Mesnevi-i Nuriye’nin Tanıtımı
Arapça olarak yazılan ve Risale-i Nur’un çekirdeği ve fidanlığı hükmünde olan bu eser; Lem'a’lar, Reşha’lar, Lâsiyyema’lar, Katre, Hubâb, Habbe, Zehre, Zerre, Şemme, Onuncu Risale, Şûle, Nokta gibi muhtelif zamanlarda telif edilen ve aşağıda belirteceğim nedenlerden ve ihtiyacın şiddeti göz önünde tutularak bir araya getirilmiştir. Arapça eserlerinin bir kısmına ayrıca birtakım zeyiller eklenmiş olup bu zeyillerden bazılarının, zeyil olduğu risaleden daha az etkin ve verimli olmadığı bilinmektedir. Arapça ismi “El-Mesneviyy-ül Arabiyy-ün Nurî” olan bu kitabın Türkçe tercümesine Bediüzzaman tarafından Mesnevi-i Nuriye ismi konulduğu, Abdülkadir Badıllı’nın Mesnevi-i Nuriye’nin başında yazdığı tenbih’te ifade edilmektedir.
(1)
Bediüzzaman, müthiş bir zındıka fikrinin Türkiye'de dessasane çalıştığını ve imanın esaslarına hücum edip za'fiyete uğrattığını, bilim, fen ve akıldan söz eden kesimin akıl ve fenden uzak olan bu safsataları ile inkar fikrinin yayılmasına ve yeni kurulmak istenen bid’atkar rejime karşı mesnevi-i Nuriye eseri ile cumhuriyet öncesi ve hemen sonrası yazdığı risaleler ile islam ve imanın erkanını korumak üzere takviye çalışmaları yapmış ve muhtelif risaleler te’lif etmiştir. Mesnevi-i Nuriye’de neşredilen Risalelerin her birisi İslam toplumunda gerçekleştirilmeye çalışılan külli ve derin tahribat ve tahrifatlara karşı yürütülen bir mücadele ve İslam’ın esaslarına ve imanın erkanına karşı yürütülen savaşa karşı yapılan köklü bir müdafaa ve tecdit hareketinin mücahedesidir.
O yıllar, Allah’ın varlığı ve birliği başta olmak üzere, peygamberimiz ile ilgili, Kur’an-ı Hakim’in i'caz ve belağatı hakkında ve öldükten sonraki diriliş ile haşir konularını da kapsayan İslam’ın sosyal ve siyasal konularında, planlı ve şeytancasına geliştirilen birtakım tahribat ve tahrifat hamleleri başlatılmıştır. Bu girişimlerinde etkililik ve sonuç almaya odaklı geliştirdikleri şüphe ve vesveselerden de medet umarak millete dayanak noktası olan bu pak ve mukaddes hakikatlerin itibarsızlaştırılması yoluna giderek islam toplumunu dönüştürme ve kendi müştehiyatlarına uygun yeni bir din ihdas etme şeklinde bir yol tutulmuştur. Mesnevi-i Nuriye eseri tam da bu yıllar esas tutularak, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nafi bir nur ve dalâlet vadilerinde hayrete düşenler için rehber ve kurtarıcı olacak bir hareket ve savunmanın temelidir.
Mesnevi-i Nuriye eseriyle hakikatlerin özetini verdiğini ve bu eserde muhatap olduğu ya da tanıklık ettiği soru, şüphe ve saldırılar referans tutularak bilahere Risale-i Nur eserleriyle de bu hakikatin geniş, ikna edici izahlarını yaptığına şahid oluyoruz. Ankara ziyaret süresi zahiren altı aylık bir süre olsa da bir dönemin bitip başka bir döneme dayelik ettiğinin ve Risale-i Nur eserlerinden Sözler, Mektubat, Lem’alar gibi ana kitapların bu kısa dönemin referans alınarak oluşmuş zulumata karşı geliştirilen bir nur olduğunu belirtmek yanlış olmaz. Bediüzzaman, maruz kaldığı tüm söylem ve vesveselere karşı, tanıklık ettiği İslam aleyhindeki söz ve fiillere karşı hakikatler neşrederek kırılıp yıkılan Kur’an etrafındaki surların onarımı ile, iman ve İslam esaslarına yapılan hücumların müdafaası ile, bid’atkar fasid anlayışın saldırdığı hakikatlerin telifi ile meşguldur. Söz konusu eser Arapça yazıldığından Arabî bilenlerin ve önem verenlerin az olmasından dolayı tam te’sirini göstermediğini ve o dinsizlik fikrinin inkişaf edip kuvvet bulduğunu ve o bürhanları zorunlu olarak Türkçe beyan ettiğini söylemektedir.
(2)
1957 senesinde Bediüzzaman’ın kardeşi Abdulmmecid Nursi tarafından tercüme edilmiş olup türcümesinin Latince ilk baskısı 1958 Osman Yalçın Matbasında basılarak neşredilmiştir. Risale-i Nur’un yazılmaya başlandığı ilk yıllarda oluşan tahribatın geniş kitleleri etkilemesinden ve Arapçayı bilenlerin az olmasının yanında Bediüzzaman’ın beklediği tesir oluşmamasından dolayı aynı hakikatların türkçelerinin farklı Risalelerde neşredildiğini de görüyoruz. Bunlardan Mesnevi-i Nuriyenin başındaki ilk risale olan Lem’aların Risale-i Nurun Yirmi İkinci Sözünde, Reşhalar Rîsalesinîn, türkçe olarak Risalet-i Ahmediyeye dair yazılan Risale-i Nur'daki On Dokuzuncu Sözde, Lasiyyemalar risalesinin onuncu sözün bir cihette esası olması, Zehre Risalesinin On Yedinci Lem’a’da yerini bulması ve zeylü’z-zeyl’de yazılan hakikatın 23. Lem'a’da yer bulması gibi durum ve takviyeler ayrıca bu konulara ne kadar ihtiyaç duyulduğunu ve önemini göstermektedir.
Mesnevi-i Nuriye’nin başında, Bediüzzaman tarafından Türkçe olarak kaleme alınan mukaddimenin 5. noktasında ifade edildiği gibi,
“Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb etmesi zamanında, yüzer ilimlerle alâkadar binler hakikatler, ayrı ayrı birer risaleye mevzu olacak kıymette iken, o Said telif ederken meselelerin başında «i’lem, i’lem, i’lem»lerle, her bir hakikati –ki, bir risale olacak derecede ehemmiyetli iken– birkaç satırda, bazen bir sahifede, bazen bir-iki satırda zikrediyorlar. Âdeta her bir «i’lem» bir risalenin şifresidir. Hem «i’lem»ler birbirine bakmayarak muhtelif ilimlerin ve hakikatlerin fihristleri hükmünde yazıldığından...” (3) denilerek de bu esere ne kadar büyük bir anlam yüklediği blinmektedir.
