Bediüzzaman ve Milliyetçilik

30.07.2024 19:19

Bediüzzaman ve Milliyetçilik
1.GİRİŞ
 
       21. Yüzyıla girerken, geriye dönüp bakıldığında 19. ve 20. Yüzyıllarda en fazla rol oynayan düşünce ve eylem akımlarından birisinin milliyetçilik olduğu görülür. Milliyetçilik ilk olarak, modern anlamda Batı’da ortaya çıkmış ve oradan hemen hemen tüm dünyaya yayılmış, gerek teorik gerekse pratik bir düşünce niteliği taşımaktadır
       Milliyetçiliği çözümlemeye çabalarken, sosyal olanın öznellik yönü göz ardı edilmemelidir. Milliyetçiliğin, farklı versiyonları dikkate alınmalı ve çerçevelendiği toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik v.b. koşullar göz önünde bulundurulmalıdır. Yoksa körü körüne bir taklitten ileriye gidilemiyecektir. Nitekim milliyetçilik de Türkiye’nin nesnel koşullarına göre ortaya çıkmadı. Taklidi olarak oluşturuldu. Hatta bazen baskı aracı olarak kullanıldı. Gerçekte yapılması gereken, Türkiye’nin nesnel koşulları göz önünde bulundurularak bir milliyetçilik anlayışı oluşturulmalıydı. Bu noktada ileriki bölümlerde de görüleceği gibi Said Nursi’nin fikirleri kayda değerdir.
       Milliyetçilik; “genel bir deyişle, dünya toplumlarının ulus öncesi oluşumlardan, ulus olma aşamasına varma çabasının hem bir ürünü, hem de ideolojik aracıdır. Milliyetçilik, tarih sahnesine pre-kapitalist bir ekonomiden, dağınık sosyal oluşumlardan, örgütlenme biçimlerinden, kapitalist düzene geçişi hedef alarak çıkmıştır...  Milliyetçiliğin tarih sahnesinde etkin bir siyasal akım olarak belirişi Avrupa topluluklarının ulus-devlet olma aşamasına varmalarıyla eş zamanlıdır. Çünkü ulus ve ulusçuluk, ne Batı’nın dağınık ve çok parçalı Feodal, siyasal ve ekonomik örgütlenişi içinde ne de Doğu’nun çok uluslu ve çoğu teokratik imparatorlukları bünyesinde gelişebilirdi. Dolayısıyla, pazar ekonomisinin bu yapıyı dağıtıp, bireyleri ve yöresel toplulukları ortak bir ulusal pazar içinde örgütlemesi, ulusal topluluğun oluşumunun temelinde yatan en önemli etmendir”(BAYDUR. 1994.s.33–34).
     “Milliyetçilik, doğası gereği evrensel bir mesaj içermez, bu doğrudur. Ama bu, insandaki aidiyet duygusunun da doğal olduğunu kabul etmemize engel değildir. Aile, toplum, kavim, millet, devlet gibi kurum ve topluluklara olan nispet duygusunu bireyden söküp atmak mümkün olmadığı gibi fıtrata uygun da değildir. İnsan fıtrat gereği önce kendi nefsini, sonra ailesini, akrabalarını, kabilesini, aşiretini, kavmini ve milletini sever. Son aşamada ise nevi cinsinden olan tüm insanları sever.
     20.Yüzyıl başlarında Osmanlı aydınları millet ve milliyetçilik kavramlarını ırki anlamda Türk ve Türk Milliyetçiliğine tahvil etmeye çalışırken Osmanlı uleması millet ve milliyetçiliği bütünüyle reddediyordu. Orta yolu tutan bir kısım ulema ise, milliyetçiliği insan psikolojisi açısından değerlendirerek, olayın duygusal yönünü kabul ediyor, buna müspet bir mecra bulmaya çalışıyordu. Bu açıdan bakıldığında Bediüzzaman Said Nursi’nin milliyetçiliği -bir Frenk(Fransız) illeti olduğunu zikrettikten sonra - menfi ve müspet milliyetçilik diye ikiye ayırması ile yeni bir bakış açısı gündeme geliyordu”(Tunç. 1993.s.34,35).
               
2. MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK:
      Millet kavramı her ne kadar dini bir kavram olsa da ve “din, yol, sünnet, şeriat ve fırka” (Bulaç.1995) anlamlarına gelse de, sosyolojide ulus karşılığı veya aynı anlamda kullanıldığından dolayı; millet kavramı, zorunlu olarak ulus anlamında kullanıldı.
     “Muhtelif ırk ve kavimlerden meydana gelen bir devletin, Osmanlı devleti çapında çözülme gösterdiği bir zamanda bu tehlikeye karşı bazı fikri tedbirler düşünülmüş ve bu yolda bazı görüşler ortaya atılmıştır. Bunların başlıcaları Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük idi. Bir inancın birleştirdiği insanların aynı devlet çatısı altında devamlı olarak yaşamalarını sağlamak için en isabetli fikrin hangisi olduğunu bulmak asrımızın ilk yıllarında gerçekten ilmi olduğu kadar, siyasi ve sosyolojik bir zaruret arz ediyordu. Bu yoldaki çalışmaların bir noktada millet ve milliyetçilik tabirleri etrafında merkezileştiği görülmektedir. Bediüzzaman da münakaşaların dışında kalmamış, devlet bütünlüğünü muhafaza edebilmenin ve dolayısıyla muhtelif unsurların bir arada tutabilmenin mutedil ve makul ölçülerini telifçi bir anlayışla göstermeye çalışmıştır.” (Mürsel. 1995)
      Bediüzzaman, milliyetçiliği ele alırken tarihsel olarak ele almakta bu arada modern anlamdaki milliyetçilik anlayışına da değinmektedir. Özellikle ırkçılık temelinde ele almaktadır. İncelemenin ileri ki kısımlarında görüleceği gibi milliyetçiliği bazen modern anlamda (sömürge, ideolojik gibi) bazen psikolojik olarak, çoğunlukta ise tarihi kökenlerine giderek ırkçılık temelinde açıklamaktadır.
      Said Nursi; milliyetçilik değerlendirmesinde milliyetçiliği, menfi milliyetçilik, müsbet milliyetçilik ve İslâm milliyetçiliği olarak üç kısma ayırmaktadır. Bu tasnifle milliyetçilik modern anlamda değil (bazen) daha çok modern öncesi milliyetçilik görünümleri temelinde ele alınmıştır. Bundan dolayı kavim, ırk, ümmet ve benzeri kavramlara da dikkat etmek gerekiyor.
     “Kavmi ırk ile aynı şey saymamalıdır. Kavimde bir soy birliği kavramı mevcut olmakla birlikte, takibi mümkün olmayan, bazen renk ve biçimle kendisini belli etse de, kesinliği ve sınır belirginliği bulunmayan, kısacası biyolojik gerçekliği saklı olsa bile sosyolojik gerçekliği zayıf olan ırk kavramı, dile dayanan yeni sosyolojik gerçekliği açık ve kesin bulunan kavim ile aynı şeyi ifade etmezler. Sosyolojik anlayışta, ırk kana, kavim veya etnik zümre dile, ümmet dine dayanır. Kavimde akrabalık meselesi vardır, ama kavmi sırf akrabalıkla açıklayamayacağımız gibi akrabalığın da kandaşlığı aşan sosyal bir anlamı oluşmuştur. Hayvanlar arasında kandaşlık, yani ırk vardır, fakat akrabalık yoktur...       
