
Hem de 'hakikat' denilen, tabakat altında mestur ve mahpus kalmış ve tabaka-i istibdadın mahv ve ref'iyle, omuzu üstünde olan ta- baka-i cehl ve gaşetin tahfifiyle ihtizaza gelmiş ve kıyama teşebbüs etmiş olan muhbir-i hakaik size her cihetle haber veriyor ki: Mahiyetinizde dest-i kaderin ektiği istidadatı ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve mahiyet-i kavmiyenizde saklanmış olan secâyanızı âb-ı hayat-ı maarişe İska etmek vaktidir. Yoksa kuruyacak yahud tefessüh edecektir.
Hem de 'ihtiyaç' denilen, medeniyetin pederi ve terakkiyatın müessisi olan üstad-ı ihtiyaç, sillesini kaldırmış, size hükmediyor ki: Ya hayat ve hürriyetinizi bu sahra-yı vahşette garete vereceksiniz veyahut meydan-ı medeniyette fen ve sanat balon ve şimendiferine binerek istikbali istikbal ve o ahval-i müttefikayı istirdad ederek kâbe-i kemalâta koşacaksınız.
Hem de 'milliyet' denilen, mazi derelerinden ve hâl sahralarından ve istikbal dağlarından hayme-nişîn olan Rüstem-i Zâl* ve Sa- lâhaddin-i Eyyubî* gibi Kürd dâhi kahramanlarıyla bir çadırda oturan bir aile gibi, herkesi başkasının haysiyet ve şerefi ile şereşendiren ve hissiyat-ı ulviyenin enmuzeci olan fikr-i milliyetiniz size emr-i kat'î ile emrediyor ki: Tâ her biriniz umum bir milletin mâkes-i hayatı ve hâmi-i saadeti ve umum milletin bir misal-i müşahhası olunuz. Şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira maksadın büyümesi ile himmet de büyür. Ve hamiyet-i millînin galeyanıyla ahlâk da tekemmül ve teali eder.
Hem de 'meşrutiyet' denilen, sebeb-i saadet-i akvam ve hâkimi- yet-i milliyeyi temin ile makine-i hayatın buharı olan hürriyetteki irade-i cüz'iyeyi istibdat ve tahakkümün itfasından kurtaran meş- veret-i şer'iyenin mayası ile mayalandıran meşrutiyet-i meşrua sizi meclis-i imtihana davet ediyor ki: Sinn-i rüşde büluğunuzu ve vesayete adem-i ihtiyacınızı görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Mevcudiyetinizi ittihadla gösteriniz ve hamiyet-i millî ile fikir ve vicdan-ı şahsiyenizi milletin kalb ve akl-ı müştereki gibi gösteriniz. Yoksa sıfır çekecek, şehadetname-i hürriyeti elinize vermeyecektir.
Evet, mazinin sahralarında keşmekeşinize sebebiyet veren her birinizdeki meylü'l-ağalık ve fikr-i hodserane ve enaniyet, şimdi ise istikbalin saadet-saray-ı medeniyette fikr-i icada ve teşebbüs-ü şah- siyeye ve fikr-i hürriyete inkılâb edecektir. Hatta diyebilirim ki: Başkalarının sükûtî medreselerine nisbet sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis-i mebusan-ı İlmiyeyi gösteriyor. Ve imam arkasında kıraat-ı Fatiha ile semavî ve ruhanî vızılülannız, mezheben ve medreseten ve kavmiyeten mahiyetinizdeki istidad-ı meşrutiyet sırrına kaderin bir îma ve nişanı vardır.
(bu ayetin Arapçasının eklenmesi gerekir)[204] ayetinin başka ünvanı olan teşebbüs-ü şahsîye müşevvik var.
Hem de her bir kemalin müessis ve hâmisi olan 'cesaret ve rıamus- u millî' emrediyor ki: Nasıl ki şimdiye kadar dimağdan kalbe mecra açmakla aklı kuvvete meze ederek, maarifinizi kılınan hutut-u cevherinden öğrenmekle şecaat-ı maddîde terakki ettiniz; şimdi ise kalbden fikre karşı menfez açınız, kuvveti aklın imdadına, hissiyaü efkârın arkasına gönderiniz, tâ ki, şecaat-ı akliye-i medeniyet meydanında namus-u millî pâyimal olmasın. Kılmanızı fen ve sanat cevherinden yapmalı.
1. Lisan-ı Maderzad (Anadil) İle İgili
Hem de ‘lisan-ı maderzad' denilen, eşia-i hissiyat-ı milliyenin mâ- kesi ve semerat-ı edebin şeceresi ve âb-ı hayat-ı maarifin cedavili ve kıymet ve tekemmülünüzün mizan-ı itidali ve doğrudan doğruya herkesin vicdamna karşı menfez açmakla hayt-ı şuaı gibi tesiratı ilka edici (ihmalinizle gayet müşevveş ve bazı dalları aşılanmış olan) lisanınız, şecere-i tuba gibi bir şecerenin tecellisine müstaid iken.[205]
Böyle kurumuş ve perişan kalmış ve medeniyet lisanı olan edebiyattan nakıs kalmış olduğundan, lisan-ı teessüşe lisanınız sizden hamiyet-i milliyeye arz-ı şikayet ediyor.
İnsanda kaderin sikkesi lisandır. İnsaniyetin sureti ise sahife-i lisanda nakş-ı beyan tersim ediyor. Lisan-ı maderzad ise tabii olduğundan, el- faz davet etmeksizin zihne geliyor. Alış-veriş yalmz mana ile kaldığından zihin çatallaşmaz ve o lisana giren maarif "nakşun ale'l-ha- cer" gibi baki kalır. Ve o ziyy-i lisan-ı millî ile görünen her ne olur ise menus olur. İşte hamiyet-i millînin bir misalini size takdim ediyorum ki, o da Mutkili Halil Hayalî* Efendi'dir ki hamiyet-i millînin her şubesinde olduğu gibi, bu şube-i lisan meydanında "kasb-ı seb- kî" ihraz eylemiş. Ve lisanımızın esası olan elifba ve sarf ve nahvini vücuda getirmiş. Ve hattâ diyebilirim ki: Asr-ı hamiyet ve gayret ve fedakârlık ve himayet-i zuafa imtizaç ederek vücud-u manevisini teşkil etmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninden böyle bir cevher-i hamiyete rast geldiğinden, bizim istikbalimizi onun gibi ümidinden birçok cevahir ışıklandıracaktır.
İşte bu zat, şayan-ı iktida bir numune-i hamiyet göstermiş ve muhtac-ı tekemmül lisan-ı millîmize dair bir temel atmış. Onun is- rine gitmeyi ve temeli üzerine bina etmeyi ehl-i hamiyete tavsiye ediyorum.
Bediüzzaman Said-i Kürdî
(İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi 188-191)
* * *
1. Tabii Kürd’lükle İftihar Ediyorum…
Eğer daiye-i teferrüd, ihtilâf hodfuruşluk, meylü'l-ağalık, milleti istihdam, aldanmak ve aldatmak sun'î Kürdlük muktezasında gösterilse; şahid olunuz, o Kürdlükten istifamı veriyorum. Ve cesaret, sadakat, diyanetin Unvanı olan tabii Kürdlükle iftihar ediyorum. Nasıl ki, zaman-ı istibdatta bu tabii Kürdlük için tımarhaneye düştüm. Divanelerin hekimine dedim: Eğer müdahene, temellük, tazarru-u sennurî, tabasbus-u kelbî, menfaat-ı umumiyeyi menfaat-ı şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lazım gelirse, şahid olunuz ben o akıldan istifamı veriyorum ve divanelikle iftihar ediyorum.
Ey Kürdler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.
Muvaffakiyet niyet-i hâlisenin refikidir.
(arapça ibare eksik kaldı)[206] vesselâm, ma temme'l-kelâm.
(İçtimai Dersler, Nutuk 34-35)
2. Kürdistan Ulema Ve Meşayih Ve Rüesa Ve Efradına Meşrutiyete Dair Telkinattır
2. Ey verese-i enbiya ulema ve meşayih-i Ekrad!
Merkezde olduğum için size tenbih ediyorum ki: Bu zaman-ı ahirde fikr-i istibdadın sehab-ı muzlimi, şems-i İslâmiyetin ulviyet ve hüsn-ü hakikisini enzardan setretmiş idi. Hatta, adeta İslâmiyet ecnebilerin nazarında mâni-i terakki ve adalet ve hürriyet gibi imiş. Hâşâ sümme hâşâ! Zira sadr-ı evvelin, bahusus o zamanda[207] hürriyet ve müsavat ve adaletleri bürhan-ı bahirdir ki, şeriat-ı garra —ibadattaki müsavat bunu teyid ediyor— hürriyet hakkı ve adalet ve müsavat-ı hukuku cemi' revabıt ve levazımatıyla câmidir. Zira şeriat, kelâm-ı ezeliden geldiğinden ebede gidecektir. Nasıl enbiyalar vahy ile kavaidi tesis ve müctehidîn ictihad ile ahkâmı istinbat, siz de ilcaat-ı zamana o ahkâm-ı âdileyi tevfik ve tatbik ediniz.
2. Ey şecaat-nihad rüesa-yı Ekrad!
Şimdiye kadar padişaha iktida ettiniz ki, milletin vahşetinden dolayı tedenni ve inkırazın mahkumu olan kuvvet ve cebri, millette istimale lüzum gördünüz. Şimdi de padişah yine size imamdır. İktida ediniz ki, o, ömr-ü ebedîye mazhar olan marifet ve adaleti ile milletini idare edecek. Siz de öyle yapınız, tâ ki necat bulasınız. Kuvvet ve cebr yerine akıl ve adaleti istimal ediniz; ve tahvif yerinde muhabbeti ikame ediniz, tâ riyasetiniz ber-devam olsun.
Mahasıl, efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı. Siz de o eski ve kehlelenmiş ağalık abasını bir hulle-i adalete tebdil ediniz.
2. Ey bağlı arslanlar gibi efrad-ı Ekrad!
Şimdiye kadar iki cihetle esir idiniz. Biri, hükümet-i müstebidenin tekâlif-i zalimanesiyle, diğeri, bazı zalimlerin gasb ve garet-i te- cavüzatıyla. Şimdi bu inkılâb-ı azimden sonra azadesiniz. Her biriniz âleminizde hükümet-i meşruta-i meşruanın tekâlif-i âdilanesine itaat ve hukuk-u gayra men-i tecavüz şartıyla birer padişah gibisiniz. Bu saltanat-ı şahsiyeyi muhafaza, teşebbüs-ü şahsî ile ellerinizden geldiği kadar bu ittihad-ı millete ve meşrutiyete her cihetle hizmet ediniz. Zira bizim, belki umum millet-i îslâmın ve mutlak Osmanlıların necat ve hayatı, bu ittihad-ı milletle kaimdir.