Mesnevi-i Nuriye’nin neşredildiği zaman ve zemininin bilinmesi, eserde anlatılan hakikatlerin ihtiyaç nedeniyle gerekliliğinin yanında Bediüzzaman’ın üstlendiği misyonu da önemli kılmaktadır. Mesnevi-i Nuriyenin yazılışına ve hakikatlarının neşrine Bediüzzaman’ın Ankara’ya gelmesi ve Ankara’nın içinde bulunduğu vaziyet ile kendisinin 6 aylık sürede tanıklık ettiği durumun sebebiyet verdiğini görüyoruz. Şeair-i İsalamiyenin tağyir ve tebdili ile yeni oluşturulmaya çalışılan anlayışın ürünü olan bid’at rejimine karşı, Kur’ani anlayışın karşı koyan duruşunun kitaplaşmış halidir.
Cumhuriyetin kurucu kadrolarının ideallerinde belirledikleri hedeflere ulaşabilmek için kendilerine engel olabileceğini düşündükleri özellikle iki unsur vardır ki, bunlardan birisi milletin dine samimi tarafgirliği, diğeri de Kürtlerin o günkü durumlarıdır. Bediüzzaman, her iki noktadan da hem ehil, hem liyakat sahibi, hem de her iki kesimin de sevgisini ve teveccühünü kazanmış olmasının yanında sosyal ve siyasi sorunların çözümünde insiyatif alan bir şahsiyet olması ve bu doğrultuda samimiyane ve fedakarane mücadelesi Ankara'nın dikkatini çekmiştir. Anlaşılan o ki, Mustafa Kemal yapacağı köklü değişimlerin olabildiğince sıkıntısız ya da az sorun çıkartmasını arzulamakta ve bunun önlemlerini almak, yeni kurulan Cumhuriyetin başarı ve devamı için Bediüzzaman'ı ikna edip beraber çalışmak ya da ondan istifade etmek istemektedir. Başta Mustafa Kemal şifre ile iki defa olmak üzere
(4) arkadaşları tarafından tekrar tekrar Ankara'ya davet edilir. Ancak Bediüzzaman gelmek istemez.
Biraderzadesi Abdurrahman Nursi'nin yazdığı tarihçe-i hayat eserinde Bediüzzaman’a Anadolu’dan davet geldiğinde gitmediğini ve
“Ben tehlikeli yerde mücâhede etmek istiyorum, siper arkasında mücâhede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyâde burayı dahâ tehlikeli görüyorum.” beyanında bulunduğunu yazdığı bilinmektedir. Davet edenlerden birisi de eski Van Valisi ve yeni dönemin milletvekili olan Tahsin Beydir ki, Bediüzzaman bu kadar ısrarlara dayanamayıp yeğeni Abdurrahman ile beraber davete icabet ederek, küçük yaşlardan itibaren tasavvur ettiği ve hayatını o yolda feda etmeye azmettiği ve hayatının bir gayesi ve neticesi olarak kabul ettiği islam aleminde büyük bir uyanış ve inkişaf ümidiyle Ankara’ya gelir.
(5)
Bediüzzaman, Ankara'da umduğunu bulamamakla birlikte yeni dönem hakkındaki dostane tavır ve tüm iyi niyetine rağmen gözlemlerinde birtakım olumsuzluklara ve laubaliyane hareketlere, dini ve vatanı için milyonlar şehit veren bir milletin meclisinde İslam ile bağdaşmayan davranışlar, riyakarane tavırlar görüyor. Bu dindar milletin meclisinde namaz kılanların azlığı ile birlikte dünyaya meylin fazlalaştığını ve yöneticilerde bir kısım işaret ve izlerin arkasındaki tahribat ve tahrifat hedeflerini hisseder ve teyakkuza geçer. Ankara'nın üzerinde kara bulutların oluştuğuna şahit olmuştur. Bediüzzaman, bilahere bu yaklaşık altı aylık Ankara ziyaret süresini referans alarak değişik vesilelerle dile getirmekte ve bu gözlemlerine karşı yeni bir inşa ve tecdit hareketinin de başlatıldığına şahit oluyoruz.
Hiçbir asrın böyle bir tarzı göstermemiş olduğunu, sair asırlardaki ehl-i dalâletin ahireti bilmeyerek inkâr ettiklerini ve dünyayı ahirete tercih ettiğini ancak bu dönemin bir kısım bedbahtlarının ehl-i iman ve ehl-i ilim oldukları halde bilerek ve severek dünya hayatını dine ve ahirete, sefahet-i hayatı da dinî hissiyata muannidane tercih edip dinsizlik ile iftihar ettiklerini, o bedbahtların dalâletinin hayat sevgisi ve temerrüdden kaynaklandığından ecdadlarının bağlı olduğu ve iyi bildikleri dine, düşmancasına menbalarını kurutmak ve esasatını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istemişlerdir. Fen-felsefeden gelen ve nefislerini şımartan acib bir gurur, garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet ile kâinatı idare eden ilâhî kanunları süflî hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsaid görmediklerinden haşa ve kella o kanun ve prensiplerde noksan bulma arzusuyla yeni değişiklikler yaparak firavunane emsalsiz bir tuğyan başlatılmıştır.
Bin seneden beri Kur’an aleyhinde birikmiş olan Avrupa itirazları ve evhamlarının âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldığını ve Kur’an’ın zararına gayet ağır şeraitle kâfirane fikirlerini icra etmek için planlar yapıldığına tanıklık eden Bediüzzaman büyük bir hassasiyet ile Ankara’nın içinde bulunduğu vaziyeti sonradan 1927 yılında neşrettiği 25. Sözün başındaki İhtar’da deşifre edip ilim noktasında çok ehemmiyetli meselelerin hakikatini beyan ettiğini görüyoruz. Burada izah edilen hakikatlerin
“ekser ayetlerin her birinin, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkid olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş ayetler” olduğunu ve 25. Söz ile hücum edilen ayetlerin hakikat ve nüktelerini ilmin kaideleriyle beyan ettiğini, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktaların i’cazın lemaatı ve belâgat-ı Kur’aniyenin kemalâtının menşeleri olduğunu isbat etmiştir. Ancak zihinlere bulantı vermemek için onların şüphelerini zikretmeden kat’î cevaplar verilerek dini tahrip etme, itibarsızlaştırma çalışmalarının hangi boyuta geldiğine ve fitne anlayışının ne denli yayıldığından söz etmektedir. Bu zaviyeden bakıldığında Mesnevi-i Nuriye’de neşredilen Risalelerin önemi ortadadır.