      Millete gelince daha sonraki bir cemiyet tipidir. Kavim ile bağları kaybolmuş, fakat daha fazla kültür meselesini, daha fazla cemaatten cemiyete geçiş sürecini ifade eder olmuştur. Bellidir ki millet kavimden çok daha giriftli olan, biyolojik olmaktan öte geçmiş bir birliktir. Ama her şeye rağmen vatandaşlık hukuku ve siyasi zaruret gibi sosyal emrivakilere ayrı bir mana verirsek, önemli bir kültür kimliği ve bir sosyal bütünlük arz ederler. Milletin kavim irtibatı daha çok tarihi zeminde ve sosyal değişme süreci içinde kalmıştır.”(SEZEN. 1994)
      Bediüzzaman’ın, bütün yorumlarında dinsel açıdan bakış vardır. Milliyetçiliği de dini bakış açısına göre değerlendirir. Millet oluşumunda din, dil ve vatan birliğinden söz ediyor. Dini temel almakla birlikte, dile de önemli derecede yer verildiği görülür. örneğin dil ve millet ilişkisini şu şekilde açıklamaktadır. “Bir milletin mizacı (karakteri), o milletin hissiyatının (duygularının) menşei (kaynağı) olduğu gibi, lisan-ı millisi de hissiyatının makesi (yansıma yeri)dir. Milletin emziceleri (mizacları) muhtelif olduğu gibi, lisanlardaki istidad-ı belağat (yer ve zamana göre konuşma kabiliyeti) dahi mütefavittir (farklıdır).” (Nursi. 1964) “Bunun neticesi olarak denilebilir ki, dil, milletin ahlak ve milli an’anelerinin beslediği bir gelişme seyrine tabidir. Lisan ve şive farklılıkları toplumların istidatlarının (kabiliyetlerinin) neticesidir. Her toplum bu istidat çerçevesinde dilini inkişaf ettirir.” (Mürsel. 1996) Bediüzzaman milliyetçilik değerlendirmesini menfi ve müsbet ayırımı yaparak yapmıştı. 
“Bediüzzaman, “26. mektubun üçüncü mebhası” olan milliyetçilik risalesini 1930-1932’lerde yazmıştır.” (BADILLI. 1993) Milliyetçilik tasnifini bu risalede yapmaktadır. Fakat daha önce de belirtildiği gibi Meşrutiyet yıllarındaki milliyetçilik tartışmalarına da katıldığı ve Eski Said dönemi eserlerinde milliyetçilik konusuna değindiği görülür.
      Nursi, bu risalede Kur’an’da geçen bir ayetin mealiyle başlar. Daha doğrusu milliyetçilik risalesi bu ayetin tefsiri hükmündedir. Bu ayet; Hucurat Suresi 13. ayettir. Anlamını şu şekilde verir. “Sizi, taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım. Ta birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye (sosyal hayata) dair münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet (yardım) edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adavet (düşmanlık) edesiniz değildir.” (Mektubat. S. 296) Bu ayet İslam’da farklı kimliklerin ve bir arada yaşamanın reçetesi olarak sunulur.
      Nursi, bu ayetin, Müslümanların bütünlüğü ve bölünmemesini gerektirdiğini ifade eder. Ve bir örnek ile açıklar. “tearuf ve teavun düsturunu” yani bu ayetin tanışma ve yardımlaşmayı ön gördüğünü ortaya koyan bir prensip olarak görür. Ve bir ordu misaliyle açıklar. Ordunun çeşitli bölümlere ayrıldığını ve bunların bir bütünlük içinde görevlerini yerine getirdiğini belirtir. Taburların, alayların, bölüklerin v.s. birbirinin görevine karışmadığını belirttikten sonra, aynen öyle de: Hey’et-i içtimaiye-i islamiye (İslâm toplumu), büyük bir ordudur, kabail ve tavaife (kabileler ve taifeler) inkısam (ayrılma) edilmiş. Fakat bin bir birler adedince cihet-i vahdetleri (birleşme bağları) var. Halıkları (yaratıcı), Rezzakları (rızk veren) bir, peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir... Binler kadar bir bir...
      İşte bu kadar bir birleri; uhuvveti (kardeşliği), muhabbeti ve vahdeti (birliği) iktiza ediyorlar. (gerektiriyorlar): Demek kabail ve tavaife ınkısam (kavim ve milletlere ayrılma), şu ayetin ilan ettiği gibi, te’aruf (tanışmak, tanımak) içindir, teavün (yardımlaşma) içindir.. tenakür (birbirini reddetme) için değil, tahasum (bir birini kıskanmak, düşmanlık) için değildir.” (Mektubat, s. 298)
      Bu açıklamada da görüldüğü gibi Bediüzzaman millet ve milliyetçilik konusuna tamamen dinsel bakış açısından bakmaktadır. Müslüman milletlerin bir araya gelmesinin ve birlik olmasının, düşmanlık veya birbirini reddederek ırkçılık, yapmak için olmadığını İslam toplumunun varlığı için ve dinamikliği için, birliği için olduğunu belirtmektedir. Bu açıklamadan sonra iki kavramdan söz etmektedir; menfi ve müspet milliyetçilik.
 
3.1. MENFİ MİLLİYETÇİLİK
Bediüzzaman milliyetçilik fikrini Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıktığını daha doğrusu çıkartıldığını ve bu fikrin tekrar uyanmasına Avrupa’nın ve özellikle Fransız ihtilalinin sebep olduğunu söylemektedir. “Fikr-i Milliyet (milliyetçilik), şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar; ta ki parçalayıp, onları yutsunlar.” Yine bir başka risalesinde, “Frenk illeti tabir ettiğimiz ırkçılık, unsurculuk (menfi milliyetçilik) fikriyle Avrupa, Âlem-i İslam’ı parçalamak için içimize bu Frenk (Fransız) illetini, (bulaşıcı hastalık) aşılamış.” (Emirdağ L.2.Cilt) Bu fikre karşı mücadele ettiğini de belirtir. “O Frenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler (benimle ilişkileri olanlar) biliyorlar.” (Mektubat, s. 59)
     “Milliyetçilik, aynı zamanda bütünleştirici ve bölücüdür; hem gelenekçi hem moderncidir.” (Bilgin. 1994) Bu noktada Bediüzzaman’ın yukarıdaki açıklamaları, milliyetçiliğin bölücü yanıyla ilgilidir. Bediüzzaman milliyetçiliğin bu yanını ırkçılık olarak değerlendirir ve zararlı, dışlanması gereken bir milliyetçilik diye nitelendirme yapar
      Milliyetçilik risalesinde devamlı, milliyetçiliğin psikolojik yönüne değinir. “Hem fikr-i milliyete bir zevk-i nefsanî var; gafletkarane bir lezzet (sarhoş edici bir lezzet) var; şeametli (uğursuz) bir kuvvet var. Nursi, milliyetçilik kavramının kökenlerine giderek “benlik” kavramına da değinir. İnsandaki ben’in (enaniyet) bir kıyaslama ölçüsü olduğunu, bu kriter ile kişinin kendisinin yaratıcısının sıfat ve fiillerini kavradığını söyler. Fakat bu benlik duygusu var oluş sebebinin dışında kullanılırsa ben’in belki de insanın merkeze alınmasıyla ilahlaşması veya kötülüğü temsil eden birer Nemrut ve Fir’avun olmanın söz konusu olduğunu belirtmektedir. Benliğin, kendini merkeze alma ve sadece kendisini düşünme yönünün toplum açısından felaket olduğunu söylemektedir. Benliğin santrik yönünün, bir asabiyeti nev’iye ve milliye cihetiyle o benliğe (kendini merkeze alma) kuvvet vereceğini; böylesi bir gelişmenin ise, diğer insanların çok üzerinde gören ve kendi kendini ilahlaştıran insan ve milletin ve çok tanrılı Yunan felsefesine benzer felsefeleri netice vereceğini söyler.” (Sözler. 1990)
      Bediüzzaman’ın menfi milliyetçilik değerlendirmesi salt ırk temelinin üstünde bir rasizm niteliği taşımaktadır. “Rasizmin var olabilmesi için ırka ihtiyacı yoktur... Rasizm, Touraime’in deyişiyle, bir halkın eyleminden ve iradesinden bağımsız ve doğal nedenlerle aşağı olarak temsilidir. Bu aşağılık evrensel değerlerle veya üstün bir kültürle özdeşleştiren ırkçı tarafından bir tehdit olarak yaşanır. Ve ırkçı, bu halkı dışlama önlemleriyle kendi toplumunu bu tehditten korumaya çalışır.”(Bilgin. 1994) Fakat ırkçı koruma görevini yerine getirirken diğerine hayat hakkı tanımamaktadır. Benliğe (egoizm) dayalı bu düşünce Bediüzzaman’a göre yıkıcı ve tahripkârdır. “Şehir enkazları, yanık et kokuları, kokuşmuş cesetler, kan tarlası ovalar, bebek hıçkırıkları, yakılmış ormanlar, bozulmuş bağlar, vücudu param parça olmuş insan cesetleri... Vahşet... Enaniyetini (benliğini) yaradılış gayesinin dışına çıkarıp ilâhlaştıran insanların vahşeti... Tarih, “ben”ini yüceltmenin yolunu milletini yüceltmede bulan, milletini dolayısıyla kendisini dünyanın efendisi görme uğrunda milyonlarca defa güzelim dünyayı mahveden “ben”liğin cana-varlaştırdığı insanlarla doludur.”(Yıldız. 1995)