Gözünüzü açımz, sabah geldi. Ve müteyakkız olunuz. Sizin ihtilaf ve vahşetinizden efkâr-ı faside sahibi istifade etmesin. Bu şanlı olan ittihad-ı milleti fena bir hastalığa hedef etmesinler. Zira o vakit bütün millet ve İslâmiyet size davacı olacaktır. Zaman size sille vurmakla o ihtilâf ve keşmekeşi atacaktır. Namusunuzu isterseniz, tokat yemeden atınız. Bunu da muhakkak bilin: Her tarafa hücum eden medeniyete karşı vahşetinizi muhafaza edemezsiniz. Bu vahşet lafzında darılmayınız. Zira evvel nefsime söylüyorum. Hem de kabahat hükümetindir. İstediğim nokta, Kürdlük namus ve haysiyetini muhafaza ve yiğit, kahraman Arnavutlara, meşrutiyet ve adalete hizmet ile iktida ediniz. Bu hâl-i hazır saadetimize herkesten ziyade hizmet edecektir. Çünkü herkesten ziyade istibdattan biz zarar görmüşüz. Güya bizden darılmıştılar, mazi tarafına bizi sevkediyorlardı. Beşaret ediyorum ki: Yakın zamanda umum Kürdistan'da medaris-i münderiseyi ihya ve olmayan yerlerde de medaris tesis edilecektir. Vesselam.
(İçtimai Dersler, Nutuk, 29-30)
Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahalisinin ahvali hükümetçe malum ise de hizmet-i mukaddese-i İlmiyeye dair bazı metalibatı arzetmeye müsaade dilerim.
Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta, sair ihvan gibi yekâheng-i terakki olmak için himmet-i hükümetle Kürdistan'ın kasaba ve kurasında mekâtib tesis ve inşa buyurulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhud ise de, bundan yalnız lisan-ı Türkiye aşina etfal istifade ediyor. Lisana aşina olmayan evlâd-ı Ekrad yalnız medaris-i İlmiyeyi maden-i kemalât bilmeleri ve mekâtib muallimlerinin lisan-ı mahallîye âdem-i vukufarı cihetiyle maariften mahrum kalmaktadır. Bu ise vahşeti, keşmekeşi; dolayısıyla garbın şematetini davet ediyor. Hem de ahalinin vahşet ve taklid hâl-i ihtidasında kalmaları cihetleriyle evham ve şükûkun tesiratına hedef oluyor.
Eskiden beri her bir veçhile Ekrad'ın madûnunda bulunanlar, bugün onların hâl-i tevakkufta kalmalarından istifade ediliyor. Bu ise ehl-i hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta, Kürdler için müstakbelde bir darbe-i müdhişe hazırlıyor gibi ehl-i basireti dağdar etmiştir.
Bunun çaresi: Numune-i imtisal ve sebeb-i teşvik ve terğib olmak için, Kürdistan'ın nikat-ı muhtelifesinden, biri Artuş aşairi merkezi olan Beytüşşebab cihetinde; diğeri Mutkan, Belkan, Sason vasatında; biri de Sipkan ve Haydaran vasatında olan nefs-i Van'da, medrese nâm melufuyla ulûm-u diniye ve fünun-u lâzıme ile beraber, hiç olmazsa ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri hükûmet-i seniyyece tesviye edilmek üzere üç dârü't-tâlim tesis edilmelidir. Bazı medarisin dahi ihyası maddî ve manevî Kürdistan'ın hayat-ı istikbaliyesini temin eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüsten ittihad takarrür edecek, ihtilâf-ı dahiliden dolayı mahv olan kuvve-i cesimeyi hükümetin eline vermekle harice sarfettirmek için hakkıyla müstahak-ı adalet ve kabil-i medeniyet oldukları gibi, cevher-i fıtriyelerini göstereceklerdir.
Molla Said-i Meşhur
(İçtimai Dersler, Makaleler 507-508)
2. Meşveret-i Şer'iyeden Aldığım Ders Budur: Şu Zamanda Bir Adamın Bir Günahı, Bir Kalmıyor
BEŞİNCİ KELİME: Meşveret-i şer'iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazen büyür, sirayet eder. Bir tek hasene bazen bir kalmıyor. Belki bazen binler dereceye terakki ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur:
Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakiki milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmi- yettir. Ve Hilafet-i Osmaniye ve Türk ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde Arab ve Türk hakiki iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarları- dırlar.
İşte, bu kudsi milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi İslâm taifeleri de birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile mürtebit ve alâkadar olur. Birbirine manen (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır. Nasıl ki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradı, o aşiretin düşmam olan başka aşiretin nazarında müttehem olur. Güya her bir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi o aşiretin mahiyetine temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşiretin bütün efradı onunla iftihar eder. Güya her bir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiye'nin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Cami-i Emevi'deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm camiindeki ihvan-ı müslimîn! "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe iktidarımız yok, onun için mazuruz." diye böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul değil. Tenbelliğiniz ve "Neme lâzım" deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
İşte seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene —yani İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik— yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl-i imana manen faide verebilir. Hayat-ı maneviye ve maddiyesinin rabıtasına kuvvet verebilir. Onun için "Neme lâzım" deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil.
Ey bu Cami'deki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki ihvanlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı dâva ediyoruz. Yani, Kürd gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim olan üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuz ile biz biçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar! En evvel bu sözler ile sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyet'in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvidir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvi bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i ilâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa inşaallah nesl-i âti görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigal için himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-ı İslâmiye bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.
Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa yahut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ı İslâm'ın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki: Ecnebilerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar, onun bedeline çürük bir fiyat verdiler. Aynen öyle de yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar, terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiyatı olarak bize verdikleri sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir. Meselâ:
Bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bakiyem var." İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarmda en metin esas da budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise din-i haktan ve iman hakikatlerindan çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Halbuki, ecnebilerden içimize giren pis ve fena seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: "Ben susuzluktan ölsem, yağmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun." İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çıkıyor.
Ahireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o ecnebilerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü, bir adamın kıymeti himmeti nisbetinde- dir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı sedyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsi İslâmi milliyetimizle beraber herkes "Nefsi! Nefsi" demekle ve milletin menfaatim düşünmemekle- menfaat-ı şahsiyesini düşünmekle- bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.
(Arapça İbare)
Yani, kimin himmeti yalnız nefsi ise; o, insan değil. Çünkü insanın fıtratı medenidir.
Ebna-yı cinsim mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından, ebna-yı cinsiyle fıtraten alâkadar olduğundan ve onlara manevi bir fiyat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakiki özrü olsa o müstesna!
(İçtimai Dersler, Hutbe-i Şamiye, 57-60)
2. Kürt-Türk İlişkisi ve Kürtlük Milliyeti Hakkında
Dördüncüsü: İslâmiyet ile eskiden beri imtizaç ve ittihad eden, ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, frenklik manasında Türkçülük namıyla tahrifdarane ve bid'akârane bir fetva ile "Türkçe kamet et" diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usulledir?
Evet, hakikî Türklere pek hakikî dostane ve uhuvvetkârane münasebettar olduğum hâlde, böyle sizin gibi frenkmeşreplerin Türkçülüğüyle hiçbir cihette münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanun ile? Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini onlara unutturduktan sonra, belki, bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyane olur. Yoksa sırf keyfidir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz!
(Mektubat 490-491)
2. Müsbet ve Menfi Milliyet Kriteri
Unsuriyetin intibahı ya müsbettir ki, şefkat-i cinsiye ile intiaşe gelir ki, tearüfle teavüne sebeptir. Veya menfidir ki, hırs-ı ırkî ile intibaha gelir ki, tenakürle teanüdün sebebidir. İslâmiyet bunu reddeder.
(İçtimai Dersler, Sünuhat 243)
Aleyhimizde serdedilen diğer bir iddia da: Güya milliyetçiliğe karşı cephe alışımızdır. Bin seneden beri alemdar-ı İslâmiyet olarak livâ-i hidayeti ve hakiki şule-i medeniyeti omuzlarında dalgalandırmış ve beşer kitlelerine adalet ve insaniyet ve saadet şuleleri ve ümid ve inşirah ziyaları taşımış olan bu kahraman necib ve muzaffer Türk milletinin dahilî bünyesinde kuvvetlenmesi demek olan müsbet bir milliyet sevgisine biz muarız olanlardan değiliz. Bilâkis, onu samimi ruhumuzla isteyenlerdeniz.
Bizim vatan ve millet hesabına fikren muhalifi olduğumuz cihet, sadece menfi milliyetçiliktir ki, Müslümanlık uhuvvetini kıracak ve bir cemiyet hodgâmlığı verecek, tecavüz ve nefret ruhu doğuracak şekilde sû-i telâkki edilmesi ve sû-i istimalidir.
(Mudafaalar 164-165)
1/2. Farklı Kavim ve Kabilelerde Yaratılmanın Hikmetleri (Müsbet ve Menfi Milliyete Dair İzahatlar)
Üçüncü Mebhas
1 Arapça İbare (Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizi tanıyasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.) (Hucurat Suresi: 13)
Yani
Arapça İbare
Arapça İbare
Yani, “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir.”
Şu Mebhas Yedi Meseledir.
Birinci Mesele: Şu ayet-i kerimenin ifade ettiği hakikat-i âliye hayat-ı içtimaiyeye ait olduğu için, hayat-ı içtimaiyeden çekilmek isteyen Yeni Said lisanıyla değil, belki İslâmın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar olan Eski Said lisanıyla, Kur’an-ı Azimüşşana bir hizmet maksadıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmaya mecbur oldum.