Bediüzzaman’ın Kardeşi Abdulmecit Nursi tarafından 1957 yılında Mesnevi-i Nuriyenin tercümesi yapıldığında kitaba yazdığı mukaddimenin 3. noktasında
“O Yeni Said’in münazarasıyla, nefs ve şeytanın tam mağlûp edilmesi ve susturulması gibi, Risale-i Nur dahi yaralanmış talib-i hakikatı kısa bir zamanda tedavi ettiği gibi ehl-i ilhad ve dalâleti de tam ilzam ve iskât ediyor. Demek, bu Arabî Mesnevî mecmuası, Risale-i Nur’un bir nevi çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir. Bu mecmuanın yalnız dahilî nefs ve şeytanla mücadelesi, nefs-i emmarenin ve şeytan-ı cinnî ve insînin şübehatından tamamıyla kurtarıyor.” ifadesiyle de Mesnevi-i Nuriyenin açılan yaraların ve yapılan ifsadat ile tahribatlara karşı üstlenmiş olduğu misyonu net olarak göstermektedir.
Mesnevi-i Nuriye’de neşredilen risalelerin tanıtımı ve içeriği
1-Lem'alar Risalesi
Mesnevî-i Arabîye'nin Birinci Rîsalesi olan ve Arapça olarak yazılan bu risalede; sebeplerin bir araya gelmesi ile ortaya çıkan iş ve olayları Kudret-i Ezeliyeye değil de sebeplere dayandırmanın ve sebeplerin gerçek sahip olarak görülmesinin gaflet ve cehaletten kaynaklandığını, esbabın, ancak ve ancak kudretin izzetini ve rububiyetin haşmetini izhar için vazedilmiş birtakım vasıtalar olup perde arkasında iş gören Kudretin hakiki tesirini îlan ve neşretmekle görevli bulunduğunu izah eder. Allah'ın vasıta olarak koyduğu sebep ve varlıkların etkilerinin bulunmadığı, vasıtaların insanlardaki acz ve zaifliklerinden dolayı yardımcı olan icraatçılar gibi düşünülemeyeceği, bunların görevli olmalarının yanında aynı zamanda görevlerini yerine getirmekle ibadetlerini de ifa ettiklerini, Allah’ın izzet ve azametini koruma amaçlı perde görevini yaptıklarını ölüm meleği üzerinden örneklendirerek açıklar.
Bediüzzaman, Risale-i Nurun Yirmi İkinci Sözü ile aynı mealde olan Tevhide dair olan bu risalesinde, Tevhid ehlini ikiye ayırmaktadır. Bunlardan biri, fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri tehlikesi bulunan "Amiyane Tevhid" sahipleri ile ikinci olarak da her şeyin üstünde Cenab-ı Hakkın mühür ve damgasını okuyarak huzurî bir tevhid melekesine sahip, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulan "Hakiki Tevhid" mensuplarıdır. "Hakiki Tevhid"i on dört lem'a ile izah cihetine giderek zerrelerden seyyarelere, nakışlardan şemslere varıncaya kadar her şeyin çok cihetlerle Sâniin vücub-u vücudunu ve birliğini ilân ettiğini açıklayarak her varlığın elli beş lisanla Allah'ı ispatladığını izah ettiği katre rîsalesine yönlendirmede bulunarak hatırlatmada bulunur.
2-Reşhalar Risalesi
En önemli Hakikatlerden ve imanın erkanından biri olan genelde Peygamberlik müessesesi, özelde ise kâinat kitabının en büyük ayeti, gizli hazinelerin anahtarı ve âlemin yaratıcısını bize tarif eden delillerin en büyüklerinden biri olan peygamberimizi (ASM) on iki reşha ile tanıttırmaktadır.
Arapça olarak yazılan Reşhalar Rîsalesinîn, Türkçe olarak Risalet-i Ahmediyeye dair yazılan Risale-i Nur'daki On Dokuzuncu Söz ile aynı anlam ve mahiyette olduğunu da hatırlamakta yarar vardır.
Bu reşhalarda: öyle acip, garip ve bedi bir kâinat için Resul-i Ekrem (ASM) gibi tarifat ve teşrifatçı harika bir mürşidin lâzım olduğunu, kâinatın kemalâtını keşfeden canlı bir güneş olan peygamberimizin Arap yarımadasında toplumun vahşiyane olan kötü ahlâkını kısa bir zamanda kaldırarak güzel ahlak ile değiştirip nasıl nurlu ve saadetli büyük bir inkilap gerçekleştirdiğini parlak bir surette ispat ediyor.
3-Lasiyyemalar Risalesi
Arapça olarak yazılan ve onuncu sözün bir cihette esası ve Yirmi Sekizinci Sözün Arabî ikinci makamı olan bu risalede: insanları şükürden koparıp şirke götüren durumları izah ile şirkin fenalığını kör gözlerin bile anlamasını sağlayacak şekilde izahatını yaparak Tevhid hakikatını nazara verir. Allah’a iman, peygamberlere iman, ahirete iman ve kâinat arasında tam bir irtibat ve hakikatte telâzum bulunduğunu, bunlardan birisinin vücud ve sübutu, ötekisinin de vücud ve sübutunu istilzam edip gerektirdiğini, birisine iman, ötekisine de imanı icab ettirdiğini açıkladıktan sonra esas konu olan ahirete iman hakikatı ile haşir meselesine geçiş yapar.
Bütün mevcudatta görünen hikmet, inayet, rahmet ve adalet görüntülerinin Sâni-i Hakîmin vücud ve vahdetine şahid oldukları gibi, ahiretin ve saadet-i ebediyenin de icad ve vücudlarına delâlet ettiğini ispatlayan Bediüzzaman, bahar mevsiminde yer yüzünde gerçekleştirilen nebatî haşirlere dikkatleri çekerek haşr-i nebatide kelimeleri ve yazıları tamamen silinmiş üç yüz bin kadar sahifeleri karıştırmadan ve yanlışsız bir şekilde, birlikte ve kısa bir zamanda eski yazılarını iade eden bir kudrete tek bir sahifeden ibaret bulunan haşr-ı însanînin ağır gelemiyeceğini Rum süresinin 50. ayeti olan
فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَآ اِنَّ ذَلِكَ َلمُحْيِى اْلمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ hakikatı üzerinden izah eder.