     Milliyetçilik risalesine devamla, menfi milliyetçiliğin özelliklerini belirterek, tanımlar, menfi milliyet; menfidir (olumsuz), şeametlidir (uğursuz, kötü), zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle (düşmanlık) devam eder, müteyakkız (uyanık) davranır.” (Mektubat. s.289) Ayrıca menfi milliyeti, “Asabiyet-i Cahiliye” olarak değerlendirir. Asabiyet, kavramını sosyolojide İbn-i Haldun’da rastlanır. İbn-i Haldun’da, asabiyet grup dayanışması anlamında kullanılmıştır. Asabiyet, kavram olarak olumlu bir kavram ve kendi değerlerini (grup ve birey) koruma, bunun için gayret gösterme, hamiyetli olma demektir. Asabiyet-i Cahiliye ise, İslami literatürde, İslâm öncesi Mekke toplumunda çokça görülen bir çeşit ilkel ırkçılıktır. Kavmini her şeyin üstünde tutma, inancı ve duygusudur. Bediüzzaman, asabiyeti cahiliye’yi ise şöyle tanımlar; “Asabiyet Cahiliye, birbirine tesanud edip (dayanma) yardım eden gaflet, dalalet (sapıklık, şaşkınlık), riya (gösteriş) ve zulmetten mürekkep bir (karanlıktan oluşmuş) bir macundur.” (Mesnevi Nuriye, s.103) Menfi milliyet tanımlamasının bu noktasında “sadece antropolojik manada, yani ırk kriterine dayalı bir milliyetçilik kastedilmektedir.”(Yıldız. 1995)
     Nursi, Asya’nın ve İslâm Âleminin milliyetçiliğe ihtiyacı olmadığını, Asya’yı ve İslâm alemini uyandırarak ve ilerletecek olan faktörün din olduğunu söyler. “Hem, ekser Enbiyanın (peygamberlerin) Asya’-da zuhuru (çıkması), ağleb-i hükemanın (filozofların çoğu ) Avrupa’da gelmesi, kader-i ezelinin bir remzi, bir işaretidir ki; Asya akvamını (kavimlerini) intibaha getirecek (uyandıracak), terakki ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.” (Mektubat, .300) Bediüzzaman bu açıklamada Asya ve İslâm âleminin toplumsal koşullarını ve iç dinamiklerini dikkate aldığı görülür. Bu toplumsal koşullar içinde ulusçuluğun başarılı olamayacağını belirtmektedir. Bu noktada, milliyetçilik konusunda uzman olan Gelner’in şu düşüncesiyle paralellik görülür. Gelner’e göre; “uluslaşma, sanayi toplumuna geçişin nedenlerinden ve bu toplumun kendi nesnel koşullarından kaynaklanan bir süreçtir. (Gelner. 1992, s.)
     Asya ve İslâm âleminde Batı’da olduğu gibi bir sanayi toplumu söz konusu olmadığına göre, Gelner’e göre de uluslaşma, bu toplumlar için geçerli değildir. Geçerli olsa da Bediüzzaman’ın belirttiği gibi zararlı olmakta, bütünleştirici, olmaktan ziyade parçalayan ve yıkıcı olmaktadır. 19. ve 20. yüzyıllar örnek olarak gösterilebilir.
 
3.2.MENFİ MİLLİYETÇİLİK VE ZARARLARI
     Bediüzzaman bu konuda, kavmiyetçiliğin ve ırkçılığın tarihi kökenlerinden başlayarak, günümüze kadar ki gelişimden bahseder. İslam Tarihinden ve çeşitli olaylardan örnek vererek, menfi milliyetçiliğin zararlarını anlatır.
    “Emeviler, bir parça fikr-i milliyeti (milliyetçiliği) siyasetlerine karıştırdıkları için, hem alem-i İslamı küstürdüler, hem kendileri de çok felaketler çektiler.” (Mektubat, s.299) “Emeviler, Devlet-i İslamiyeyi, Arap milliyeti üzerine istinad ettirip (dayandırıp) rabıta-i islamiyeti (islami bağı), rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihette zarar verdiler;
     Birisi: Milet-i saire (diğer milletleri) rencide ederek tevhiş ettiler .(ürküttüler)
     Diğeri: Unsuriyet (ırkçılık) ve milliyet (milletçilik) esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünkü: Unsuriyet -perver (ırkçı) bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.” (Mektubat, s.51) Emeviler, bu milliyetçi anlayışın sonunda diğer Müslüman milletlerin nefretini kazandılar. Gerek,  adaleti sağlayamamaları, gerekse diğer kavimler üzerinde baskı kurmaları kendi sonlarının da gelmelerine sebep olmuştur. Nursiye göre; dinin belirleyici olduğu bir toplumda, Emevilerin en büyük hatası; dinin yerine kendi milletlerini koymaları veya daha öncelik tanımalarıdır. Bundan dolayı da topluma yabancılaştıklarını, adaleti sağlayamadıklarını ve İslam’a uygun olmadığı halde Arap olmayan milletleri küçük gördüklerini, dışladıklarını belirtmektedir. İşte bu anlayışlarının kendilerinin sonunu getirdiğini vurgulamaktadır.
     Beiüzzaman; milliyetçilik risalesine devamla, menfi milliyetçiliğin zararlarını Avrupa tarihinden örnekler vererek açıklamaya devam eder. Ona göre; “Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini (ırkçılık, milliyetçilik) çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Almanların çok şeametli (kötü ve uğursuz) adavetlerinden (düşmanlıklarından) başka; Harb-i umumideki hadisat-ı müdhişe (büyük hadiseler) dahi, milletin nev-i beşere (insanlığa) ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.” (Mektubat, s.299)
    Carltoni. H. Hayes’in, “milliyetçilik: Bir din” adlı kitabı, Nursi’nin bu saptamasının bir açılımı mahiyetindedir. Hayes’e göre de “milliyetçilik, modern asırda çok ileri gitmiş, her tarafı kuşatmıştır. Bundan dolayı hem I. Dünya savaşının hem de II. Dünya savaşının en temel nedenlerinden birisinin milliyetçilik olduğunu belirtmektedir.” (Hayes. 1995) Bu her iki savaşta milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, insanlık hemen hemen her alanda gerilemiş, ilerleme ve gelişme durgunlaşmıştır.
    Yine milliyetçi fikirlerin Osmanlıyı etkilemeye başladığı dönemlerde, Osmanlı bünyesinde bulunan çeşitli azınlıkları harekete geçirmiştir. Milliyetçi düşüce ile bağımsızlık taleplerinde bulunmuşlardır. Nursi, bu dönemde bir çoğunun zarar görmesine sebep olduğunu ve Avrupa devletlerine kolayca yem olduklarını belirtmektedir.
   “Hem bizde ibtida-i hürriyette (Hürriyetin başında) Babil kal’ası-nın  harabiyeti zamanında “tebelbül-ü akvam” (dillerin ortaya çıkışı) tabir edilen “teşaub-u akvam” (kavimlerin ayrışması) ve o teşaub (şubelenme) sebebiyle dağılmaları gibi  -menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pek çok “kulüpler” namında sebeb-i tefrika-i kulüb (kalplerin ayrılığının  sebebi), muhtelif mülteciler cem’iyetleri (sığınma örgütleri) teşekkül etti (oluşturuldu). Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebilerin (yabancıların) boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfi milliyetin zararlarını gösterdi.” (Mektubat, s.299)
    Bediüzzaman, menfi milliyetin, Türkiye toplumu için de çok büyük zararları olduğunu belirtir. Çünkü Anadolu’da yüzyıllarca beraber yaşamış ayrı milletlerden olan vatandaşların bulunduğunu ve bunların birbirine karıştığını, karışımı sağlayan faktörün de İslam olduğunu belirtir.
   “Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü(Batı baskısı) altında ezilen anasır(unsurlar) ve kabail-i İslamiye(Müslüman kavimler) içinde, fikri milliyet ile birbirine yabani bakmak(yabancı gibi bakmak, dışlamak) ve birbirini düşman telâkki etmek, öyle bir felakettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki manen onlara yardım edip, menfi unsuriyet(ırkçılık) fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara(Kürtler’e) veya cenup(güney) tarafındaki dindaşlara(Araplar’a ) adavet(düşmanlık) besleyip, onlara karşı cephe almak, çok zararlı ve mehaliki(tehlikeleri) ile beraber; o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alısın. Cenuptan gelen Kur’an nuru var; İslamiyet ziyası(İslam aydınlığı) gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.