İkinci Mesele: Şu ayet-i kerimenin işaret ettiği tearüf ve teavün düsturunun beyanı için deriz ki: Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edi-lir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münasebatı ve o müna-sebata göre vazifeleri tanınsın, bilinsin tâ, o ordunun efradları, düs-tur-u teavün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri a’dânın hücumundan masun kalsın. Yoksa, tefrik ve inkısam, bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabu-ra karşı muhasemet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye büyük bir or-dudur; kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir-birler ade-dince cihet-i vahdetleri var: Hâlikları bir, Rezzakları bir, peygam-berleri bir, kıbleleri bir, kitabları bir, vatanları bir, bir, bir, bir.. binler kadar bir, bir…
İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza edi-yorlar. Demek, kabail ve tavaife inkısam, şu ayetin ilân ettiği gibi, tea-rüf içindir, teavün içindir; tenakür için değil, tehasum için değildir.
Üçüncü Mesele: Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.
Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara “Fikr-i milliyeti bırakınız” denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır:
Bir kısmı menfidir, şeametlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebeptir. Onun içindir ki, hadis-i şerifte ferman etmiş:
1 Arapça İbare
e Kur’an da ferman etmiş:
Arapça İbare
İşte şu hadis-i şerif, şu âyet-i kerime, kat’î bir surette menfi bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünkü müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti ona ihtiyaç bırakmıyor.
Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın?
(Mektubat 365-366)
Evet, menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ez-cümle, Emeviler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman’ın çok şeametli ebedî adavetlerinden başka, Harb-i Umumîdeki hadisat-ı müdhişe dahi, menfi milliyetin nev-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. Hem bizde, ibtida-i hürriyette, Babil Kal’ası*nın harabiyeti zamanında “tebelbül-ü akvam” tabir edilen teşaub-u akvam ve o teşaub sebe-biyle dağılmaları gibi, menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pek çok kulüpler namında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cemiyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar ecnebilerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri menfi milliyetin zararını gösterdi.
Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele et-mek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki manen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenub tarafındaki dindaşlara adavet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehaliki ile beraber, o cenub efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenubdan gelen Kur’an nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içi-mizde vardır ve her yerde bulunur.
İşte o dindaşlara adavet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur’an’a dokunur. İslâmiyet ve Kur’an’a karşı adavet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adavettir. Hamiyet namına ha-yat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamakattır!
Dördüncü Mesele: Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilisinden ileri geliyor. Teavüne, tesanüde sebepdir; menfa-atli bir kuvvet temin eder, uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.
Şu müsbet fikr-i milliyet İslâmiyete hâdim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu, onun yerine ikame etmek, aynı kal’anın taşlarını kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir.
(Mektubat 366-367)
Altıncı Mesele: Menfi milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:
Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve hami-yeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfi milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise millet birdir.” Madem öyledir. Hakikî unsuriyete değil, belki din, dil, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dahildir.
(Mektubat 369)
Frenk illeti tâbir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk fikriyle Avrupa, âlem-i İslâmı parçalamak için içimize bu frenk illetini aşılamış. Fakat bu hastalık ve fikir, gayet zevkli ve cazibedar bir hâlet-i ruhiye verdiği için, pek çok zararları ve tehlikeleriyle beraber, zevk hatırı için her millet cüz’î-küllî bu fikre iştiyak gösteriyorlar.
Şimdiki terbiye-i İslâmiyenin zafiyetiyle ve terbiye-i medeniyenin galebesiyle ekseriyet kazanarak iş başına geçerse, ekseriyet teşkil etmeyen ve ancak yüzde otuzu hakikî Türk olan ve yüzde yetmişi başka unsurlardan olanlar, hem hakikî Türklerin, hem hâkimiyet-i İslâmiyenin aleyhine cephe almaya mecbur olacaklar. Çünkü, İslâmiyetin bir kanun-u esasîsi olan bu âyet-i kerime,
1 Arapça İbare ‘dir. Yani, “Birisinin günahıyla başkası muahaze ve mesul olmaz.”
Halbuki, ırkçılık damarıyla, bir adamın cinayetiyle mâsum bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit hakikî adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Çünkü “Bir mâsumun hakkı, yüz câniye feda edilmez” diye İslâmiyetin bir kanun-u esasîsidir. Bu ise çok ehemmiyetli bir mesele-i vataniyedir. Ve hâkimiyet-i İslâmiye-ye büyük bir tehlikedir. (Emirdağ Lahikası 420)
Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in’ikâs edip dalgalanan bir ziyadır.
(Mesnevi-i Nuriye, Zeylu’l-Hubab 124)
Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer rabıtası, birer vazifesi olduğu gibi, herkesin heyet-i içtimaide müteselsil revabıt ve vezaifi vardır. Halita şeklinde gayr-ı muayyen olsa, tearüf ve teavün olmaz. (İçtimai Dersler, Sünuhat 242-243)
Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ve milliyet muharebesi idi. Yani, Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip, rabıta-i İslâmiyeti rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler.
Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.
Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden, zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyetperver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.
1 Arapça İbare[208]
2 Arapça İbare[209]
ferman-ı kat’îsiyle, rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez. Edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.
İşte, Hazret-i Hüseyin, rabıta-i diniyeyi esas tutup, muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiştir.
Eğer denilse: “Bu kadar haklı ve hakikatli olduğu halde neden muvaffak olmadı? Hem neden kader-i ilâhî ve rahmet-i ilâhiye onların feci bir âkıbete uğramasına müsaade etmiş?”
Elcevap: Hazret-i Hüseyin’in yakın taraftarları değil, fakat cemaatine iltihak eden sair milletlerde, yaralanmış gurur-u milliyeleri cihetiyle, Arap milletine karşı bir fikr-i intikam bulunması, Hazret-i Hüseyin ve taraftarlarının sâfi ve parlak mesleklerine halel verip mağlûbiyetlerine sebep olmuş (Mektubat 66)
2. ¨Ben Kürd’üm, Şafiiyim. Biz Hanefi Ulemasının Türkçe Ezan Gibi Kararını Tanımayız. ¨ Ne Demektir?
Altıncı sehiv: Raporda: “İşine gelirse, ‘Ben Kürd’üm, Şafiiyim. Biz Hanefi ulemasının Türkçe ezan gibi kararını tanımayız.’ diyor.” demişler. “Hem işine gelince ‘Kürdlük, Türklük yoktur. Biz yekvücuduz, müslümanız, kardeşiz.’ diyerek, ayrılığı reddeder; milletlerin birliğini çıkarıyor, bu ise bir tezaddır.” diyorlar.
Elcevap: Bundan on dört sene evvel, bir köyde yalnız, tazyik altında, insafsız bazı memurlar, hususî ibadethanemde “Türkçe ezan ve kamet yapacaksın!” dediler. Bunların bütün bütün kanunsuz, keyfî zulümlerine karşı o zaman yazdığım Hücumat-ı Sitte’nin zeylinde demiştim: “Hem, ben Şafiîyim, hem dilim Türkçe değil. Hem hususî ibadethanemde yalnız bulunduğumdan, Hanefî mezhebinde olan bazı hocaların Türkçe ezan fetvaları, bana şümûlü olmaz.” demiştim, “Onların kararlarını tanımıyoruz” dememişim.
Hem, bütün arkadaşlarım ve Risale-i Nur eczaları şahiddirler ki: Ben eskiden beri milliyetimi İslâmiyet biliyorum. Kürdçülüğe hiçbir vakit taraftar olmadım ve terviç etmedim. Ve daima derim ki: Avrupa milliyetçilik fikriyle anâsır-ı İslâmiyeyi birbirinden ayırmaya çalışıyor. Ben de, İslâmiyet hesabına, milliyeti yalnız İslâmiyet biliyorum. İslâmiyet noktasında bakmışım. Ve Avrupa’nın bu frengî illetine karşı tedaviye çalışmışım. Hem, o zalim memurların kanunsuz, keyfî tazyiklerine karşı yazılan Hücumat-ı Sitte’nin Zeyli, bir hiddet zamanında yazıldı. O hususî memurlara karşı, şiddetli lisan kullanılmış. Yoksa, Risale-i Nur daima Kur’an edebiyle ziynetlenmiştir. Lisanı nezihtir. (Müdafaalar 142-143)
Mahkeme Reisine,
Pek çok uzun ve mazlumane macerayı hayatıma dair şu gayet kısa ifademi dinlemenizi rica ediyorum. Yirmi sekiz sene emsalsiz ihanetlerin, tarassutların, hapislerin ileri sürdükleri sebeplerinden,
Birincisi: Rejimin aleyhindedir, diye ittiham etmişler.
Buna cevaben deriz ki: Her hükûmette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete ilişmemek şartıyla herkes vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir metodu, bir fikri ile mesul olamaz. Çünkü dininde en mutaassıp ve cebbar bir hükûmet olan İngilizlerin yüz sene hâkimiyeti altında bulunan yüz milyondan ziyade Müslümanlar, İngilizlerin, küfrî rejimlerini Kur’an ile reddettikleri ve kabul etmedikleri halde, İngiliz mahkemeleri şimdiye kadar onlara, o cihette ilişmemesi, hem bu millette ve bu hükûmet-i İslâmiye içinde eskiden beri bulunan Yahudiler ve Nasranîler, bu milletin dinine ve kudsî rejimlerine muhalif ve zıd ve muteriz oldukları halde, hiçbir zaman mahkeme, kanunlarıyla onlara o cihette ilişmemiştir. Hem Hazret-i Ömer* (r.a.) hilâfeti zamanında bir âdi Hristiyan ile mahkemede beraber muhakeme olmuşlar. Halbuki o âdi Hristiyan, Müslümanların hem mukaddes rejimlerine, hem dinlerine, hem kanunlarına muhalif iken, o mahkemede onun hâli nazara alınmaması gösteriyor ki, mahkeme hiçbir cereyana âlet olamaz, hiçbir tarafgirlik içine giremez ki; halife-i rûyi zemin, âdi bir kâfirle muhakeme olmuşlar.
İşte ben de yüzer âyat-ı Kur’aniyeye istinaden Kur’an’ın kudsî kanunlarının yerine, medeniyetin bozuk kısmından anarşilik hesabına ve bir nevi bolşeviklik namına istibdad-ı mutlak manasında Cumhuriyetteki hürriyet perdesi altında dindarlar hakkında eşedd-i zulme âlet olabilen muvakkat bir rejime, değil yalnız ben, belki bütün ehl-i vicdan muhaliftir. Hem muhalefet, hiçbir hükûmette bir suç sayılmıyor ki, her hükûmette muhalif partiler resmen var.
2. Toplumsal Düzen Karşısında Şahsi Özgürlük Alanının İmkanı Nedir?
İkincisi: Asayişi bozmak, emniyeti ihlâl etmek ihtimali bahanesiyle otuz sene cezayı bana çektirdiler.