Mesnevi-i Nuriye’nin misyonu düşünüldüğünde eserin başında dercedilen ve yukarıda anlatılan üç risalenin; Lem’alar risalesinin Allah’a iman ve tevhid hakikatını, Reşhalar risalesinin nübüvvet ve peygamberimiz hakkında, Lasiyyemalar risalesinin ise ölüm sonrası diriliş ve haşir hususlarının anlatıldığı ve bu imani esasların müdafaasına yönelik olarak sürgün sonrasında kitaba dahil edildiği söylenebilir.
Abdülkadir Badıllı bu üç eser için 1923 Mayısı’ndan 1926 Martı’na kadar te’lif edildiğini ifade etmektedir. (6)
4-Katre Risalesi
Aşağıda verdiğimiz ilk tab edilerek neşredilen katre risalesinin aşağıdaki kapak bilgilerinden anlaşılacağı üzere bu risale; Bedîüzzaman ünvanı ile İstanbul’da Necm-i İstikbâl matbaasında 1338/1340 tarihlerinde yayınlanmıştır. 1922 senesinde Arapça olarak telif edilen bû rîsale, aynı sene içinde İstanbul’da Necm-i İstikbâl matbaasında tab edilerek yayınlanmıştır.
Bediüzzaman'ın Tevhid denizinden bir katre olarak nitelendirdiği ve dört bab ile bir Hatime ve bir Mukaddime üzerine tertip edilerek farklı başlıklar altında birçok meseleyi açıklayan bu eser,
"Dini Yayınları ve Mushafları İnceleme Kurulu Başkanı ve Darü'l-Hikmeti'l-İslamiye" üyeliği de yapan Şeyh Safvet efendinin ifadesiyle
"Tevhid Denizinden Bir Katre namındaki risale gözüme tecelli etti. O denizle bu katre arasında bir fark göremedim..." ifadesiyle
(7) kiymet ve etkisinin derecesini göstermektedir.
Katre Risalesinin Mukaddimesinde: Kırk senelik ömür ile otuz senelik tahsilinde "yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim" dediği hususların özetini verir. Devamında bütün ehl-i dalâletin vekili olan nefs ve şeytanla bir savaş verdiğini ve bu savaşın da
سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اللّٰهُ اَكْبَرُ وَ لَا حَوْلَ وَ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ kelimelerinde vuku bulduğundan söz ederek bu kelimelerin her birisinin bir kale gibi olduğunu ve onlara sığınarak mücadele verdiğini ve bu risalede yazılan her bir kelime ve her bir kaydın kazandığı bir muzafferiyete işaret ettiği bilgisini verdikten sonra bablara geçer.
Birinci Babta, kâinatın içerdiği bütün varlıkların envaıyla, erkânıyla, azasıyla, eczasıyla, hüceyratıyla, zerratıyla, esiriyle “La ilahe illa Huve” diyerek her birinin elli beş lisan ile Allah'ın varlık ve birliğini ispat ettiğini izah eder. Birinci Bab'daki Lâ ilâhe illâllah hakikatının tercümesi yapılmış olmasına rağmen Arapçasında bulunan İkinci Bâb'daki Sübhanallah,Üçüncü Bâb'daki Elhamdülillah, Dördüncü Bâb'daki Allahüekber mertebelerinin tercüme edilmediğini görüyoruz.
Hatime bölümünde, “Yeis”, “Ucub”, “Gurur” ve “Sû-i zan” gibi dört hastalığı beyan ederek tedavi çarelerini gösterdikten sonra dört hakikatı zikreder. Akabinde de birbirinden farklı, kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatları Nokta ve Nükte başlıklarıyla okuyucusuna sunar.
Katre Risalesinin son bölümü olan Zeyl-ül Katre parçasında ise, Bedîüzzaman ünvanı ile İstanbul’da Şehzâdebaşı’nda Evkāf-ı İslâmiyye Matbaasında ilk olarak 1338/1340 (1922) tarihinde arapça olarak olarak yayınlanmıştır. Bu risalede; "Remz" başlıkları altında herbirisi bir risaleye mevzu olacak kıymetteki hakikatler izah edilmektedir. Kabe’ye hayalen yönelerek namaz kılmak, sünnet-i seniyyenin ehemmiyeti, nefsin mahiyeti, küfür ile şirkteki zorluk ve Kur’anın muhataplarının seviyelerine göre hitabı gibi konular analiz edilmektedir.
Katre risalesi ve Zeyl-ül Katre risalesinin ilk basımındaki kapak görüntü ve bilgileri aşağıdadır.
5-Hubab Risalesi
Arapça olarak telif edilen Hubab Rîsalesi, Saîd-i Nursî ismi ile Ankara’da Ali Şükrü Matbaasında 1923 tarihinde (1339/1341) arapça olarak ilk basımı yapılarak yayınlanmıştır. Hubab Risalesinin son bölümünde yer alan ve 1923 tarihinde İstanbul’da Necm-i İstikbâl Matbaasında bastırılarak yayınlanan Zeylü’l-Hubab ise Saîd-i Nursî ismi ile İstanbul’da Necm-i İstikbâl Matbaasında 1923 (1341) tarihinde arapça olarak yayınlanmıştır.
Hubab Risalesinde; 1923 senesinde ihtiyaç duyulan ve birbirinden farklı i'lem’ler ile hatırlatılması gereken konular üzerinde durulmuştur. Hitabet-i umumiye sıfatı ile gazete lisanıyla konferans veren yazarlara uyarılarda bulunur. Kâfirlerin medeniyeti ile mü’minlerin medeniyeti arasındaki farkları anlatır. Ankara’nın gündemini işgal eden içtihad bahsi üzerinde değerlendirmeler yaparak bid’at heveslilerine uyarılarda bulunur. Bediüzzaman, 19.01.1923 tarihinde tanıklık ettiği bir kısım olumsuzluklar hakkında millet meclisine kendi türkçesi ile hazırladığı ve 10 maddeden oluşan bir beyanname yayınlar. Bu Beyannamenin yayınlanmasının ardından meclisteki namaz kılanların sayısı artmış ve Mustafa Kemal ile arasında tartışma çıktığı bilinmektedir. Devamında ise, dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetlerinin kişinin sahip ve yaratıcısını tanıması ile mümkün olabileceği, aksi durumun ise, Cennet olsa bile Cehennem olduğunu hatırlatmaktadır.