    İşte o dindaşlara(Araplar’a) adavet ise, dolayısıyla İslamiyet’e, kur’an’a dokunur. İslamiyet ve kur’an’a karşı adavet ise. Bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve uhrevisine(dünya ve ahiret hayatına) bir nev’i adavettir(düşmanlıktır). Hamiyet namına(millet için) hayat-ı içtimaiyeye(sosyal hayata) hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harap etmek: Hamiyet değil. Hamakattır(ahmaklıktır)!..
    Bediüzzaman’nın diğer risalelerinde de bu noktalara temas ettiği ve yöneticileri çeşitli vesilelerle uyardığı görülür. Ona göre, bu toplumu birbirine bağlayan milliyetçilik fikri değil, din fikri yani İslam’dır. Avrupa’nın doymak bilmez hırslarının ve pençelerini açtıkları bir zamanda, Avrupa’nın bu kapitalist ve sömürgeci tutumuna karşı Müslümanların birlik içerisinde olması gerektiğini belirmekte ve Avrupa’nın sömürgeci emperyalist emellerine karşı koyabilmek için İslam kardeşliğinin sağlam bir şekilde kurulmasını ve buna bağlı olarak İttihad-ı İslam’ın(İslam Birliği) oluşturulması gerektiğini belirtir. Fakat menfi milliyetçiliğin, ayrımcılığa dayanmasından ve kendi milletini üstün görme anlayışından dolayı, ittihad-ı islamın gerçekleşmediğini belirtmektedir. Türkiye toplumunun güçlü olması ve Avrupa’ya yem olmaması için İslam’ın kardeşlik esaslarının hâkim olması gerektiğini belirtir. Bediüzzaman bu fikirlerini, Meşrutiyet döneminden ölümüne kadar ki süre içerisinde gerek konuşmalarıyla gerekse yazı ve bir takım mektuplarla (Menderes’e gönderdiği mektup gibi) özellikle yöneticilere ilettiği görülür. Fakat Nursi’nin bu görüşleri ne yöneticiler ve ne de aydınlar tarafından dikkate alınmadı. Görülen şu ki Bediüzzaman’ın tehlikeli olarak gördüğü durumlarla bugün karşı karşıyayız. Bugün Türkiye’nin gelişmesini engelleyen en önemli olay “Kürt Sorunu” olsa gerek, bu sorunun temelinde de yine Nursi’nin sıkça üzerinde durduğu ırkçılık ve milliyetçilik anlayışı vardır. Bediüzzaman’nın döneminde olduğu gibi bu gün de bu fikri benimseyenler Türkiye’nin ilerlemesi adına yapmaktadırlar. Fakat realite, bu olayların Türkiye’yi ileriye değil geriye götürdüğünü göstermektedir.
    Bediüzzaman’a göre, milliyetçilik fikri bu toplumun ihtiyaçlarından veya iç dinamiklerinden ilham alarak çıkmış değildir. Milliyetçilik fikrinin Batı tarafından empoze edildiğini belirtir. Bu söylemiyle “milliyetçiliğin “kurgusal” ve “oluşturulmuş” niteliğine” (Anderson.1995) değinmektedir. Ona göre, “fikri milliyet(milletçilik), şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslamlar içinde menfi(zararlı) bir surette uyandırıyorlar; ta ki, parçalayıp, onları yutsunlar.” Bu noktada sonuç olarak Nursi’ye göre, “ırkçılık fikri, Emeviler zamanında büyük tehlike verdiği ve Hürriyetin başında (II. Meşrutiyettin ilk yıllarında) <<kulüpler>> suretinde büyük zararı görüldüğü gibi, şimdi uhuvvet-i islamiyeye(İslâm kardeşliğine ) karşı istimal edilebilir(kullanılabilir). Ve istırahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıkları görülüyor.”(Emirdağ Lahikas’ı, 2.cilt)
 
3.3. MENFİ MİLLİYET VE ADALET
     Bir toplumu ayakta tutan ve devamlılığını sağlayan adalettir. İnsan ilişkilerinin sağlıklı olması ancak “hak” üzerine kurulu bir adalet anlayışı ile mümkündür. “Beşeri münasebetlerde hak mefhumunun hâkim olması asıldır... Hâlbuki ırkçılık ise, hak mefhumu esas alarak yaşamaya manidir. Irkçılıkta insan haklarının kötüye kullanılması önlenemez. Bunun içindir ki; adalet dağıtımını engelleyici sebeplerden birisini de ırkçılık teşkil etmektedir.”(Mürsel.1995) Bediüzzaman’a göre adaletin sağlanamamasında ırkçılık temel sebeplerden birisidir. Ona göre:
    “Unsuruyet ve menfi milliyet(ırkçılık ve milliyetçilik) esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerin gitmez. Çünkü unsuriyet-perver (ırkçı, milliyetçi) bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.” (Mektubat, s.51)
     Bir kişinin suçunun kendisine ait olduğunu, onun suçuyla başka bir kimsenin yargılanamayacağını, zulme uğramaması gerektiğini belirterek, hukuk önünde herkes kendi suçuyla yargılanması gerektiğini ve bunun İslam’ın temel bir kanunu olduğunu ifade etmektedir. “Irkçılık damarıyla bir adamın cinayetiyle masum kardeşini belki akrabasını, belki aşiretinin efradını(fertlerini) öldürmekle kendini haklı zanneder. O vakit, hakiki adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm yol bulur. Çünkü bir masumun hakkı yüz caniye feda edilmez, diye İslamiyet’in bir kanun-u esasidir. Bu ise, çok ehemmiyetli bir mesele-i vataniyedir.”(Emirdağ L 2.cilt)
     Gerek tarihte, gerekse günümüzde, “ırkçılığın teşvik ve tahrik ettiği toplum hadiseleri, hiç yoktan suçsuz masumların da zarar görmesini netice vermekte ve adalet duygusu ihlal edilmektedir.”(Mürsel.1995)
 
4. MÜSBET MİLLİYETÇİLİK
    “Herder’e göre, insanlar yemeye, içmeye, güvenliğe ve hareket özgürlüğüne nasıl ihtiyaç duyuyorlarsa, aynı şekilde bir gruba ait olma ihtiyacını da duyuyorlar; bunu bulamadıklarında kendilerini yalnız, zayıf ve mutsuz hissediyorlar. İnsan olmak, kendi cinsinden biriyle aynı yerde bulunup kendini evinde hissetmek demektir. her grubun bir dizi gelenek ve yaşam tarzından, yalnızca ona ait bir anlayış ve davranış biçiminden oluşan kendi volkgeist’ı (halk ruhu) ya da naionalğeist’ı (ulusal ruhu) vardır. Kültürel yaşamın bütünü, yalnızca grup belli bir gelenek ırmağının içinde şekillenir.” (Bilgin.1994)         
     İnsanın fıtratının, yapısının gereği olarak bir gruba veya bir yerlere ait olmak ister. Bu duygu insanda doğuştandır. Bu fıtrî duygu ile milliyetçilik çoğu zaman birbirine karıştırılır. “Önemli ama kavranması kolay olmayan ince bir nokta vardır. Bu nokta; içinde yaşanılan topluma öncelik vermekle, o toplumun milliyetçiliğini yapmak; üzerinde yaşanılan toprakları sevmekle o toprakların milliyetçiliğin yapmak arasındaki farktır. Bir başka deyişle Türkiye’li olmakla, Türkiye’ci olmak ya da vatansever olmakla, vatanperest olmak arasındaki nüanstır kastedilen. Bu farkın birbirinden ayrıldığı nokta; asabiyyeci-ulus merkezli egoist bir içgüdü ve anlayış ile fıtrî eğilim, sevgi ve öncelik verme arasındaki ince çizgidir. Bu çizginin iki tarafına da geçiş mümkündür. Bunu önlemenin ve fıtrî olan sınırda tutmanın tek mümkün yolu ise tevhidi ümmet bilincidir. (Nursi’de İslam milleti olarak ifade edilmektedir) ”(Özcan.1996)              