Buna cevaben deriz ki: Mahkemenin tahkikatıyla hem beşyüz bin fedakâr Nur talebeleri bulunduğu halde, hem yirmi sekiz sene zarfında bu kadar zalimane ihanetlere maruz olduğumuz halde Nurcularla alâkadar olan altı vilâyet, altı mahkeme hiçbir vukuatını kaydedememeleri, gösterememeleri isbat ediyor ki: Nurcular, asayişin muhafızıdırlar. İman dersiyle herkesin kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Asayişi muhafaza ediyorlar. Ve üç vilâyetin insaflı zabıtaları bunu tasdik etmişler.
Üçüncüsü: Dini siyasete âlet yapmak istiyor, diye beni suçlu yapıyorlar. Sebilürreşad’ın 116. Sayısındaki “Hakikat Konuşuyor” namındaki makalem buna kat’i bir cevaptır. O makalenin kısaca hülâsası şudur:
Elcevap: Bütün dünyasını, hattâ lüzum olsa kendi şahsî ahiretini dine feda etmeye bütün hayatı şehadet eden ve otuz beş seneden beri siyaseti terkeden ve beş mahkeme bu meseleye dair kat’i delil bulamadığı halde seksen yaşını geçmiş, kabir kapısında, hem dünyada hiçbir şeye malik olmayan bir adam hakkında, dini siyasete âlet yapıyor diyenler, yerden göğe kadar haksızdırlar, insafsızdırlar. Hem bu iftiralarıyla beraber, o adam hakkında güya asayişi ve emniyeti ihlâl etmek istiyor, diyorlar. Halbuki o adamın Kur’an-ı Hakîmden aldığı hakikat dersi ve talebelerine verdiği ders şudur:
Bir hanede veya bir gemide bir tek masum, on cani bulunsa adalet-i Kur’aniye o masumun hakkına zarar vermemek için o haneyi yakmasını ve o gemiyi batırmasını men’ettiği halde, dokuz masumu bir tek cani yüzünden mahvetmek suretinde o haneyi yakmak ve o gemiyi batırmak en azim bir zulüm, bir hıyanet, bir gadr olduğundan, dahilî asayişi ihlâl suretinde yüzde on cani yüzünden doksan masumu tehlike ve zararlara sokmak, adalet-i ilâhiye ve hakikat-ı Kur’aniye ile şiddetle men’edildiği için, biz bütün kuvvetimizle, o ders-i Kur’anî itibariyle, asayişi muhafazaya kendimizi dinen mecbur biliyoruz.
Bu üç-dört madde ile bizi ittiham edenler ve lüzumsuz, mahkemeleri bizimle meşgul eden gizli düşmanlarımız, şüphe yoktur ki, onlar ya siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorlar veya komünist perdesi altında bu mübarek vatanda, bilerek veya bilmeyerek anarşiliği yerleştirmek istiyorlar. Çünkü, bir müslüman İslâmiyet dairesinden çıksa, mürted ve anarşist olur, hayat-ı içtimaiyeye zehir hükmüne geçer. Çünkü anarşi hiçbir hakkı tanımaz, insaniyet seciyelerini canavar hayvanların seciyesine çevirir ki, ahirzamanda gelecek ye’cüc ve me’cücün komitesi, anarşistler olduğuna Kur’an işaret ediyor. (Emirdağ Lahikası 481-482)
Haşiye: Âtıf’a muaraza eden ve hücum eden tarikatçı müftü ve taassublu vaiz ve hoca ve ehl-i tarikat, ehemmiyetli ehl-i ilim ve tarikat, bu muarazada, en son perdesini rejim hesabına ve tarafgirliğine ve himayesine dayanıp, Âtıf’ın müdafaa ettiği sünnet-i seniyye mesleğine taarruz suretine girdiğini; ve Risale-i Nur’a muaraza eden, bilerek veya bilmeyerek zendekaya yardım ettiğine bir delil, bu defa adliyece benden sordular ki:
“Kürt Âtıf rejim aleyhine çalışıyor. Demek onun muarızları rejime dayandılar.”
Ben de dedim: Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i heirin veriyor. Fakat biz heir etmiyoruz, amel etmiyoruz, istemiyoruz. Red başka, heir etmemek başkadır. Amel etmemek daha başkadır. Hazret-i Ömer (r.a.) taht-ı hükmünde, kanun-u adalet-i şer’iyesini reddetmeyen ve ilişmeyen Yahudilere, Nasaraya ilişmiyordular. Demek, heir etmemek, amel etmemek, tasdik etmemek, idarece bir cünha, bir suç teşkil etmiyor ki, o çeşit muhalifler ve münkirler, en kuvvetli padişahların idaresi ve siyaseti altında bulunmuşlar.
İşte, bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirdlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessisini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrie eder. (Kastamonu Lahikası 246)
Üstadımız diyor ki: “Mahkemelerin tehirinde hayır var. Şimdiye kadar Nur’a ve Nurculara verilen zahmetler, rahmetlere dönmesi gösteriyor ki; bu tehirde hayırlar var. Ki, birisi bu olmak ihtimali var:
Hariç âlem-i İslâmda Nur’un ehemmiyetli tesire başlaması ve inkişaf ve intişarı ve buranın siyasileri Avrupa’ya birer rüşvet olarak bir derece Avrupalaşmak meylini göstermesi hariçte zannedilmekle, mahkemelerce Nur’un serbestiyet-i tammesi için karar vermek, hariç âlem-i İslâmda Nurların hakiki ihlâsına böyle bir şüphe gelecekti ki: Ya Nurcular riyakârlığa mecbur olmuşlar veyahut böyle medenîleşmek fikrinde olanlara ilişmiyorlar, zaaf gösteriyorlar diye, Nur’un kıymetine büyük zarar olduğu için bu heir o evhamları izale eder ve ispat eder ki, otuz seneden beri İslâmiyetin şiarına muhalif şeylere baş eğmiyorlar. (Emirdağ Lahikası 385)
En mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. (İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi 165)
Mühim Bir Suale Cevaptır
Büyük memurlardan işimizle alâkadar olanlar sordular ki: “Mustafa Kemal sana üç yüz lira maaş verip Kürdistan’a ve vilâyat-ı şarkiyeye Şeyh Sünusî* yerine seni vaiz-i umumî yapmak teklifini niçin kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin Kürdün canlarını kurtaracaktın.” Ben de onlara cevabımda dedim ki: Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi yüzbin adam hakkında kurtarmadığıma bedel yüzbinler vatandaşa, her birisine milyonlar senelik hayatlarını kazandırmağa vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece fevkinde iş görmüş. Eğer ben o teklifi kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr-ı ihlâsı taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hatta ben hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara’ya gönderilen Risale-i Nur’un şiddetli tokatları için beni idama mahkûm eden zatlar, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp idam-ı ebedîden necat bulsalar, siz şahit olunuz ben onları da ruh-u canımla helâl ederim. (Şualar 299)
2. Ankara Reislerine (Mustafa Kemal vs.) Bediüzzaman’ın Verdiği Cevaplar ve Gerekçesi
Bundan on iki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte namındaki eserim ile mücahedatımı takdir edip, beni oraya istediler. Gittim. Gidişatları, benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi.
– Bizimle çalış, dediler. Dedim:
– Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez.
Evet, ilişmedim ve ilişenlere de değil iştirâk, değil temayül; belki teessüf ettim. Çünkü, an’anat-ı milliye-i İslâmiye lehinde istimal edilebilir acib bir dehayı askerîyi, an’ane aleyhine bir derece çevirmeye maatteessüf bir vesile oldu. Evet; ben, Ankara reislerinde, hususan reis-i cumhurda muannid ve büyük bir deha hissettim ve dedim:
– Bu dehayı kuşkulandırmakla an’anat aleyhine çevirmek caiz değildir. Onun için, ne kadar elimden gelmişse dünyalarından çekildim, karışmadım. On üç seneden beri siyasetten çekildim; hattâ bu yirmi bayramdır, bir–ikisinden başka umumlarında, bu gurbette, kendi odamda yalnız ve mahpus gibi geçirdim; tâ ki siyasete bulaşmam tevehhüm edilmesin. (Müdafaalar 47-48)
Şark Hadisesi* münasebetiyle nefyedilmem, iddianamede iştirakimi ihsas ettiği cihetle cevab veriyorum ki: Hükûmetin dosyalarında, benim künyem altında hiçbir meşruhat yoktur; sırf ihtiyat yüzünden nefyedildiğim, hükûmetçe sabit olmuştur. Ben, o zaman da, şimdiki gibi münzevi yaşıyordum. Bir dağın mağarasında, bir hizmetçi ile yalnız otururken; beni tutup, on sene bilâsebep, müracaat etmediğim için, dokuz sene bir köyde, bir sene de Isparta’da ikamete mahkum edip, ahirinde bu musibete giriftar ettiler.
(Tarihçe-i Hayat 242)
Üstad Bediüzzaman’ın Nesebi ve Seyyidliği Meselesi
Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkâr ve duhul ile huruc haram oldukları gibi.. hadis ve Kur’an’da dahi, ziyade veya noksan etmek memnudur. Fakat ziyade etmek, nizamı bozduğu ve vehme kapı açtığı için daha zararlıdır. Noksana, cehil bir derece özür olur. Fakat ziyade etmek, ilim ile olur. Âlim olan mazur değildir.
(Muhakemat 46)
1. Ey Hürriyet-i Şer’î! Benim Gibi Bir Kürd’ü…
Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müdhiş, amma güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun, benim gibi bir Kürd’ü tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet zindan-ı esarette kalacaktı. Seni, ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum.
(İçtimai Dersler, Nutuk. 12)
1. Kürd Olmanın Doğası ve Gereği
Eğer daiye-i teferrüd, ihtilâf, hodfuruşluk, meylü’l-ağalık, milleti istihdam, aldanmak ve aldatmak sun’î Kürdlük muktezasında gösterilse; şahid olunuz, o Kürdlükten istifamı veriyorum. Ve cesaret, sadakat, diyanetin ünvanı olan tabii Kürdlükle iftihar ediyorum. Nasıl ki, zaman-ı istibdatta bu tabii Kürdlük için tımarhaneye düştüm. Divanelerin hekimine dedim: Eğer müdahene, temelluk, tazarru-u sennurî, tabasbus-u kelbî, menfaat-ı umumiyeyi menfaat-ı şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lazım gelirse, şahid olunuz ben o akıldan istifamı veriyorum ve divanelikle iftihar ediyorum. Ey Kürdler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.