Hubab Risalesinin son bölümünde yer alan ve 1923 tarihinde İstanbul’da Necm-i İstikbâl Matbaasında bastırılarak yayınlanan
Zeylü’l-Hubab ise, farklı i'lem başlıkları altında her birisi bir risaleye mevzu olacak kıymetteki hakikatler izah edilerek uyarılar yapılmıştır. Milliyetçiliğe getirilen tanım ve milliyetçilerin milliyeti mabud ittihaz etmeleri hususu ise bu risalenin önemli hakikatlerinden olup bu anlayışı benimseyip toplumda bir kültür haline getirmeye çalışan zihniyetin bu tutumunu eleştirip milleti sakındırmaktadır. İman ile İslamı birbirinden ayırarak dinin kişi ile Allah arasında olduğunu ileri sürerek toplumsal cihetini göz ardı eden ve şahsi hukukları görmezden gelerek müştehiyatlarına göre yeni bir din ihdasının peşinde olanlara da bu anlayışlarının doğru olmadığını söyleyerek imana ait bilgilerden sonra en gerekli ve en önemli hakikatın salih amel olduğunu, salih amelin ise,
“maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın ifa etmekten ibaret” (8) olduğunu bildirmektedir. Batı taklitçisi ve Avrupa meftunu olup Bediüzzaman ve İslamiyet mensuplarını taassup ve gericilikle suçlayan ehl-i bid’aya hitaben “e
cnebilerden alınan maddî bilgiler, sanat ve terakkiyata ait ise lâzımdır. Sefahete dair ise muzırdır.” (9) diyerek net ve tavizsiz duruşunu sergilemiş, istikameti hatırlatmaktan geri durmamıştır.
Hubab risalesi ile Zeylü’l-Hubab risalelerinin ilk basım kapak görüntü ve bilgileri aşağıdadır:
6- Habbe Risalesi
Habbe risalesi ile Zeylü’l-Habbe risalesinin aşağıda verilmiş olan ilk basım kapak görüntüsü ile bilgilerinden hareketle 1922 (1338) senesinde Arapça olarak Evkaf Matbaasında Saîd-i Nursî ismi ile tab edilerek yayınlandıkları görülmektedir.
Habbe Risalesinin hemen başındaki i'lem’de peygamberimizin (ASM) kainat sarayındaki yeri, önemi ve üstlenmiş olduğu misyonunun kuşatıcılığı ile beraber davette bulunduğu icraatındaki fonksiyonerlik, işlevsellik ve etkinliğinden söz eder. İkinci ve üçüncü i'lem’de o davetin muhatabı olan insanı merkeze alarak yaratılış ağacının meyvesi olan insanın maddeten küçüklüğü ile beraber manen büyük bir ehemmiyete haiz bulunduğunu açıklar. Devamı olan i'lem’lerde ise Bediüzzaman’ın risalenin yazıldığı tarih itibariyle 30 yıllık mücadelesindeki ene ve tabiat tağutlarıyla olan savaşımının her iki tağutun mağlubiyetiyle neticelendiği anlatıldıktan sonra insanın, nefsin ve kalbin mahiyeti ile ilgili hakikatler hatırlatılmaktadır. Uykuda oldukları halde kendini uyanık zanneden bir kısım batı meftunu kişilere din işlerinde müsamaha göstererek onlara benzemeye çalıştıklarından dolayı da uyarılar yapmayı ihmal etmez. Akabinde de kapsamlı ve çok şirin bir tazarru ve niyazda bulunarak Allah’la olan intisabını kurmakta ve merhametine iltica etmektedir.
Yine 1922’de Arapça olarak Evkaf Matbaasında tab’ edilip yayınlanan
Zeylü’l-Habbe parçasında,
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيل ❊ ُ لاَ حَوْلَ وَ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمَكِيل mertebelerinin Yirmi Dokuzuncu Lem'a’ya kıyasla kısa ve özet beyanları işlenmiştir.
Habbe'nin ikinci zeyli olan zeylü’l-zeyl risalesinin de, Saîd-i Nursî ismiyle Ankara Yenigün Matbaası’nda arapça olarak Ankara’ya gelişinden hemen sonra 1922’nin (1338/1341) sonunda yayınlandığı aşağıda verilmiş olan ilk basım kapak görüntüsü ile bilgilerinden anlaşılmaktadır. Çok önemli bir risale olan ve sonraki yıllarda Türkçe olarak da neşredilen ve Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüp küfrün temel taşını zîr ü zeber eden Tabiat Risalesi'nin bir özetine şahid oluyoruz. Bediüzzaman, Ankara'da te'lif edip Yeni Gün matbaasında tab ettirdiği ve İnsanların ağzından çıkan dehşetli üç kelimenin butlanını ispat ederek tabiat bataklığında boğulanlara hitaben yazılan bu parçanın ehemmiyeti hakkında Yirmi Üçüncü Lem'a’nın başındaki ihtarda şöyle demiştir: “
1338’de Ankara’ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim. “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!” O vakit, şu ayet-i kerime bedahet derecesinde vücud ve vahdaniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’an-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir bürhanı, Nur’un Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o bürhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim.” (10)
Habbe risalesi, Zeylü’l-Habbe risalesi ile Zeylü’l-Zeyl risalelerinin ilk basım kapak görüntü ve bilgileri aşağıdadır.
7-Zehre Risalesi
1922 senesinde Arapça olarak telif edilen bu Rîsale, 1923 (1341) senesinde İstanbul’da Necm-i İstikbâl Matbaasında Saîd-i Nursî ismi ile basımı yapılarak arapça olarak yayınlanmıştır.
Bediüzzaman, Mesnevi-i Arabi’nin çok önemli eserlerinden biri olan Zehre risalesinin mukaddimesinde mümtaz ve has talebelerinin büyük bir kısmının Arapça bilmemelerinden, ısrarlarına binaen o notaların izahlı ve kısa bir mealini Türkçe olarak yazmağa mecbur olduğunu ifade etmiştir.