     Yukarıda yapılan alıntılar, müsbet milliyet fikrinin kavranması için bir ön bilgi niteliğindedir. Yukarda söz edilen  “fıtrî eğilim”in adı Bediüzzaman da “müsbet milliyetçilik”tir. Bediüzzaman’ın “müsbet milliyet fikri” kavramlaştırmasına geçmeden önce, bazı Müslüman fikir adamlarının görüşlerine kısaca bakılırsa; “Dini yaklaşımlara ve mutedil tefsirlere rağmen, bazı Müslüman fikir adamları, milliyetçilik ile İslâmiyet arasında hiç bir müsbet (olumlu) ilgi bulunmadığına kanidirler... Muhammed Hamidullah, İslam’a Giriş kitabında şöyle der: “Sosyal birlik için, doğum yeri, milliyet ve benzeri anlayışlarda esas, daima tabiatın sadece bir arızası, tesadüfüdür ve insanın aklından ziyade hayvani insiyakına tabidir. İslam bütün milliyet anlayışlarını reddetmiş ve cemiyetin temel bağlantısı ve birlik faktörü olarak yalnız düşünce birliğini seçmiştir ki bu da tabiatın tesadüf veya arızasına değil, insanın seçimine bağlıdır...” Mevdudi’ye göre: “Milliyetçiliğin mana ve özü ile İslamiyet’in ruh ve gayesi taban tabana zıttır. İslam insanı insan olarak ele alır. Bütün insanlığa adalet, takva düzeni getirir. Bunlar inanç ve ahlaka dayalıdır. Herkesi buna davet eder. Kişi, eşit haklarla dini kabul eder. İslam’ın ilkelerini kabul edenler, hiç bir milliyet, ırk, sınıf veya ülke ayırımıyla birbirinden ayrılmaz. İslam’ın nihai amacı bir devletdir. Bu devlette ön yargılar zinciri koparılıp atılacak rekabet yerini işbirliğine bırakacaktır. Dostça yardım yerleşecektir. Bütün gururlardan insan kurtulacak, doğruluk istikametinde insanlığın mutluluk yolunu bulacaktır. Milliyetçilik ise ayrımcılıktır. Kendine tercih hakkı tanır. Saldırgan bile olmasa ayırım yapacaktır. İktisadi, kültürel, siyasi ve kanuni açıdan, milli olanla olmayan arasında ayırım yapması gerekir. Gurur aşılar. Eşitlik temeline dayalı bir yolda yürümeyi tanımaz. Devlet olarak amacı milli devlettir. Bir dünya idealini beslese bile bu sömürgeci veya dünya hâkimiyeti şeklinde olacaktır. Diğerleri köle veya tebaa olarak katılır.”(Sezen.1994)
     Yukarıda görüşleri alıntılanan aydınlara göre milliyetçilik bütün yönleriyle reddedilmelidir. Bu aydınların tutumlarına bakıldağında, onların reddettiği milliyetçilik, Bediüzzaman’ın menfi milliyetçilik olarak nitelediği milliyetçiliktir. Nursi de menfi milliyetçiliğin İslâm ile örtüşemeyeceğini belirtmişti. Fakat bu aydınların kaçırdıkları bir nokta var ki, bu nokta kur’an’da kabul edilmesine rağmen göz ardı edilmiştir. O nokta ise, milletin, kavmin varlık alanıdır. Ve fıtrî olarak aidiyet içerisinde bulunmadır. Bu yaratılıştan gelen eğilime Nursi “müsbet milliyetçilik” kavramını kullanmaktadır.
     Bediüzzaman’a göre; “müsbet milliyetçilik, hayat-ı içtimaiyenin (toplumsal yaşamın) ihtiyac-ı dâhilîsinden(toplumun içsel ihtiyacı) ileri geliyor; teavüne(yardımlaşmaya), tesanüde(dayanışmaya) sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i islamiyeyi (İslâm kardeşliğini) daha ziyade te’yid edecek(kuvvetlendirecek) bir vasıta olur.
     Şu müsbet fikr-i milliyet; İslâmiyet’e, hadim(hizmetçi) olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı.. Yerine geçmemeli. Çünkü İslamiyet’in verdiği uhuvvet içinde, bin uhuvvet(kardeşlik) var; âlem-i bekada(ebedi âlemde) ve âlem-i Berzahda(kabir aleminde) o uhuvvet baki kalıyor. Onun için uhuvvet-i milliye(milli kardeşlik) ne kadar kavi (kuvvetli) olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onun yerine ikame etmek; aynı kal’anın taşların, kal’anın(kalenin) içindeki elmas(İslam ve İslami değerler) hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir... Nursi; bir örnek ile kavramlaştırmayı somuta indirger.
     İşte ey Ehl-i Kur’an(Kur’an’a uyanlar) olan şu vatanın evladları; altıyüz sene değil, belki, Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakim’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’an-ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur’an’a ve İslamiyet’e kal’a yaptınız(müsbet milliyetçilik). Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümatı(saldırıları) def’ettiniz.”(Mektubat,s.299)
   “Bu satırlar ışığında bakıldığında; sosyal hayatta insanların birlikte yaşamalarının getirdiği bir ihtiyaçtan doğan, işbirliği ve dayanışmaya sebep olan, İslam’ın kardeşlik esaslarını kuvvetlendiren ve sadece ırki bir geçmişe dayanmayıp-bunanla beraber-İslam kardeşliği esaslarıyla çerçevelenen bir milletçilik; Bediüzzaman’ın müsbet milliyetçilik dediği kavramın tanımı olmaktadır.”(Yıldız.1995) Yıldız; devamla, “Görülüyor ki Bediüzzaman’ın milliyetçilik anlayışı İslam’ın milliyetçilik anlayışıdır.”Aynı düşünceleri “Bediüzzaman’ın Devlet Felsefesi” metinde görüldüğü kadarıyla Bediüzzaman “müsbet milliyet fikrini ”, İslam ile İslam milleti fikri birbiriyle karşıt değildir.
Bediüzzaman, “şu müsbet fikr-i milliyet; İslamiyet’e, hadim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı..yerine geçmemeli” demekle, İslam Milliyeti fikrine karşıt olmayan ama ayrı olan bir millet fikri alanından söz etmektedir. Bu alan yaratılıştan gelen “aidiyet” eğilimidir. Bediüzzaman menfi milliyet, müsbet milliyet ve İslam milliyeti kavramlarını, İranlı düşünür Abdulkerim Suruş’un “dini olan”, “din karşıtı olan” ve “din dışı olan” kavramlara ile temellendirmek mümkündür. “Suruş’a göre, İslami anlayışta üç husus vardır: Din dışı, din karşıtı ve dini olan. İslam bunlardan sadece din karşıtını reddeder. Din dışını ise dışlamaz. Tabiî bilimler gibi tecrübeyle ulaşılan bilgilerin dini alanda tanımlanması ve doğrudan dini olarak nitelendirilmesi doğru değildir... Türkiyeli Müslümanların bir kısmı ise Suruş’un din dışı şeklindeki yaklaşımını laikliğe kayış, dini ve ilahi olanın reddi gibi algıladılar. Oysa Suruş, dinîn bir sınırı olduğunu ve çerçevesinin belirlenmesi gerektiğini, dinin sınırları dışındaki alanın ise mutlak ve ilahi olandan bağımsız olmadığını ifade etmektedir. yani din sınırlamasının dışında olanın, Aydınlanma felsefesinin kainatı ilahi olandan koparması şeklindeki din karşıtı bir yorumla açıklamadığını belirtmektedir. Dini sıfatı, eylemlerin ilahi olana uygunluğu veya uygunsuzluğu şeklînde kullanmaktadır.”(Akdoğan.1996))
    Bediüzzaman’ın müsbet milliyetçilik kavramı dine uygun olmakla birlikte dinin zatından değildir. Yine İslam’da tebliğ, zekât, sadaka ve miras v.b. görevler en yakınından başlayarak gerçekleştirilir. Bunlar gibi insanın kendisini, ailesini ve aidiyet grubunu sevmesi(üstünlük düşüncesi ile değil) gibi insani özellikler müsbet milliyet fikrini oluşturmaktadır.
               
5. DİN VE MİLLİYETÇİLİK
  “Modern öncesi çağda dünyaya, hayata, insani varoluşa ilişkin anlam haritasının koordinatlarını belirleyen din; milliyetçi tasavvurun şekillenmesinde etkili olmuştur. Tersine de; milliyetçilik ve millet inşaları, dinin modern toplumsal şekillenmesini belirlemiştir.”(Bora.1996) Din duygusunun öğelerin milliyetçilikte bulmak mümkündür. Yine aynı şekilde milliyetçilik anlayışı da dini anlayış ve yaklaşımlara etki etmiştir. Modern asırda  sıkça din ve milliyetçilik ilişkisine rastlanmaktadır.