Muvaffakiyet niyet-i hâlisenin refikidir.
vesselâm, ma temme’l-kelâm.
(İçtimai Dersler, Nutuk, 34-35)
Hem de kelâm, tabiî gibi olduğundan, mütekellimin mizac-ı hissiyatını andırır. Ve okunduğu vakit, madeni benim gibi bir Kürd olduğunu nazar-ı hayale karşı tecessüm ettirir. Ve zihinde maneviyatın resmini doğru nakşeder.
(İçtimai Dersler, Makaleler, 529)
Fahr olmasın, derim ki: Biz ki Kürd’üz aldanırız, fakat aldatma-yız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.
(İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi, 169)
Ümmî ve vahşi, yani hür, Türkçe iyi bilmez bir Kürd bu kadar ifade-i meram edebilir. Vesselâm...
(İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi, 185)
Ben, Kürdçe düşünürüm; Türkçe ve Arapça yazıyorum.
(İçtimai Dersler, Münazarat, 80)
2. Cami-i Emevî’de Kürdler için Söylenen Durum
Hamd ve salâttan sonra: Ey bu Cami-i Emevî’de bu dersi dinleyen Arap kardeşlerim! Ben haddimin fevkinde bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünkü size ders vermek haddimin fevkindedir. Belki içinizde yüze yakın ulema bulunan cemaata karşı benim misalim medreseye giden bir çocuğun misalidir ki; o sabi çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşam da babasına gelip okuduğu dersini babasına arzeder. Tâ doğru ders almış mı; almamış mı? Babasının irşadını veya tasvibini bekler. Evet biz Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslâm milletlerinin üstadlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını sizler gibi üstadlarımıza şöyle beyan ediyorum.
(İçtimai Dersler, Hutbe-i Şamiye 40)
Ey bu Cami’deki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki ihvanlarım! Zannetmeyiniz ki, ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı dâva ediyoruz. Yani, Kürd gibi küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim olan üstadlarla bağlıdır.
(İçtimai Dersler, Hutbe-i Şamiye 59)
Ey şu şehadetnamemi temaşa eden zevat! Lûtfen, ruh ve hayalinizi misafireten, yeni medeniyete karışmış, asabî bir Kürd talebesinin hâl-i ihtilâlde olan ceset ve dimağına gönderiniz, tâ tahtie ile hataya düşmeyesiniz!...
(İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi, 156)
t t t
(İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi, 161)
(İçtimai Dersler, Münazarat, 146)
1. Ben ki;… Kürdlüğe intisabım cihetiyle,…
Ben ki; İslâmiyet’e, maarif-i İslâmiye’ye, ulemaya, talebeliğe ve Osmanlılığa ve hilâfete ve İttihad-ı Muhammediye’ye ve Kürdlüğe intisabım cihetiyle, şu sıfatlardan neşet eden devair-i mütekatıa gibi cemiyetlerin mültekası olduğumdan ve her bir heyet-i içtimaiyenin cism-i nâmî gibi tenbihe muhtaç olan ukdetü’l-hayatiyesinde mündemiç istidâdâtı fiile çıkarmanın muharriki ve mukızı meylü’t-terakkî olduğundan, o ukde-i hayatı mütenebbih etmek ve meylü’t-terakkîyi faaliyete sevketmek için her bir heyete mahsus birer fikrim vardır.
(İçtimai Dersler, Makaleler, 537)
İslâmiyet ile eskiden beri imtizaç ve ittihad eden, ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, frenklik manasında Türkçülük namıyla tahrifdarane ve bid’akârane bir fetva ile “Türkçe kamet et” diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usulledir? Evet, hakikî Türklere pek hakikî dostane ve uhuvvetkârane münasebettar olduğum hâlde, böyle sizin gibi frenkmeşreplerin Türkçülüğüyle hiçbir cihette münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanun ile? Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini onlara unutturduktan sonra, belki, bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyane olur. Yoksa sırf keyfidir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz!
(Mektubat 490-491)
2. Bin Üç Yüz Ellide Said-i Kürdî Gelecektir…
İkinci sehiv: ‘Hazret-i Ali*nin (r. a.) kasidesinde
ebced hesabıyla, ‘Bin üç yüz ellide Said-i Kürdî gelecektir” çıkıyor. Bir mahrem risaleden almışlar.
Elcevap: Hülâgu*dan ve lâtin hurufundan ve İslâm deccal*ından ve bir kısım ulemaların yanlışlarından kat’î haber veren İmam-ı Ali (r. a.) o cümle ile biçare Said’e diyor: “Sen o zamana yetişeceksin. Cenab-ı Haktan muhafazanı niyaz eyle” demiş. Yoksa –hâşâ– kendime bir paye vermek hiç hatırıma gelmemiş.
(Müdafaalar 140)
“Said eğer mehdiliğini ortaya atarsa talebelerine kabul ettirebilecek. Kararıp körleşmiş olan bu zavallıların Said’e derece-i irtibatları körlük ve cehalet eseri...” demeleri, öyle bir iftira ve öyle bir haksızlık ve öyle bir garazkârlıktır ki, tarif edemem.
Ben, bütün talebelerimi ve arkadaşlarımı işhad ediyorum ki: Esas-ı mesleğimiz; enaniyeti, hubb-u câhı, şan ve şerefi bırakmaktır. Mabeynimizde yalnız bir kardeşlik var. Ben kendimi, onların nazarında bu mesleği muhafaza etmek için, hiçbir vakit böyle hodfuruşane benlikler ve enaniyetler hayalime gelmedi ve gelmiyor. Ben seyyid değilim. Mehdi ise, Âl-i Beyt-i Nebevî’den olacak.
Hem Risale-i Nur’un gayet müdakkik ve âlim şakirdlerinin aynı hakikatı gayet kat’î delillerle hakaik-i imaniyeyi Risale-i Nur’dan ders almalarına ve ruh u canla kabul etmelerine “Bir körlük” demek, bu mübarek zatları manasız, lüzumsuz bir tahkirdir. Biz dahi onların tahkirlerini, onlara iade ederiz.
(Müdafaalar 160-161)
2. Said-I Kürdi/Nursi Kendine Atfedilen Makamlara Liyakatını Kabul Etmiş ve Övmüş Bu Bir Sorundur…
Hazret-i Ali’nin (r.a.) ilm-i hakikat itibariyle şakirdi olduğumdan, manevî evlâdı olabilirim, demesiyle kendine atfedilen makamlara liyakatını kabul etmiş görülmektedir.
Bedi manasında olan Celcelutiye kasidesinde İmam-ı Ali*nin (r.a.) çok cihetlerle Risale-i Nur’a sarahat derecesine yakın işaratı içinde; Bediüzzaman ismini Risale-i Nur’a vermesinden bana emaneten verilen o ismi, Risale-i Nur’a iade ettiğimi yazmışım. Bununla beraber ben de manevî Âl-i Beyt’ten sayılabilirim demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin duasında, “Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duada dahildirler” dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârane bir tevildir. Yoksa o hatakârane mana hiç hatırıma gelmemiş.
ïA ¿ïåA¿ÇÜ]ÖÑ |
Ahmed Feyzi’nin risaleciğinin başında Said’in ikibuçuk sahifelik yazısı ile, 2 ayet-i kerimesinden ebced hesabıyla “Kürdî” kelimesi çıkarılmış. Burada benim iki sahifecik yazıma, Ahmed Feyzi’nin hakkımda mübalağakârane medihlerini kabul ettiğim manası verilmiş, hata etmiş. Çünkü benim o mektubum, Ahmed Feyzi’nin dikkatini ve ilmini takdir ile beraber hakkımdaki haddimden ziyade hüsn-ü zanlarını cerh ve tadil için yazılmıştır. Hem ayetin mana-yı işarî tabakasından riyazî ve ebcedî bir tevafukla Üstadına karşı bir mana çıkarıp, hizmetine bir makbuliyet alâmeti olarak yazmış. Böyle şeylere yanlış denilmez ki, medar-ı mesuliyet olsun. Olsa olsa ilmî bir hatadır. Siyasete teması yoktur. Yine Ahmed Feyzi’nin Risale-i Nur’un müsellem faziletinin bir parçasını kendi Üstadına isnad etmesi ve bu zamanın bir hidayet vasıtası olduğunu demesini, medar-ı mesuliyet görüyor. Halbuki herkes sevdiği bir adam hakkında mübalağakârane ve ifratkârane medh ü sena etmekte örfen, âdeten, ilmen dahi hata olmadığı halde, hiç münasebeti olmayan bir sözdür. (Müdafaalar 312-314)
Hem neşrettiğimiz -aleyhimizde yazılan- kararnamenin ellidördüncü sahifesinde, “Ahirzamanın o büyük şahsı, neslen Âl-i Beyt’den olacak; biz Nur şakirdleri ancak manevî Âl-i Beyt’den sayılabiliriz.” Hem, “Nur’un mesleğinde hiç bir cihette benlik, şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek şan ü şeref kazanmak olmaz. Nur’daki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim.” denmektedir, diye, kararnamede yazdıkları ve yine kararnamede yirmi ikinci ve üçüncü sahifesinde, “Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı ilâhîye iltica etmek ki, o şahsiyetle kendimi herkesten ziyade biçare, âciz, kusurlu görüyorum. O halde, bütün halk beni medh ü sena etse, beni inandıramazlar ki iyiyim; sahib-i kemalim. Sizi bütün bütün kaçırmamak için, üçüncü hakiki şahsiyetimin gizli çok fenalıklarını ve sû-i hallerini söylemeyeceğim. Cenab-ı Hak inayetiyle, en edna bir nefer gibi, bu şahsımı, esrar-ı Kur’aniyede istihdam ediyor. Yüz bin şükür olsun. Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ!” fıkrasını kararname yazdığı halde, beni başka zatların medhiyle ve Risale-i Nur manasıyla, büyük bir hidayet edici vasfını vermekle beni suçlu yapanlar, elbette bu hatanın cezasını dehşetli çekmeğe müstahak olurlar.