(11) On Yedinci Lem’anın başında da
"Zehre’den gelmiş On Beş Notadan ibarettir." denilerek On yedinci lem’anın notalarının Zehre Risalesi ile aynı olduğunu ve Mesnevi-i Nuriyeyi tercüme eden Abdulmecid Nursi Zehre Risalesinin başındaki notunda:
"Bu Zehre Risalesi Mesnevi-i Arabinin çok mühim bir risalesidir. Her ne kadar tercüme etmeye çalışmış isem de müellifin vaktiyle nur şakirdlerinin ricakarane ısrarları üzerine yaptığı tercümeyi aynen dercetmeyi daha münasip gördüm. Risale-i Nur'un 17. Lem'ası namını alan bu risale ile arabi Zehre arasında, bir icmal-tafsil ve takdim-te'hir farkı vardır." demiştir.
(12) Abdulkadir Badıllı’nın Mesnevi tecümesinin Zehre risalesinin baş kısmına mütercim olarak koymuş olduğu
“bir hatırlatma ve bir i'tizar” adlı açıklamasında;
“Merhum Abdülmecid Efendi’nin tercümesi olan Türkçe Mesnevî’de, Arabî ‘Zehre Risalesi’ yerine, Onyedinci Lem’a olan Notalar Risalesi olduğu gibi konulmuş. Halbuki o Notalar ise, Zehre Risalesi’nden başka, diğer risalelerden de muhtelif bazı parçalar alınmış olduğuna, Notaların başındaki Mukaddeme’de Hazret-i Üstad tarafından beyan buyurulmuştur. Hem ‘Zehre’nin, Notalara geçen yirmibeş i’lemlerinden yalnız onyedisidir. Geri kalan sekiz tane i’lemler, Molla Abdülmecid tarafından tercüme edilmediği gibi, Notalarda da yoktur. Hem de Zehre’nin, Notalardaki i’lemleri Arabî Zehre Risalesinin sırasına göre değildir. Meselâ en sonundaki i’lemler, Notaların baş kısmında dercedilmişlerdir. Hülasa:Zehre Risalesi’yle Onyedinci Lem’a olan Notalar, muhteva, şekil ve terkibce ayrı ayrı şeylerdir. Şu halde, bu fakir Zehre’yi Zehre olarak muhafaza etmek için Hazret-i Üstad tarafından tercüme edilip Notalar ismini alan Zehre’ye ait i’lemlerini arabî aslında bulunan çok cüz’î bazı ziyadeliklerden başka, teberrüken olduğu gibi alarak, tercüme edilmemişlerini de tercüme ederek, Zehre’deki i’lemlerin sırasına göre dercedip ve başlarında yazılı (Birinci Nota, İkinci Nota…) olarak değil; belki (İ’lem, İ’lem…) diye aynen yazmayı daha muvafık buldum.” diyerek Zehre risalesindeki tercüme tarzını bildirmiştir. (13)
Zehre Risalesindeki notalar; yeni sistemin açtığı yolun temeline konulmuş bir dinamit niteliğinde olup İslam ve imanın erkanına uzanan art niyetli teşebbüslere de bir cevap niteliğindedir. Notaları kendi başına büyük bir mücadele ve iman esaslarının müdafaası esasına yönelik olup Bediüzzaman'ın mücadele stratejisini ana hatlariyle göstermekte ve Ankara ile öncesinde muhatap olup tanıklık ettiği durumlar karşısında Zehre Risalesinin telif edilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Burada birkaç notadan söz ederek önemini hatırlayalım.
Beşinci Notada; küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht Avrupanın ve Avrupaperest taklitçilerine meydan okumaktadır. Burada, gerçek İsevîlik dininden ve İslâmiyetten aldığı feyz ile beşerin toplum hayatına faydalı sanatları, adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri takip eden Avrupa’ya hitap etmediğini, belki tabiatçılık felsefesinin karanlığı ile medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahate ve sapkınlığa sevkeden bozulmuş Avrupaya ve taklitçilerine hitab ederek uyarılar yapmaktadır.
(14) Ayrıca burada vatan gençlerine de hitab ederek batıyı taklide çalışmamalarını, Sefihane bir tarz ile taklit edenlerin şuursuzca onların safına iltihak hükmüne geçtiğini, hem kendilerini hem de kardeşlerini idam ettiklerini ve hamiyet davasında yalancılık ettiğini hatırlatarak böyle bir taklidçiliğin milletle alay olduğunu
(15) ifade ederek Ankara'nın sahiplendiği yeni misyonunu izah etmekte ve milleti uyarmaktadır.
Yedinci Notada; Yöneticilere
hitaben "Cebren ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, eğer memlekette asayiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat’iyen biliniz ki hata ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz." diyerek bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları bağlarının korunmasını, dinden bağlarının kopması durumunda ise dinsizleşerek toplum hayatında öldürücü bir zehir hükmünde zarar vereceklerini
(16) ifade ederek bid’atkarane hükümlerinden vaz geçmelerini ve fıtrata uygun davranmaları gerektiğini hatırlatmaktadır.
On Üçüncü Notada ise; O günün geniş ve köklü tahribatlarına karşı talebelerindeki şevk, motivasyon ve mücadele azminin ihyası için bazı uyarılarda bulunmakta ve tüm iş ve fiillerde ihlası esas alarak hareket edilmesi gerektiği, talebelerini gaflet derecelerine karşı uyararak
"iktiran" hakikatını hatırlatmakta ve yapılmakta olan hizmetin birlikte bir nimet olduğunu, bir cemaate ait malın bir adama verilmesi durumunda zulüm olduğunu, bir kal'ayı fetheden bir taburun ganimetini ve muzafferiyet şerefini de başındaki komutana verilemeyeceğini ifade ederek Türkiye'de şekillenen yeni anlayışa karşı tavrını net bir şekilde izah etmektedir.
Zehre’nin Zeyli risalesinin de 1923 tarihinde Said ismi altında “Zehre’nin Bir Zeyli” ismi ile arapça olarak yayınlanmasına rağmen Bediüzzaman tarafından kitaba derc edilmediği görülmektedir. Zehre’ye zeyl olmuş bu parça için Abdulkadir Badıllı şu ifadeleri kullanarak tercümesine ilhak etmiştir:
“Bu çok kıymettar zeyl, Rumî 1327 tarihinde, Arabî müstakil bir risale halinde ve “Zehre’nin Bir Zeyli” ismi altında neşredilmiştir. Bilâhare Hazret-i Üstad (R.A.) -İşarat-ül İ’caz, Kızıl Îcaz, Hutbe-i Şamiye, Reçetet-ül Ülema ve Reçetet-ül Avam ve elyazı Ta’likat kitabları hariç- bütün Arabî risalelerini Mesnevî-i Nuriye şeklinde tasnif ettikleri zaman, çok kavî bir ihtimal ile, bu eser Üstadımızın eline o sıra geçmemiş olsa gerektir. Yoksa mahrem olup saklanacak ve neşredilmeyecek bir tarafı yoktur. Ben de, onun tercüme ve neşrinde bir mahzur değil; çok büyük faideler mülahaza ettiğim için, tercüme ederek Zehre’nin arkasına ilhak ettim.” demektedir.