Özellikle de ulus-devlet şekillenmesinde daha da belirgindir.“Birey ve cemaatler, yerel özerk gruplar yeniden tanımlanıp bir “ulus” kazanına atılırken, buna kendileri değil, modern devlet karar vermektedir. Ulus ise”din”in kutsallarını profanlaştıran dünyevi ideoloji tasarımıdır. Bu yönüyle ulusçuluk, E. Gellner’in Durkleim’in din çözümlemelerinden kalkarak dediği gibi; ulus tanımına girmiş bir toplumun kendi kendine tapınmasıdır. Eğer ulusçuluk, toplumların kendilerine tapınması ise, bunun kökeninde, modern zamanlarda dini önemsemez gibi gözüken Aydınlamacılara rağmen, ulusu var eden ana ve motive edici saiklerden biri, yine merkezinde tapınma duygusu olan “dini” bir şeyin sekülerleştirilmesi olayı yatmaktadır.”(Bulaç.1995) “Ulusal ideoloji, tartışmasız bir biçimde, dinsel cemaatleri sağlamlaştıran kutsallık duygusunun, sevgi, saygı, fedakârlık, korku duygularını aktarabileciği düşünsel gösterenler (her şeyden ulusun , “vatanın”adı) taşır...”(Balibar. 1995) Hayes’e göre de, “modern ve çağdaş milliyetçilik, insanın din duygusuna seslenir... Aynı zamanda oldukça mutaassıp bir din olan milliyetçilik, her türlü muhtemel rakip dine hoşgörüsüzlüğe meyildir.”(Hayes.1995)
     Bu alıntılar bağlamında, “19. yy ile birlikte bazı Osmanlı aydınları arasında hayranlık derecesinde Batı’ya bir yöneliş başlayacak ve Osmanlı’nın geri kalışını bağlı olduğu İslam dinine yükleme eğilimleri görülürken dinin yerine önce bilimi, daha sonra da milliyetçiliği koymaya yönelik çalışmalara rastlanacaktı.”(Yıldız.1995) Böyle bir anlayışa, Bediüzzaman karşı çıkar ve bilim ile dinin birbiriyle çelişmediğini ve Müslüman toplumlar için dinin yerini hiç bir şeyin tutamayacağını belirtmektedir. Osmanlı aydınlarının bir kısmının milleti din yerine koymasını eleştirir. Aynı zamanda bazı milliyetçilerin milliyeti ilahlaştırdığını, tapınma nesnesi yaptıklarını belirtmektedir. “Milliyetçiler, milleti mabud(tapılan, ilah) ittihaz ediyorlar.”(Mesnevi Nuriye, s. 103) Nursi’nin bu cümlesi, milliyetçiliğin modern zamanların dini olduğu görüşüyle paralellik göstermektedir. Milliyetçi anlayışın bir çok kutsal değerleri tahrip, hiçe saydığını Nursi şöyle ifade eder: “Asya’da uyanan akvam (kavimler), fikri milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle takip ederek, hatta çok mukaddesatı o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Hâlbuki her milletin kamet-i kıymeti(endam ve uzunluğunun değeri) başka bir elbise ister... Yine milliyetçiliğin kutsal değerlere saygılı olmadığını şu cümlesinde bulmak mümkündür. “Menfi milliyet ise mukaddesat-ı diniyeye(dinin kutsallarına) hürmetkâr olmadığı için bahaneler buldukça ilişmek istiyor.”((Nursi. Mektubat)...)
     Bediüzzaman’a göre modern anlamda milliyetçilik İslam ile bağdaşamaz, hem de Müslümanların milliyetçilik ideolojisine ihtiyaçları olmadığını; kendi kutsal milletleri olan İslam Milliyetinin, milliyetçi düşünceye ihtiyaç bırakmadığını (birlik açısından vb) ve hatta İslam toplumu için çok zararları olduğunu belirtmektedir.
 
6. İSLAM MİLLİYETİ
     Nursi, milliyetçiliği ikiye ayırdıktan sonra menfi milliyetçiliğin İslam ile bağdaşmayacağını, İslam öğretisine zıt olduğunu belirtmişti. Müsbet milliyetçiliğin ise, insanın doğasının gereği olduğunu belirterek kavramlaştırmış ve İslam’a uygun olduğunu belirtmişti. Menfi milliyetçiliği (ırkçılık, kavmiyetçilik ve modern milletçilik) reddettikten sonra “İslam milleti” kavramını alternatif olarak sunar. İslam milleti; İslam dini anlamına geldiği gibi aynı zamanda bir inanç etrafında bütünleşmiş insanları(ümmet) da ifade eder. Nursi İslam milleti kavramını her iki anlamda da kullanılmaktadır.
    “Bedüzzanan, 31 Mart 1909 hadisesi dolayısıyla sevk edildiği ve beraatla neticelenen Divan-ı Harb-i Örfideki(sıkıyönetim mahkemesindeki) müdafaasında... “Milliyetimizi yalnız İslamiyet biliyorum. Onun için herzeyi de İslam nokta-i nazarından(bakış açısı)muhakeme ediyorum.”(Divan-ı Harb-i Örfi, s.9-10) demiştir. Böylece dinin milletten ayrı düşünülemeyeceği şeklindeki görüş, kesin bir ifadeyle onda yerini bulmuş olmaktadır.”(Mürsel.1995) Safa Mürsel’in bu yorumu çelişkili bir yorum olmaktadır. Nursi’nin burda kastettiği modern anlamda milliyetçilik-din birleşmesi değildir. Kastedilen Müslümanları bir arada tutan bir inanç birliğidir. Yani İslam milletinin ortak değeri “millet” değil “din”dir, İslâmiyet’tir. “Milletimiz bir vucuddur; ruhu İslamiyet, aklı kur’an ve imandır.”(Nursi. Münazarat, s.53) Bu cümlede daha açık olan din-millet ilişkisi, modern anlamda din ile milletin çakışması değildir. Çünkü Nursi, milletin dinin yerine geçemiyiceğini söylemektedir. Modern anlamda din-millet birlikteliğine karşı olduğu ve bundan dolayı “İslam milliyeti” kavramını kullandığı görülür. Yukarıdaki cümlelerde geçen “millet” kavramı modern anlamda değil daha çok dini literatürde “ümmet” olarak ifade edilir. İslam milleti, bütün Müslümanların (kavim veya milletlerin) oluşturduğu bir üst yapıdır. İslam kavim anlamında milleti reddetmemektedir. Nursi’de bu anlamda İslam’ın milleti reddetmediğini birlikte olduğunu belirtir. Fakat İslamiyet ve milletin birlikteliğinde; sözü geçen millet, modern zamanların bir dini olan “millet” değildir. Veya dinsel ideoloji halini alan, milliyetçilik dinini oluşturan millet(ulus) kavramı kastedilmemektedir.
     Bu bağlamda, Nursi’ye göre: “Din ile Hayat kabil-i tefrik(ayrı) olduğunu zannedenler felakete sebeptirler. Şu Jön-Türk’ün hatası: Bilmedi o bizdeki din hayatın esası, millet ve İslamiyet ayrı ayrı zannetti... Din hayatın hayatı , hem nuru hem esası, ihyay-ı din (dinin diriltilmesiyle) ile olur şu milletin ihyası(dirilişi). İslam(Müslümanlar) bunu anladı. Başka dinin aksine dinimize temessük(uyma) derecesi nisbeten milletin terakkisi, ihmali nisbetinde idi milletin tedennisi(gerileyişi). Tarihi bir hakikat, onda olmuş tenasi. (bu durum unutulan bir tarihi hakikat). (Nursi. Lemaat, s.42)
     Toplum hayatının, milletin yaşantısının din ile bütünleştiğini, birbirinden ayrılmasının söz konusu olamayacağını belirtmektedir. İslam dininin başka dinlerden ayrı olarak, terakkiye engel değil, ilerlemeyi ön gördüğünü belirtir. Toplumun ruhu konumunda olan İslâm’ın tekrar canlandırılması ile toplumun canlanacağını ve ilerleyebileceğini söylemektedir. Ona göre: “Din-i İslam’ı, Hıristiyan dinine kıyas edip, Avrupa gibi dine lakayd olmak, pek büyük bir hatadır. Evvela(Birincisi): Avrupa dinine sahipdir. Başta Wilson, Loyd George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine mutaassıp olmaları şahiddir ki: Avrupa dinine sahiptir; belki bir cihette mutaassıptır.