(Müdafalaar 455)
Güya bende tefahur ve hodfuruşluk var ve kendimi müceddid biliyorum. Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli’deki ehl-i vukuf, “Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek.” dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki, “Ben seyyid değilim, Mehdi* seyyid olacak.” diye onları reddetmiş ve hiçbir vakit hatırıma gelmemiş ve dememişim ki; benim mehdiliğim var. Yalnız bir defa bir risalede demişim ki, “Âhirzamanda gelecek Âl-i Beyt*ten Hazret-i Mehdi’nin çok vazifelerinden bir vazifesi olan iman-ı tahkikî ile ehl-i imanı kurtarmak vazifesi Risale-i Nur’da misli var. İnşaallah o zat geldiği vakit Risale-i Nur’u o cihette bir program yapacak.” dediğim; yoksa, ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hülyalarda bulunmadığım ve Risale-i Nur’un bazı hüsn-ü zanlı talebelerinin mübalâğakârane, mahremce, Üstadına haddinden ziyade hüsn-ü zan edip Risale-i Nur’un hâdimliği itibariyle bazı böyle müceddid gibi ünvanları verdikleri için onları reddedip hatırlarını kırmışımdır.
(Şualar 408)
Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirdlerin bu itikadlarına göre, bana karşı demişler ki: “Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri kabul edecekler.” Ben de onlara demiştim: “Ben kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahirzamanın o büyük şahsı, Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed aleyhisselâm bir manada hakiki Nur şakirdlerine şamil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabildim; fakat bu zaman şahs-ı manevî zamanı olmasından ve Nur’un mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan u şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlâsa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem ve Nur’daki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum.” dedim, o ehl-i vukuf sustu.
(Emirdağ Lahikası 220-221)
t t t
Bu hakikati teyid eden diğer rivayetlerde ferman etmiş: “Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz necat bulursunuz: Biri Kitabul-lah, biri Âl-i Beytim.”1 Çünkü, sünnet-i seniyyenin menbaı ve muha-fızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. İşte bu sırra binaendir ki, Kitab ve Sünnete ittiba ünvanıyla bu hakikat-i hadisiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe mura-dı, sünnet-i seniyyesidir. sünnet-i seniyyeye ittibaı terk eden, haki-ki Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakiki dost da olamaz.
(Lem’alar 32)
[1] Büyüklük Allah'a mahsustur, minnet Ortadır.
[2] Ölümden sonra yeniden diriliş (haktır).
[3] Keşke toprak olsaydım. (Nebe Suresi: 40)
[4] Henüz beşikte çocukken konuştu.
[5] Temiz ve saf olanı al, bulanık olanı bırak.
[6] Nüsha farkı: “Biz de, bazı sefahet ve lezaizimizi
[7] Nüsha farkı: “Efkâr-ı fâside sahibi; yani hürriyet altında istibdadı
[8] Nüsha farkı: Eğer veba-yı ağraz-ı şahsiyeye müsadif olsa, istibdad-ı mutlaka dönecek, o çocuk ölecek.
[9] Nüsha farkı: “Eğer başka inkılâblar başa gelmezse, evet.
[10] Nüsha farkı: “Şimdi bu hürriyet-i âdilâne eğer yaşasa”
[11] Nüsha farkı: “o küçük daireyi dünya kadar tevsi edebilir”
[12] İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, senin güzelliğin birdir; hepsi de o güzelliğe işaret ediyorlar.
[13]Doğru ve sağlam olan bir işi ayıplayanlar çok olur. Oysa bunu ayıplamaları onların sakat anlayışlarından kaynaklanmaktadır.
[14] Aşkı henüz bilmezken, onun aşkıyla karşılaştm. Kalbimi boş bulup oraya yerleşti.
[15] Günahı ve zararı faydasından daha çok.
[16] Toplumun efendisi, onlara hizmet edendir. (Suyut., el-Fethü’l-Kebir: 2/168; Acl.n., Keşfü’l-Haf.: 1/409)
[17] Batılın baskın bir dönemi vardır amma daha sonra yok olup gider.
[18] Ana-babanın terbiye etmediği kişiyi zaman terbiye eder.
[19] Kim Allah için çalışırsa, Allah da onunla beraberdir.
[20] Onların işleri aralarında şura iledir. (Şura Suresi: 38)
[21] 1329 tarihi rumi ise, miladi 1913; eğer hicrî tarih ise 1911’dir.
[22] Yazmaktan maksat, söylediklerimizin baki kalmasıdır. Çünkü varlığımızın devamına güvenimiz yoktur.
[23] Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
[24] Salat, alemin efendisinin üzerine olsun.
[25] “Ebu’l-ala el Maarri’nin burnunun rağmına (karamsarlığına) rağmen” anlamında bir deyim.
[26] İşlerinde onlarla istişare et. (Al-i İmran Suresi: 159)
[27] Onların işleri, kendi aralarında şura iledir. (Şura Suresi: 38)
[28] Ölüm gelmeden önce ölünüz.
[29] Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz. (Hadis. Buhari, Nikah: 81. Tirmizi, Cihad: 27, Müslim, İmare: 20)
[30] Güzel gördüğün şey veremlidir.
[31] Hayır, bilakis ben suyu kaynağından alarak sulamak istedim, seri koşan ata sahip olmaya çalıştım. / Ahu gözlü bir sevgili beğendim ve özgür medeni bir huri gibi olan hürriyeti methettim.
[32] İnsanlar yöneticilerinin yolunda giderler. (Keşfü'l-Hafa: 2/311)
[33] Toplumun efendisi, topluma hizmet edendir. (Suyutî, el-Fethü'l-Kebir: 2/168; Aclûnî, Keşfü'i-Hafâ: 1/409)
[34] Zaruretler mahzurları mzxd61<<übah kılar. Haramı helâl derecesine getirir.
[35] Nüsha farkı: Haşiye: Burada mason ve dönmelerin cemiyetinden haber vermek içinde, bir çeyrek asır istibdad-ı mutlakla hükmeden bir hâkimiyeti gaybî ihbar eder.
[36] Nüsha farkı:"... istibdad-ı mutlak manasında bir cumhuriyet”
[37] Nüsha farkı: “...hürriyet ve meşrutiyetin”
[38] Nüsha farkı: “Eski padişahlar ve eski hükümetler...”
Ram etme: Boyun eğdirme. Semere: Meyve.
Taht-ı riyaset: Başkanlığı altında. Teşeffî: Öc alıp rahatlama. Tavaif-i müluk: Ayn ayrı beylikler.
Tezellül: Boyun eğme, alçalma. Tırş: Ekşi.
[39] Nüsha farkı: “...zekâvetiyle bana hile edebilir.”
[40] Nüsha farkı: Haşiye: Burada dahi Risale-i Nur’u hissetmiş, fakat siyaset perdesiyle bakmış, hakikatin şekli değişmiş,
[41] Nüsha farkı: Haşiye: Said’i yirmi beş sene ezen bir parti, bu zulmü, sönmesiyle tasdik etti.
[42] Parçalanıp bölünmeyiniz. (Şura Suresi: 13)
[43] Ümit kesmeyin. (Zümer Suresi: 53)
[44] Ümit kesmeyin. (Zümer Suresi: 53)
[45] Kusursuz olan hürriyet, firavunlaşmayan ve başkasının hürriyetini hafife almayan hürriyettir. Murad
haktır, fakat mücahede o yolda de.il.
[46] Haşiye: Acele etme.
[47] Nüsha farkı: Ey Türkler ve Kürtler.
[48] Allah’ı bırakıp da kiminiz kiminizi rabler edinmesin.
Haşiye: Hayme-nişinler tarafından.3
[49] Allah’ı bırakıp da kiminiz kiminizi rabler edinmesin.
[50] Haymenişinler tarafından.
[51] Hürriyet ateşle tutuşup yanmaktır. Çünkü o, sadece kafirlere has bir şeydir.
[52] Hürriyet, Rahman olan Allah’ın insanlara bir lütfudur. Çünkü o, imanın bir özelliği ve vasfıdır.
[53] Nüsha farkı: Haşiye: Elhamdülillah, şimdi açılmaya başladı.
[54] İslâm, sağlam, bilenmiş ve keskin delil kılınanı sağ eline, Arap atının parlak renkli dizgini gibi hürriyetten bir dizgini de sol eline alarak, yay ve balta ile de bağ ve bahçelerimizi kökünden kazıyan istibdadın başını koparıp atacaktır.
Haşiye: Yine bak.3
[55] İslam, sağlam, bilenmiş ve keskin delil kılıncını sağ eline, Arap atının parlak renkli dizgini gibi hürriyetten bir dizgini de sol eline alarak, yay ve balta ile de bağ ve bahçelerimizi kökünden kazıyan istibdadın bafşını koparıp atacaktır.
[56] Haşiye: Yine bak.
[57] Nüsha farkı: Fakat Çin evvelâ komünist oldu.
[58] Nüsha farkı:"... huteba-i umumi olan -doğru konuşan- ceraidi dinleseniz”
[59] Ümitsizliğin babasının burnunun rağmına.
[60] Her gelecek yakındır. (Hadis. İbn Mace, Mukaddime: 7/46)
[61] Nüsha farkı: “Acaba bir şeriat karıncaya bilerek, kasden ayak basmayınız, dese.”
[62] Nüsha farkı: Haşiye: Eski Said parlak bir nurun haysiyetiyle kuvvetli bir ümid ile, tam teselli ile, siyaseti İslâmiyet’e alet etmek fikriyle hararetle hürriyete çalışırken; diğer bir hiss-i kablelvuku ile dehşetli ve dinsizce bir istibdad-ı mutlakı kırk sekiz sene evvel bir hadisin manasıyla geleceğini haber verdiği ve bir kumandanın çıkmasını ve Said’in teselli haberlerini yirmi beş senede bilfiil tekzib edeceğini hissederek, otuz seneden beri OLOlj üUaöJI ^ <ü)U iyi deyip siyaseti bıraktı, Yeni Said oldu.
[63] “Dikenli bir dalı elle soymak” anlamına gelen bu deyim, önünde çok engel bulunan ve imkansız olan şeyler için kullanılır.
[64] Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. (Maide Suresi: 51)
[65] “Kim bir zimmiye eziyet ederse...” Hadis-i şerifin devamı şöyledir: “ben onun hasmıyım. Ve kimin hasmı ben olursam, kıyamette onunla hesaplafşırım.” (Kenzü’l-Ummal, 4.cilt, hadis no:10909)
[66] İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. (Necm Suresi: 39)
[67] Çalışıp kazanan Allah’ın sevgili kuludur.
[68] Ahiretin tarlası olması yönüyle...