(17)
Zehre risalesi ile Zeylü’l-Zehre risalelerinin ilk basım kapak görüntü ve bilgileri aşağıdadır:
8-Zerre Risalesi
Zerre risalesinin aşağıda verilmiş olan ilk basımının kapak görüntüsü ile bilgilerinden hareketle 1922 (1338/1340) senesinde Saîd-i Nursî ismi ile Arapça olarak telif edilen bu Rîsale, aynı sene içinde İstanbul Şehzâdebaşı Evkāf Matbaasında basımı yapılarak yayınlanmıştır.
Şeytanın ve nefs-i emmarenin ilka ettiği bazı vesvese ve şüphelerin izalesine yönelik cevaplar veren i'lem’lerin yanında insanın mahiyetinin ve ahlakının korunmasına dair hakikatlerin de anlatıldığı müteferrik iş'lem’leri de özet ifadelerle görmekteyiz. İnsanın aziz ve şerefli olan mertebesini muhafaza edebilmesi adına yarın insanı zillet ve rezaletlere maruz bırakmakla terkedecek olan dünyanın sefahatini bugün kemal-i izzet ve şerefle terketmelidir. Yine insanın enaniyetten kaynaklanan bir takım sorun ve durumlarla başa çıkması ile takva ve amel-i salih ile Hâlikını razı edebileceği amellerde bulunması gerektiği hakkında uyarılarda bulunmaktadır.
Zerre risalesinin ilk basımının kapak görüntüsü ile bilgileri aşağıdadır:
9-Şemme Risalesi
Şemme risalesinin aşağıda verilmiş olan ilk basımının kapak görüntüsü ile bilgilerinden hareketle 1922 (1338/1340) senesinde Saîd-i Nursî ismi ile Arapça olarak telif edilen bu Rîsale, aynı sene içinde İstanbul Şehzâdebaşı Evkāf Matbaasında basımı yapılarak yayınlanmıştır.
Şemme Risalesindeki ilk i'lem’de varlık aleminde görünen ve görünmeyen tüm canlıların pek çok Esma-i İlâhiyeden "Allah, Rab, Mâlik, Müdebbir, Mürebbi, Mutasarrıf ve Nâzım" isimlerine şehadet ettiklerini ispat eder. Diğer bir "İ'lem"inde, hayatından şikayetçi olan insanları muhatap edinerek hiçbir kimsenin Sani-i âlemden şikâyete hakkı olmadığını, her ferdin keyfine göre hareket edildiği taktirde dünyanın nizam ve intizamının fesada gideceğini anlatıyor. Devamında Kur’anın avam-ı nasın fehimlerine riayet ederek muhatap aldığını ve
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ âyetinin örneklemesiyle gayet güzel bir şekilde beyan ediyor. Mühim bir mesele kaydı altında Ene hakikatını ele alarak kainatın anahtarının insanın elinde bulunduğunu ve ene hakikatının sayesinde tüm kapıların açılabileceğini ifade eden Bediüzzaman, bast-ı zaman ve tayy-ı mekân meselesi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Şemme Risalesinin sonunda ise şeyhim ve senedim dediği Abdulkadir Geylani’nin Allah’ın yanında tanınan ve makbul görülen nidasıyla Allah’ın mağfiret kapısında geniş ve külli bir dua yapıyor.
Şemme risalesinin ilk basımının kapak görüntüsü ile bilgileri aşağıdadır:
10-Onuncu Risale
Geniş olarak temel esasların konu edildiği bir risaledir. Şemme risalesinin üçüncü parçası olarak yazılan onuncu Risale, kapsamlılığı göz önünde bulundurularak bağımsız olarak numaralandırılarak değerlendirmeye alınmıştır.
Birinci bölümün ilk i'lem’inde;
وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ ayetinin yüksek sırının anlaşılabilmesi amacıyla yedi basamaktan oluşan bir izahat yapılmıştır. İnsanı hayvandan ayıran özeliklerin yanısıra insanın fıtraten sahip olduğu camiiyetin sebep ile meziyetleri ve gaflete düşen insanı dikkat ile ihtiyata sevk eden hakikatlerden özetle söz ederek insanın önündeki uzun seferi hatırlatan Bediüzzaman, Kur’an’ın feyzinden istifade ederek kısa ve selâmetti bir yol olan dört hatveyi zikreder. Devamındaki i'lem’lerden birinde de felsefe talebesiyle medeniyet tilmizlerinin müslümanları ecnebi âdetlerine ittiba ile şeair-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’an Nurcularının nasıl bir müdafaada bulunacaklarını belirterek yeni sisteme karşı uyarmaktadır. İkinci bölümün ilk i'lem’inde ise
وَ التِّينِ وَ الزَّيْتُونِ ❊ وَ طُورِ سِينِينَ ilâ âhiris’s-surenin izahı olarak insanın mahiyeti açıklanmaktadır. Daha sonra ise, insanın Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar sürecek olan uzun yolculuğu için tedarikte bulunması gerektiğini izah ederek gaflet durumundaki insanın dünyada paşa olsa bile ahirette geda olabileceği uyarısında bulunmakta ve dünyanın geçici makam ile fantazilerine aldanmamak hususu hatırlatılmaktadır.
Onuncu Risalede On Dördüncü Reşha ismiyle neşredilen son bölümde Kur’an’a ait beş katreden oluşan bir izahat yapılmaktadır. İlk iki katre’de, Hâlik-ı arz ve semavatın, nev-i beşerin ıslah ve terbiyesi için indirdiği Kur’an’ın pek çok vazife ve makamlarının bulunduğu vurgulandıktan sonra üçüncü Katre’de altı noktadan oluşan Tekrarat-ı Kur’aniyedeki i'caz anlatılmakta, dördüncü Katrede, altı nükteden oluşan Kur’an’ın felsefî mesail-i kevniyenin bir kısmında ihmal ile, bir kısmında ibham ile, öteki kısmında icmal ile işaret ettiği i’cazı soru-cevap tarzıyla izah edilmekte, beşinci katrede ise, Kur’an’ın başka kelâmlar ile mukayese edilemezliği konu edilmekte ve bu bölümde mütercim tarafından bazı yerlerin tercüme edilmeden tay edildiği görülmektedir.