     Salisen(ikincisi): İslâmiyet’i Hıristiyan dinine kıyas etmek, kıyas-ı maalfarıktır(geçersiz bir kıyastır), o kıyas yanlıştır. Çünkü: Avrupa dinine mutaassıp olduğu zaman medeni değildi; taassubu terketti, medenileşti... Hem ne vakit  ehl-i İslâm, dine ciddi sahip olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakki etmişler. Buna şahid, Avrupa’nın en büyük ustadı, Endülüs Devlet-i İslamiyesi’dir. Hem ne vakit, cemaat-ı islamiye (İslâm toplulukları) dine karşı lakayd vaziyeti almışlar, perişan vaziyete düşerek tedenni etmişler(gerilemişler).”(Mektubat, s.301)
     İslam milleti düşüncesinin bu vatanda yaşayan insanların sosyal hayatına bir çok faydaları olduğunu belirterek iki örnek verir. “İslâmiyet’in mukaddes milliyeti, bu vatan evladının hayat-ı içtimaiyesine kazandırdığı yüzer faideden iki faideyi misal olarak beyan edeceğiz:
     Birincisi: Şu devlet-i islamiye yirmi-otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini(varlığını) muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki Nur-u kur’an’dan gelen şu fikirdir: <<Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim>> kemal-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş. Daima Avrupa’yı titretmiş. Acaba dünyada basit fikirli, safi kalpli olan neferatın(kişilerin) ruhunda şöyle ulvi(yüce) fedakârlığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilinir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?
     İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları(büyük devletleri) her ne vakit şu devlet-i islamiyeye bir tokat vurmuşlarsa; üç yüz elli milyon islamı(Müslümanların o günkü nüfusu) ağlatmış ve inletmiş. Ve o müstemleket(sömürge) sahipleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş.. Elini kaldırırken indirmiş. Şu hiç bir cihette istisgar edilmeyecek(küçümsenmeyecek) manevi ve daimî bir kuvvetüzzahr(yardımcı, imdatçı kuvvet) yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet, o azim manevi kuvvetüzzahrı menfi milliyet(Milliyetçilik) ile ve istiğnakarane hamiyet(milliyetçi heyecan, gayret) ile gücendirilmemeli!..”(Mektubat, s.302)
     Nursi’nin yukardaki açıklamalarına bakıldığında ona göre İslâm milleti, her zaman toplum için manevi bir kuvvet hükmünde olmuştur. Toplumun birliğini sağlayan ve düşmanlarına karşı ona büyük bir destek veren, kurtarıcı manevi bir kuvvet olarak, İslâm milletini temellendirmektedir.
     Nursi, İslâm milletini bir üst kimlik olarak sunar. Ve üst kimlik içinde olan milletlerin birbirini reddetmemelerini, gayretlerini, çaba ve çalışmalarını birleştirmeleri gerektiğini belirtir. Yani 1997’de daha yeni girişilen İslâm ülkeleri ile işbölümü yapmayı Nursi, 1930’larda önermektedir. Böyle bir girişimin İslâm ülkeleri ve özellikle Türkiye için faydalı olacağını iddia eder.
     Bediüzzaman, İslâm âleminin İslâm milliyeti fikrine sahip çıkmasını ve bunu eğitimle desteklenmesini bir benzetme ile açıklar. “Fikr-i milliyet ile milletin cevfinde(ortasında) havzı kevser gibi bir havz-ı marifet ve muhabbet (sevgi ve eğitim havuzu) yapınız. Altındaki suyunu çeken delikleri maarifet ile kapatınız. İçine su akıtan yukarıdaki mecraları(kanalları) fazilet-i islamiye ile açınız. Büyük bir çeşme var, şimdiye kadar su-i istimal (kötüye kullanma ) ile şuristana(Çöle) dağılıp bazı seele ve acezeye(tembel ve dilencileri) neşv ü nema verdi(ürün verdi). Bu çeşmeye güzel bir mecra yapınız, mesai-yi şer’iyye( şeriat dairesinde çalışma) ile şu havuza dökünüz. Sonra da bostan-ı kemalatınıza su veriniz. Bu, hiç bitmez ve tükenmez bir menba’dır(kaynaktır).” (Nursi. İçtimai Reçeteler-II, s.60) Yine aynı eserinde İslam’a ve İslam milliyetine sahip çıkılmasını beyan eder: “Biz; ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki; biz ölsekte, milliyetimiz olan İslamiyet haydır(diridir), ilelebet bakidir.”(A.g.e) Nursi’nin yorumları dikkate alındığında tamamen dinsel ve İslâmcı bir bakış açısıyla görüşlerini temellendirdiğini, saptamak mümkün.
     Nursi, milliyetçilik ile ilgili risalesini, milliyetçilere kısa bir hitapla bitirir:
    “Menfi milliyette(milliyetçilikte) fazla hamiyet-perverlik gösterenlere (millet için gayret ettiklerini söyleyenlere) deriz ki: Eğer şu milleti ciddi severseniz, onlara şefkat ederseniz(acıyorsanız): Öyle bir hamiyet(milli ruh, gayret) taşıyınız ki, onların ekserisine(çoğunluğuna) şefkat sayılsın. Yoksa, ekserisine merhametsizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm-ı kalilin(mutlu azınlığın) muvakkat(geçici) gafletkarane hayat-ı içtimaiyelerine (sosyal hayatlarına) hizmet ise, hamiyet değildir. Çünkü: Menfi unsuriyet(ırkçılık ) fikriyle yapılacak hamiyetkarlığın milletin sekizden ikisine muvakkat faidesi dokunabilir. Layık olmadıkları o hamiyetin şefkatine  mazhar olurlar. O, sekizden altısı ya ihtiyardır, ya hastadır, ya müsibetzadedir, ya çocuktur, ya çok zayıftır, ya pek ciddi olarak ahiretini düşünür muttakiler ki; bunlar hayat-ı dünyeviyeden(dünya hayatından) ziyade, müteveccih oldukları(yönelik oldukları) hayat-ı berzahiye ve uhreviye (kabir hayatına ve ahiret hayatına ) karşı  bir nur, bir teselli, bir şefkat isterler ve hamiyetkâr mübarek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışıklarını(ümitlerini) söndürmeye ve tesellilerini kırmaya hangi hamiyet müsaade eder? Heyhat! nerede millete şefkat nerede millet yolunda fedakarlık?”(Mektubat, s.302) Bediüzzaman Türkiye’de ki milliyetçileri samimi olmamakla vasıflandırır. Ona göre milletini düşünen ve onun için fedakarlık eden bir kişinin her şeyden önce milletini tanıması ve herkes için gayret etmesi gerektiğini, şefkat beslemesinin zorunlu olduğunu söyler. Bu samimi gayretin, fedakarlığın ise, tam anlamıyla İslâm ile mümkün olabileceğini ifade etmektedir.
 
7. SONUÇ
     Dünyadaki son gelişmelere bakıldığında; milliyetçilik düşüncesinin kısa bir süre içinde gerilediğini ve Nursi de kendisi bu dönemde yaşadığı için o da birçok kimse gibi milliyetçi yüzyılın sona erdiğini açıklar. Sebebini ise anti-milliyetçi olan Komünizm ortaya çıkmasına bağlar. Fakat bu kısa gerileyişten sonra şimdilerde yine canlandığını görmek mümkündür. Nursi’nin bu konudaki düşüncelerine bakıldığında, milliyetçiliğin aşılacağını söylemektedir. Kendi toplumu için, milliyetçiliği ortadan kaldıracak formüle sahip olduğu görülür. Dünya ölçeğinde ise gelişen “yenidünya düzeni” , “Globalleşme” ve “hoşgörü” gibi anlayışlara rastlanılmaktadır. Bu düşüncelerin aktifliği sonucunda milliyetçilik yüzyılının sona ermesi muhtemeldir. Nursi’nin görüşlerine bakılırsa bu zorunludur. Özellikle de İslâm ülkeleri için bu düşüncenin bir an önce kaldırılması ve yerine daha kapsamlı olan sadece bir milletin birliğini sağlayan bir düşünce değil, bunun üstünde bütün Müslümanları bir arada tutabilecek olan İslâm milleti anlayışının yerleştirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ona göre, insanlığa bir çok zararlar veren bu düşünce akımının er ya da geç ortadan kalkacaktır. Bunun ise,-islamcı bir aydın olmasının gereği olarak- İslam ile mümkün olabileceğini savunmaktadır. Yalnız bu iddiasında incelenen metinlerde de görüldüğü gibi kendisinden çok emindir. Onun belirlediği esasların yaşanmasından sonra bu düşünce akımının zayıflayacağını söylemek mümkündür.