[69] İnsanların hayırlısı, onlara faydalı olandır. (Suyuti, el-Fethü’l-Kebir: 2/98; Acluni, Keşfü’l-Hafa: 1/384
Nüsha farkı: “... Hilafeti temsil eden Meşihat-ı İslâmiye ve Diyanet dairesi”
Nüsha farkı: “... onun nev’inden şahs-ı manevi bir ‘fetva emini’ ister.”
[72] Nüsha farkı: Haşiye: Nasıl ki, şimdi yirmi beş sene istibdat-ı mutlakı yapanlar, dindarları irtica ile ittiham ederek, istibdat-ı mutlakın altındaki irtidatlarını saklıyorlar.
[73] Nüsha farkı: “... onların masonluğa girmeyen kısmının maksadları dine zarar değildir.”
[74] Nüsha farkı: “Demek hürriyete ve meşrutiyete...”
[75] Nüsha farkı: Onların ukde-i hayatiyelerini teşkil eden, mason olmayan ekseri İttihad ve Terakki’dir.
[76] Şu kurala binaendir ki; hoş gören gözün ziyneti lütuf ve şefkatle güzel görür. Kalbin nuru ise yumuşaklık ve rahmettedir. Allah’ın yardımıyla hakikata ulaşılır. “Ben kuluma benim hakkımdaki hüsn-ü zannına göre muamele ederim.” lambasıyla aydınlanmayı seçen kişi mutlu olur.
[77] Haşiye: Tekrar temaşa et.
[78] Himmet bu noktada oturup kaldı; yeniden kalkıp mukavemet edemedi. Kişisel garazların tantanası hürriyet musikisinin ahengini bozdu. Meşrutiyet, isme münhasır olarak azınlığın üzerinde kaldı. şeref ve haysiyet sahibi olanlar, isimden ibaret kalmış meşrutiyetten ayrıldılar.
[79] Gitme, dikkat et.
[80] Nüsha farkı: bir kısım fukaraya ve bedevilere ve mürtecilere has olduğunu”
[81] Nüsha farkı: Haşiye: Muhtemeldir ki, o zamanda orada bulunan bir veli Eski Said’in Risale-i Nur’un dar dairesini gayet geniş ve siyasi bir daire olarak bir hiss-i kablelvuku ile kırk sene evvel hissetmesinden ve bu risaledeki çok cevapları o histen neşet ettiğinden; o veli yalnız bu noktada itiraz etmiş.
[82] Nüsha farkı:"... Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Yusuşar, Ahmedler vesaireler!..”
[83] Nüsha farkı:"... Sizler Cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.”
[84] Afiyet olsun.
[85] Misafirlerin uykudaki hayali de olsa buna tanıklık edecektir.
Haşiye: Gitme, seni çağırır.
[86] Afiyet olsun.
[87] Gitme, seni çağırır.
[88] Misafirlerin uykudaki hayali de olsa buna tanıklık edecektir.
I Nüsha farkı:"... sureten medenî, fikren mazinin en derin derelerinde olanları”
[90] Nüsha farkı: Haşiye: Antikalığı için bu cevap dahi yazıldı.
[91] Nüsha farkı: Ey Türkler ve Kürdler ve Nurcular!
[92] Nüsha farkı: Haşiye: Fenn-i mantıkîn tabiratı; o zaman ilm-i mantık dersini alan talebeleri o mecliste bulunmasından öyle söylemiş.
[93] Nüsha farkı: İşte ey bedevi Kürdler ve inkılâb softaları!
Haşiye: Hayal dahi bir simotoğraftır.
[94] Sözünü dinlemek için kulaklarımızı açtık, buyrun.
[95] Sözünü dinlemek için kulaklarımızı açtık, buyrun.
[96] Nüsha farkı: Haşiye: Bu sual ve cevap dahi her zaman yaşayabildiğinden, o kırk sene evvelki ders şimdi dahi lüzumludur, yaşar.
[97] Bak, kendilerini ilgilendirmeyen şeyler üzerinde nasıl da uzun uzadıya durdular. Mutluluk önlerini aydınlattığında kendilerini idare eden reislerini övdüler. Üzerlerine karanlık çöktüğünde ise zamanı kötülediler.
Haşiye: Dur, geçme; anla...3 4
[98] Bak, kendilerini ilgilendirmeyen şeyler üzerinde nasıl da uzun uzadıya durdular. Mutluluk önlerini aydınlattığında kendilerini idare eden reislerini övdüler. Üzerlerine karanlık çöktüğünde ise zamanı kötülediler.
[99] Dur, geçme; anla...
[100] Şiir sanatı aracı olmasaydı, yöneticilerin yüksek ahlakı nasıl bina ettikleri anlaşılmazdı.
[101] Şiir sanatı aracı olmasaydı, yöneticilerin yüksek ahlâkı nasıl bina ettikleri anlaşılmazdı.
[102] Onların kirlisi bizim temiz olanımıza üstün geliyor.
[103] Haşiye: İstersen dikkat et.
[104] Sor, fakat bu konuda bilgi sahibi olanı bulamazsın.
[105] Ben susuzluktan öldükten sonra bir tek damla yağmur yağmasın.
[106] Ölüm bizim nevruz günümüzdür.
[107] Şayet azalıp gitmez de, taşıp bu hazineye dökülürse, ne ala.
[108] Haşiye 1: Darılma; şu kelam zekatın postunu giymiş.
[109] Sizde zeka var. Fakat bu ancak zekat ile parlayıp çiçeklenir.
[110] Bazı sualler komşu görünür. Lakin ortalarına büyük bir dere düşmüş. Hayal bir balona binse ve eline bir dürbün alsa, ancak vatanlarını bulabilir.
[111] Nüsha farkı: Haşiye: Madem muhataplar içine Nurcular girdiler, “sıdk” kelimesine “ihlas, sadakat, sebat, tesanüd” gibi kelimeler ilâve olunur.
[112] Nüsha farkı: Sıdk, ihlâs, sadakat, tesanüd.
[113] Nüsha farkı: “...hayatımızın bekası imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.”
[114] Nüsha farkı: işi birbirinize havale etmeyiniz.
[115] Yaz mevsiminde kaybettiğiniz şeyleri şimdi tedarik etmelisiniz.
[116] Yaz mevsiminde kaybettiğiniz şeyleri şimdi tedarik etmelisiniz.
[117] İşte bu meyelan eşkiyalığın yolunu kesmiş bulunuyor.
[118] işte bu meyelân eşkıyalığın yolunu kesmiş bulunuyor.
[119] Nüsha farkı: Haşiye: Madem Nurcular “Mamhuran” içine girmişler; “şeyh-i meşrutiyet” yerine ahrar perdesi ve hamiyet-i islâmiye ve milliye elbette ittihad-ı Muhammedi (a.s.m.) dairesinde olan “şeyh-i Risaletü’n-Nur” denilmeli.
[120] Nüsha farkı: Reşadet-penah meşrutiyet ve şeyh-i Risale-i Nur sayesindedir.
[121] ...yedi başak veren bir dane gibidir ki, her bir başakta yüz dane vardır. (Bakara Suresi: 261)
[122] ...yedi başak veren bir dane gibidir ki, her bir başakta yüz dane vardır. (Bakara Suresi: 261)
[123] Nüsha farkı: Haşiye: Evet, kırk beş sene sonra Pakistan, Arabistan aşairi dahi hâkimiyet ve istiklâllerini kazandılar. Eski Said’i bu derste tasdik ediyorlar ve daha edecekler.
[124] İşte zaman, adeti olduğu üzere yiyip içti.
Haşiye: Şu birbirinden uzak suallerden senin hayalin atlamakla jimnastiğe alışır. Lâkin, dikkat et, bir şey ayağına dolaşıp, düşürttürüp, ayağın kırılmasın d
-
Yani, savcılar gibi yanlış mana verme.
-
işte zaman, âdeti olduğu üzere yiyip içti.
-
Nüsha farkı: “Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa”
-
Millet ve onu devam ettiren şey bakidir. Fert ve onu temsil eden şey de fanidir.
[126] Millet ve onu devam ettiren şey bakidir. Fert ve onu temsil eden şey de fanidir.
[127] Ümmetin emin ve olgun kişileri ve devletin de kılıçları ve istikamet üzere olan geçmişteki büyük şahsiyetlerin, bir arpa tanesi değerinde olmayan bir şiire on dinar ikramda ya da bağışta bulunmak gibi şahsi ihsanlarında görülen çirkin ve hazin hale ne dersin?
[128] Haşiye: Bunun üzerinde durmak gerek.
[129] Sonuçta bu konu milletle ve onun nevi ile ilgilidir. Çünkü şiirin hizmet ettiği dil, milliyetin bağlı olduğu iptir. Doğrusu içinde yaşadığımız bu dönem milliyete olan ihtiyacı ortaya çıkarmış ve bu yüksek hedefin kapısını herkese açmıştır.
[130] Hiç şüphesiz, onların temiz kalplerinin merkezinde rabbani boya ve akıllarında da hakikat ışığı nakşolunmuştur.
[131] Haşiye: Şu üslub, bir silsilenin mübarek hırkalarının parçalarından dikilmiştir. (Nüsha farkı: Yani, Şah-ı Nakşibend*, İmam-ı Rabbani*, Halid Ziyaeddin*, Seyyid Taha*, Seyyid Sıbgatullah* ve Seyda* gibi evliyaya işaret eder).
[132] Dostlar badeleri içip gittiler; meyhaneleri boş bırakıp gittiler. (Hafız-ı Şirazi)
[133] Ne yazık ki onlar oturmakla kötülük ettiler ve yapacakları hizmetlerde tembellik gösterdiler. Ben de şimdi onların himmetini eski gerçek mecrasına yöneltmek istiyorum.
[134] Mevl. (c.c.) kendi kudreti ile onların yüksek alınlarına hakikat nakşını resmetmiştir. Benim muradım ise, bu nakşın manasını anlamakta zorluk çekenleri irşad etmektir.
[135] Mevl. (c.c.) kendi kudreti ile onların yüksek alınlarına hakikat nakşını resmetmiştir. Benim muradım ise, bu nakşın manasını anlamakta zorluk çekenleri irşad etmektir.
[136] Onlara cehalet isnad edip de yaptığına pişman olmaktan korkmaz mısın?
[137] Mevl. (c.c.) kendi kudreti ile onların yüksek alınlarına hakikat nakşını resmetmiştir. Benim muradım ise, bu nakşın manasını anlamakta zorluk çekenleri irşad etmektir.