11-Şule Risalesi
Bu risalenin aşağıda verilmiş olan ilk basımının kapak görüntüsü ile bilgilerinden hareketle 1924 (1342) senesinde Saîd-i Nursî ismi ile Arapça olarak telif edilen bu Rîsale, aynı sene içinde İstanbul Necm-i İstikbâl Matbaasında basımı yapılarak yayınlanmıştır.
Şule Risalesinin ilk i'lem’inde Lâ ilâhe illâllah kelâmının Lâ hâlika illallah, lâ fâtıra illallah, lâ râzıka illallah, lâ kayyume illallah gibi esma-i hüsna adedince kelâmları içerdiğini, bu itibarla, tevhid kelâmı söylendiğinde binlerce kelâmları söylemiş olduğu ifade edilmektedir. Aynı risalede dua konusu da işlenmekte ve birkaç ince hakikatın anlatılmasıyla son bulmaktadır.
Şûle’nin Zeyli parçasındaki ilk i'lem’lerde ise, bütün kâinatı ihata eden Allah’ın nurundan, kudretinden ve hikmetinden hiçbir şeyin gizlenemeyeceğini, her şeyin onun izni ve iradesi dairesinde cereyan ettiğini ve tesadüfe yer olmadığını ifade ettikten sonra her şeyi gerçek sahibine vererek O’na teslim olunması gerektiği ve O’nun ismi ile hareket ederek rahat edilebileceği ifade ediliyor.
Şule risalesinin ilk basımının kapak görüntüsü ile bilgileri aşağıdadır:
12-Nokta Risalesi
Bediüzzaman’ın Türkçe olarak yazdığı ve ve Bediüzzaman ünvanı altında 1921 (1337) tarihinde Evkāf-ı İslâmiyye Matbaası’nda tab ettiği ve bir kısmını Mesnevi-i Nuriye’nin sonuna eklediği “Nuktatün min-Nûr-i Ma‘rifetillâh” ismindeki risalesidir.
(18) Tevhidin dört büyük bürhanına işaret eden, aklî deliller ile kalbe doğan manayı birleştirmek suretiyle melekler ve haşrin bir kısım delillerine ima ederek imanın altı rüknünün dördünün birer parıltısını izah eden önemli bir risaledir.
Nokta Risalesinin ikinci kısmı, haşir ve melâike ve beka-yı ruha ait olduğundan bu hakikatların ise
Yirmi Dokuzuncu Söz ve
Onuncu Söz gayet parlak bir surette izah edilmesinden oralara havale edilerek buraya dercedilmemiştir.
Nokta Risalesinin Üçüncü kısmı ise, on dört ders’ten ibaret Nurun İlk Kapısı namıyla ayrıca neşredilmiş olmasından buraya alınmamıştır.
Mesnevi-i Nuriye’nin içeriğindeki hakikatların bir kısım Kur’an ayetlerinin şuhudî bir nevi tefsiri olmasının yanında burada işlenen meselelerin ise, Kur’an-ı Hakîmin bahçesinden koparılmış çiçekler olduğu kitabın sonundaki “münderecat hakkında”ki izahta hatırlatılmaktadır. Mesnevî-i Nuriye’deki 12 adet risalelerin her birisi için aynen Katre Risalesinin âhirinde merhum Şeyh Safvet Efendi’nin dediği gibi, her bir risaleye bir takriz yazılsa idi, o merhumun, “Bu bir katre değil bir bahirdir” demesi gibi:
“O bir lem’a değil, bir şemstir. O bir reşha değil, bir bahirdir. O bir zühre değil, bir cinandır. O bir hubab değil bir ummandır.” sözü ise, Mesnevi-i Nuriye’nin
önemini ve üstlendiği misyonu ayrıca okuyucusuna hatırlatmaktadır. (19)
Nokta risalesinin ilk basımının kapak görüntüsü ile bilgileri aşağıdadır:
Risale-i Nur’un tefsiri için çekirdek ve fidanlık olarak telif edilen özet ve şifre niteliğindeki Mesnevi-i Nuriye eserine sınırlı ve dar sayılabilecek bir özet yapmak sureti ile tanıtımını yapmaya çalıştım. Çalışmak bizden, başarı ve inayet Allah’tandır. Niyet-i halise muvaffakiyetin refikidir.
Abdulkadir KURŞUN
Dipnotlar:
1-Abdulkadir Badıllı, Mesnevi-i Nuriye tercümesi
| Risaleoku.com , 13. s
2-
Zehra Yayıncılık, Mesnevi-i Nuriye, zehre Risalesi, 161.s +Lem’alar, 255. s.
3- Zehra Yayıncılık, Mesnevi-i Nuriye, 12. s.
4-
Zehra Yayıncılık, Şualar-14. Şua-515. s.
5- Zehra Yayıncılık, Tarihçe-i Hayat, 139-144. s
6- Abdulkadir Badıllı, Mesnevi-i Nuriye tercümesi, http://
|Risaleoku.com , 436. s
7- Zehra Yayıncılık, Mesnevi-i Nuriye, 67. s
8- Zehra Yayıncılık, Mesnevi-i Nuriye, 126. s.
9- Zehra Yayıncılık, Mesnevi-i Nuriye, 126. S.
10-
Zehra Yayıncılık, Lem’a’lar, 225.s
11- Zehra Yayıncılık, Mesnevi-i Nuriye, 161. s
12-
Zehra Yayıncılık, Mesnevi-i Nuriye, 161. s.
13- Abdulkadir Badıllı, Mesnevi-i Nuriye tercümesi, http://
|Risaleoku.com , 330. s.
14-
Zehra Yayıncılık,Lem'alar, 147. s
15- Zehra Yayıncılık, Lem'alar,153. s
16- Zehra Yayıncılık, Lem'alar,155.s.
17- Abdulkadir Badıllı, Mesnevi-i Nuriye tercümesi, http://
|Risaleoku.com , 372. s
18- Zehra yayıncılık, İçtimai Dersler, 273. s
19- Zehra yayıncılık, Mesnevi-i Nuriye, 284. s
Yorum Yap