     Türkiye coğrafyasında canlılığını sürdürmeye çalışan milliyetçi düşüncenin (hem Türk milliyetçilerinin, hem de Kürt milliyetçilerin), Nursi’nin incelemedeki saptamalarına büyük oranda ihtiyaçları olduğu söylenebilir. Nursi’nin bu konu gibi başka birçok sosyolojik olaylardan ve konulardan değerlendirmelerini bulmak mümkündür. Türkiye’deki aydınların ve özellikle sosyologların Bediüzzaman’dan habersiz olması ve hatta birçoğunun dışlaması bir talihsizlik olsa gerek. Çünkü Türkiye toplumunu anlamak, sorunlarına çözüm üretmek isteniyorsa, -sosyologun görevi budur- bu toplum temel değerlerinden olan, tarihi birer vesika niteliğindeki eserleri ve milyonlarca insanı eserleriyle etkilemiş olan Nursi’yi atlamamak, onun da değerlendirmelerine başvurmak gerekir. Bu incelemenin en önemli sebebi de budur.
    “Bediüzzaman’ın sosyolojik derinliği ve başarısı, İslam’ın zengin dini ve kültürel dağarcığını anlamış olmasında toplanır.”(Mardin.) Nursi’nin dini ilimler yanında sosyal bilimleri de özümsediğini görmek mümkündür. Bir din alim-aydını olarak, toplumu tanıyan., toplumun sorunlarına çözüm üreten ve tarihle iç içe bir insan.
     Bu tür bir incelemede, Hermeneutik yaklaşıma göre bir metot takip edilmesi, araştırmaya birçok kolaylıklar sağlamaktadır. Bu yaklaşımın “tarihe gitme” ve “ön bilgilere” yer vermesi, hele Nursi’nin metinleri gibi ağır metinleri anlamak için faydalı olmaktadır. Nursi’yi anlamak için sanki tarihe ve ön bilgilere başvurmak zorunluluk arz ediyor.
    “Her topluluk geçmişle olan çizgisini hatırlarda taze tutmak mecburiyetindedir. Dün, bugünün anlaşılması için zaruri bir çıkış noktasıdır... Artık çağdaş dünyada Müslümanların kendi günlük hayatında istikamet temin edecek bir “harita”ya muhtaç olması ve bunun Said Nursi tarafından anlaşılmış olmasıdır. Bu “harita” hem geçmişle çizgisini açıklayan, hem de “şimdi”sini düzenleyen bir rehber mahiyetini taşımak mecburiyetindedir.
     20. Yüzyıl makine medeniyeti de İslami Ümmetin kollektif hafızasını dağıtmakla Bediüzzaman’nın üzerinde devamlı durduğu problem ortaya çıkmıştır. O da Müslümanların kimlik problemidir. Makine medeniyeti ile birlikte gelişen bu tür milliyetçilik de Müslümanların geçmişle olan bağlarını geciktirme maharetini sergilemiştir. Evliyaların yerine çok daha eskilerde yaşayan Oğuz Kağan’ı koyan bu anlayış, çağdaş vatandaşın zengin islami dağarcığının yerine abeste, toplumumuz için müphem bir mefhum koymuştur. Said Nursi’nin çabalarının yalnız Kemalizm’in bir boşluğunu doldurmaya yönelik olduğunu düşünmek haksızlık olur. Sorun, endüstri medeniyetinin ve rasyonalist felsefi temelinin genel problemidir. Bediüzzaman’ın devamlı olarak anlam üzerinde durması, İslam’ı anlaşılması gereken bir din olarak sunması, bir bakıma bunu kendiliğinden gösterir. Fakat yazılarında konunun bir Türkiye problemi olması yanında bir dünya problemi olduğunu anladığını gösteren bir çok örneğe rastlamak mümkündür.”(Mardin...........)
     Nursi’nin metinleri okunduğunda, takipçilerinin de çoğu yerde onu yanlış anladıkları ve yorumladıkları görülür. Örneğin, milliyetçilik bağlamında bakıldığında birçok takipçisi “müsbet milletçilik” adına çoğu zaman menfi milliyete kaymaktadırlar. Muhafazakâr-milliyetçi (bazıları hariç) olarak nitelenmelerinin altında yatan neden müsbet milletçiliği yanlış yorumlamalarına bağlanabilir. Gerçi Nursi kavramı oturtmuş, ama kavram kaypak bir özellik taşımakta hem menfi milliyete hem de İslâm milletine kayabilmektedir. Herhalde takipçilerinin, Nursi’nin gittiği yoldan gide bilmesi için, cemaatlerini Nursi gibi İslâm milleti fikri (ümmetçilik) üzerinde şekillendirmeleri gerekecek.
     Nursi’de; ırk, kan bağı; kavim, dil birliği; müsbet milliyetçilik, fıtrî eğilim; milliyetçilik, ırk ve ulus; İslâm milliyeti, ise din temelinde şekillenmektedir. Nursi’nin düşüncelerini belirleyenin, “İslâm milliyeti fikri” olduğu görülmektedir.
 
8. KAYNAKLAR
-Baydur, M.(1994). Milliyetçilik. Ağaç y. İST.
-Tunç, O. (1993). “Ulus devlet tartışmaları”. Yeni Zemin. Sayı.7 İST.
-Göka, E.Topçuoğlu. Aktay,Y.(1996). Önce Söz Vardı. Vadi Y. ANK.
-Kızılçelik,S- Erjem,Y.(1992). Sosyoloji Terimler Söz.Emre Y.KONY    
-Yeni Zemin (1994). Sayı 15 , S.32 İST.
-Beki, M.A (1995) Türkiye’de Nurculuk. Y.Yüzyıl Gazetesi.
-Şahiner, N. (1976). Bilinmiyen Taraflarıyla B.S.Nursi. Y.Asya Y. İST
-Mermer, A. (1994) “Risalei Nur, Said Nursi’nin Nefis Mücadelesidir.” Y.Zemin. sayı.15. s.41
-Mardin, Ş. (1994). Bediüzzaman Said Nursi Olayı. İletişim Y. İST.
-Bilgin, N. (1994). Kimlik Sorunu. Ege Y. İZMİR.
-Bulaç, A(1995) Modern Ulus Devlet. İz Y. İST.
-Mürsel, S.(1995). Bediüzzaman’ın Devlet Felsefesi. Y.Asya  Y.  İST.
-Sezen, Y. (1994). İslam Sosyolojisine Giriş. Turan K.V. İST.
-Badıllı, A.(1993). Türk-Kürt ilişkisi Y.Asya Y.   İST.
-Yıldız, Z. (1995). Bediüzzaman ve Milliyetçilik . Timaş Y.  İST.
-Gelner, E. (1992). Uluslar ve Ulusçuluk İnsan Y. İST.
-Hayes, C.J.H.(1995). Milliyetçilik: Bir Din. İz Y. İST.
-Anderson, B. (1995). Hayali Cemaatler. Metis Y. İST.
-Özcan, A. (1996). İslami uyanıştan islami harekete. Bengisu Y. İST.
-Akdoğan, Y.(1996). Siyaset ve kutsallık. İnsan Y. İST.
-Bora,T(1995)İslamcılıktaki milliyetçilik ve Refah partisi.Birikim,s.91
-Balibar, E.(1995) ırk, ulus, sınıf. Metis Y. İST.
-Mardin, Ş. Kollektif hafıza ve şuur. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu. İST.
-Nursi, B.S.              (1987).    Tarihçe-i Hayat. Tenvir N. İST.
-                              (1990).    Mesnevi Nuriye
-                              (1990).    Mektubat
-                              (1990).    Muhakemat
-                              (1990).    Emirdağ Lahikası
-                              (1990).    Sözler
-                              (1990).    İçtimai Reçeteler-II
-                              (1990).    Lemalar
-                              (1992).    Divan-ı Harb-i Örfi
-Nursi, B.N               (1992).    Münazarat. Tenvir Y. İST.
-                              (1990).    Lemaat s.42
 
 
Selami YÜKSEL