[138] Müminler ancak kardeştirler. (Hucarat Suresi: 10)
[139] Sizden biriniz kendi nefsi için sevip istediğini müslüman kardeşi için de sevip istemedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmaz. (Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71-72)
[140] Bir şey tamamıyla elde edilmezse, tamamıyla terk de edilmez.
[141] Kınama, heva ve heveslerine tabi olanların üzerine olsun. Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.
[142] Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse... (Maide Suresi:44)
[143] Kim hükmetmezse...
[144] Kim tasdik etmezse...
[145] Nüsha farkı: “...Medresetü’z-Zehra namıyla dârülfünûnu mutazammın pek âli medresenin”
[146] Nüsha farkı: “...İçtimaî hayatımız”
Haşiye: işte o kıyaslar: Maneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de bazı fünunda meşhur olanların, başkasında da sözünü hüccet tutmak. Hem de fünun-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünun-u ce- didede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de, selefi halefe, maziyi hâle kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasid kıyaslardır.
[147] Şüphesiz bu, asırlar boyunca öğrenilip devam eden bir adettir.
[148] Nüsha farkı: Zira biz hem Hanefî, hem Şâfiîyiz.
[149] Nüsha farkı: “...şüphesiz bir kısım zekâtı”
[150] Nüsha farkı: “...nüzûr ve sadakat kısmen ona teveccüh edecektir”.
[151] Nüsha farkı: “...on, belki elli seneden beri”
[152] Haşiye: Şu Medresetü’z-Zehra*ya dair mebahisi, nutuk suretiyle2 Bitlis’te, Van’da, Diyarbekir’de, daha birçok yerlerde ahaliye ders verdim. Umumen dediler: “Hakikattır, hem mümkündür.” Demek diyebilirim ki, ben onların tercümanıyım bu meselede.
[154] Nüsha farkı: “Ve meşrutiyetin ve hürriyetin”
ihtar: Ey kendini havass zanneden ehl-i siyaset ve ehl-i hükümet! Yeisi kırmak için avama ders ve hitab olan şu kitabı senet tutup teselli etmeyiniz. Zira sizin sû-i istimâliniz onların sû-i tefehhümünden daha ziyade sû-i tesir eder. Size de bir ders vermek için zamanı tevkil eyledim.3
[156] Nüsha farkı: “...ey Kürd ve Türk’ün”
[157] Emanetleri ehli olanlara iade ediniz.
[158] Haşiye 1: Ey ehl-i medaris, meyus olmayınız! Şimdi ilim hakimdir. (Nüsha farkı: Şimdi ilim ve fen hakimdir.) Her nev’iyle teali edecek. En alası, en ali tabakaya çıkacak.
[159] Haşiye 2: fieyhin kerameti şeyhten rivayet; l.kin tahdis-i nimet dahi bir şükürdür.
[160] Haşiye: Adaletin tevziinde adalet olmasa zulüm görünür. Bir hatır için bin hatır kırılmaz. Şiddet ayrı, hamiyet ayrıdır. Bir hod-pesend hakkı iltizam etse, çokları haksızlığa sevk eder, belki mecbur eder.
[161] Allah için olunuz.
[162] Sabredin, sebat edin ve (Allah yolunda cihad için) hazırlıklı ve uyanık olun. (Al-i İmran Suresi: 200)
[163] İnsanların hayırlısı onlara en çok faydalı olandır. (Suyuti, el-Fethü’l-Kebir: 2/98)
[164] 1- Tevekkül edenler başkasına de.il, sadece Allah’a tevekkül etsinler.
[165] Doğru yolda iseniz, dalalette olan size zarar veremez. (Maide Suresi: 105)
[166] Efendine karşı emirlik taslama.
[167] Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hud Suresi: 112)
[168] İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. (Necm Suresi: 39)
[169] Haşiye: Şimdi anlıyorum ki, ne dediğimi anlamıyorsunuz. Zira ben siz oluyorum, anlamıyorum. Şunun büyük kardeşi olan Ulema Reçetesi daha mübhem konuşuyor. Demek beraber gezmekliğim lazım. İşte ben de hayalimi terfik ettim.
[170] Meali, Arapça ibarenin üstündeki italik (yatık yazılı) satırdadır.
[171] Naşir: Kürdizade Ahmed Ramiz
[172] Sırların ortaya çıktığı gün... (Tarık Suresi: 9)
Haşiye: Şu ibarede Hazret’in muradı, meşrutiyeti Süleyman’a teşbih ediyor. Fakat ibare düşüktür. İfrit istibdat malumdur. (Râmiz)
[174] Nüsha farkı: Neme lâzım demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim!
[175] Nüsha farkı: “ Şöyle ki: 3 II ajL* hadisinin sırrıyla, şeriat âleme gelmiş...”
[176] Nüsha farkı: “Asıl şeriatın meslek-i hakikisi, hakikat-ı meşrutiyet-i meşruadır.”
[177] Haşiye: Maksat, 11 Temmuz evvelki ittihad ve Terakki’dir. Ondan sonrakiler değildir.
[178] Gerçek hile, hileyi terk etmektedir.
[179] Bütün insanlar ve cinler şahit olsun ki, ben mürteciyim.
[180] Nüsha farkı: Sultan-ı mazlı
[181] Nüsha farkı: Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretlı yapmakmış.
-
Hakkın hatırı yücedir, hiçbir şey ondan yüce ve üstün olamaz.
-
Akıllı olanlar için bu söylediklerim yeterlidir. Köye seslendim, şayet köyde sesimi duyan varsa...
[182] Hakkın hatırı yücedir, hiçbir şey ondan yüce ve üstün olamaz.
[183] Akıllı olanlar için bu söylediklerim yeterlidir. Köye seslendim, şayet köyde sesimi duyan varsa...
[184] Şayet büyük sorumluluklar, ulvi gayeler ve hadiselerin yarın ne getireceği düşünülmeseydi, nefsimin isteklerine kavuşmasına yol verirdim. Bu, benim çocukluktan beri izlediğim yo! ve ulaşmak istediğim gayemdir. Bazı şeyler de var ki onları da gizliyorum, istesem onları söylerim; şayet onları da söylersem barış için bir yer bırakmamış olurum.
[185] Bütün insanlar mecnundur. Fakat insanların arzu ve istekleri sayısınca delilik çeşitleri vardır.
[186] Doğru ve sağlam olan bir işi ayıplayanlar çok olur. Oysa bunu ayıplamaları onların sakat anlayışlarından kaynaklanmaktadır.
[187] Divane için kalem gerekmez.
[188] Bu eser 1912 yılında Arapça Hutbe-i Şamiye’nin ikinci zeyli olarak Devaü'l-Ye's Zeylinin Zeyli adıyla baskısı yapılmış olup, 1920 yılında ise Sünuhat risalesinin sonunda yeniden yayınlanmıştı.
[189] Miladi 1912.
Haşiye: Şu risalede beni belki ehl-i tefrit zannedeceksiniz. Lâkin benim karşımda ve zihnen onlara hitap ettiğim adamları görseniz, onların ifratları derecesinden “on”lara “bir” nisbetinde tefritte bulunmuşum görürsünüz.
-
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
-
“Bazılarınız bazılarını gıybet etmesin” (H ucu rat Suresi: 12) diye buyuran Allah’a hamdolsun. “İnsanlar helak oldu, insanlar helâk oldu diyen kimse helâk olmuştur” (Müslim, Birr: 139; Ebu Davud, Edeb: 77) diye buyuran Muhammed’e salât olsun.
[190] Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
[191] “Bazılarınız bazılarını gıybet etmesin” (Hucurat Suresi: 12) diye buyuran Allah’a hamdolsun. “insanlar helak oldu, insanlar helak oldu diyen kimse helak olmuştur.” (Müslim, Birr: 139; Ebu Davud, Edeb: 77) diye buyuran Muhammed’e salat olsun.
[192] Haşiye: Hristiyanlığın malı olmayan mehasin-i medeniyeti ona mal etmek, İslâmiyet’in düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek feleğin ters dönmesine delildir.
[193] Bazılarınız bazılarını gıybet etmesin. (Hucurat Suresi: 12)
[194] 1910 tarihinde.
[195] Nüsha farkı: Şaşarım senin aklına.
[196] Nüsha farkı: Her kışın bir baharı her gecenin bir neharı vardır.
[197] Nüsha farkı: “...kader-i ezelinin nazarında”
[198] Dünya mü'minin zindanı, kâfirin cennetidir. (Müslim, Zühd: 1; TirmiZÎ, Zühd: 16; İbn Mâce, Zühd: 3; Müsned, 2/197, 323, 389, 485)
[199] Nüsha farkı: “...dediren bir hâlet-i ruhiyeyi bir temsil ile beyan edeceğim:”
[200] Demek (Arapça ibare) mecaz değilmiş.
[201] Nüsha farkı: “...bir Müslim, meselâ bir Hristiyan; veya bir Kürd, bir Rum”
[202] Nüsha farkı: “...temsilin sırrını göreceksin...”
-
[203][203] Nüsha farkı: Zahiren olan İslâmiyetin zaafı, şu medeniyet-i hâzıranın başka dinin hesabına hizmet etmesidir. Halbuki şu medeniyet suretini değiştirmesi zamanı hulûl etmiştir. Suret değişirse, kaziye bilâkis olur. Nasıl şimdiye kadar bidayetinde söylenildiği gibi nerede Müslüman varsa, Hristiyana nisbeten bedevi, medeniyete karşı müstenkif ve soğuk davranır ve kabulünde ızdırap çeker. Suret değişse, başkalaşır.
(Arapça ibare) Her gelecek yakındır. (Arapça ibare) Her zorlukla birlikte bir kolaylık vardır. (İnşirah Suresi: 6)
[204] İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. (Necm Suresi: 39)
[205] İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. (Necm Suresi: 39)
[206] Kim Allah için çalışırsa, Allah da onunla beraberdir.
[207] Kim Allah için çalışırsa, Allah da onunla beraberdir.
[208] 1- İslâm, cahiliyet asabiyetini ortadan kald›rm›flt›r. (Hadis. Bkz. Müsned: 4/199, 204- 205; Müslim, ‹mare: 53-54; Ebu Davud, Edeb: 111-112; ‹bn Mâce, Fiten: 7)
[209] 2- Müslüman olduklar›nda Habeflli bir köle ile Kureyflli bir efendi aras›nda hiçbir fark yoktur. (Hadis. Bkz. Buharî, Ahkâm: 4; Müslim, ‹mare: 37, Hacc: 311; Tirmizî, Cihad: 28; ‹bn Mâce, Cihad: 39)