Risale Portal
Risale-i Nur'da Manevi Atmosfer

Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risale-i Nur’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse, kudsî vazife itibariyle daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir.
(Kastamonu Lahikası, 287.s)
*İ’lem eyyühe’l-aziz! Acz, nidanın madenidir. İhtiyaç, duanın menbaıdır.Fe yâ Rabbî, yâ Hâlikî, yâ Malikî! Seni çağırmakta hüccetim, hacetimdir. Sana yaptığım dualarda iddetim, fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem, aczimdir. Re’sü’l-malım, emellerimdir. Şefîim, habibin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir. Affeyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah! Yâ Rahman! Yâ Rahîm! Âmin! (M.Nuriye, 117.s)
*Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde sana arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi etmeyen, hususan bir-iki sene zarfında ebedi bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terk eden fani şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir. Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbatında, berzahî etvarında ve dünyevî inkılâbatının müsadematı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevalinden kederlenme. Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve ebedî zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Masivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine muti olan o sultanına itaat et, kurtul! (Mesnevi-i Nuriye, 162.s.)
*Malûmdur ki insan, hasbe’l-kader çok yollara sülûk eder ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rast gelir. Bazen kurtulursa da, bazen de boğulur. Ben de kader-i ilâhinin sevkiyle pek acip bir yola girmiştim. Ve pek çok belâlara ve düşmanlara tesadüf ettim. Fakat, acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim. İnayet-i ezeliye, beni Kur’an’a teslim edip Kur’an’ı bana muallim yaptı. İşte Kur’an’dan aldığım dersler sayesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefs ve şeytan ile yaptığım muharebelerden de muzafferen kurtuldum. (Mesnevi-i Nuriye, 56.s.)
*Şu gördüğün dünyayı, bütün lezaiziyle, sefahetleriyle, sefalarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fasid, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve her şeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-ı Vahid, Semi’ ve Basîre iltica etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir? (Mesnevi-i Nuriye,75.s)
*Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek manevi olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur! (Mesnevi-i Nuriye,77.s)
*Arkadaş! نَعْبُدُ deki (ن)’un ifade ettiği cem’ ve cemaat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir. Ve bütün mü’minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları havi o cemaat-ı kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir. Ve keza, لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ olan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zeban ettiği zaman, zamanı bir halka-i zikir tahayyül etmekle, o halkanın sağ tarafı olan mazi cihetinde enbiyanın, sol tarafı olan istikbal cihetinde de evliyanın oturup cemaatle zikrettiklerini ve kendisi de o cemaat-ı uzma içinde bulunarak şu kubbe-i minayı dolduran yüksek, ilâhi ve tatlı sadalarına iştirak ettiğini tahayyül etsin. Kuvve-i hayaliyesi daha keskin olanlar da kâinat mescidinde bütün masnuatın teşkil ettikleri halka-i zikirlerine girsin, şu fezayı velvelelendiren o sadaları dinlesin. (Mesnevi-i Nuriye,81.s)
*Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret, ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete düşersen اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de, o belâdan kurtul. (Mesnevi-i Nuriye,86.s)
*İ‘lem ey zikreden ve namaz kılan kardeş! اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi mübarek kelimeler ile ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir dava ve işhad ettiğin bir itikad, lisanından çıkar çıkmaz milyonlarca mü’minlerin tasdik ve şehadetlerine iktiran eder…
Ve keza, söylediğin o mübarek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve berekât-ı ilâhiye terettüb eder. Ve keza, cumhur-u mü’minîn ve muvahhidînin o kelimat-ı mübarekeden kalben zevkettikleri maü’l-hayatı ve şerab-ı Cenneti, sen de o mukaddes maşrabalardan içersin. . (Mesnevi-i Nuriye, 93.s)
*Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına numunedir. Tevhid ve ibadette lâzım olduğu gibi, dua eden kimse de kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini, “Cenab-ı Hak işitir” deyip kadir olduğuna itikat etmelidir. Bu itikat, Allah’ın her şeyi bilir ve her şeye kadir olduğunu istilzam eder. (Mesnevi-i Nuriye, 96.s)
*Zikreden adamın feyz-i ilâhiyi celbeden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tabi değildir. مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُ husule gelir. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir. (Mesnevi-i Nuriye, 97.s)
*Kelime-i tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahaza, zakir olan zatta bulunan hasse ve lâtifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi; onların da, onlara münasip şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir. (Mesnevi-i Nuriye, 97.s)
*İnsan kalben ve fikren hakaik-i ilâhiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin def’iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlup olur. Ancak onları mağlup edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-ı ilâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, Cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz ve fena bir tesir etmez.(M.Nuriye, 106.s)
*Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri, Hâlikımızı, Malikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennemdir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek marifetullahdan başka bir şey var mıdır? Evet, marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi Cennete bile iştiyak geri kalır. (Mesnevi-i Nuriye, 115.s)
*Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmazsa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin Ondan olduğunu ve Ona rücû ettiğini bilmekle olur.(M.Nuriye, 119.s)
*Sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fani dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü, feda etmediğin taktirde, ya bad-ı heva zail olur, gider veya Onun malı olduğundan yine Ona rücû eder. (Mesnevi-i Nuriye, 130.s)
*İ’lem eyyühe’l-aziz! Kalbin umur-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir: Görüyoruz ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla onun ile beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam manasıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebedü’l-âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fani dünyaya razı değildir. (Mesnevi-i Nuriye, 131.s)
*Ey zevk ve lezzete müptelâ insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hadiselerle aynelyakîn bildim ki: Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır. (Sözler, 186.s)
*Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lazım:
1- Dünyanın ömrü kısa olup, süratle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.
2- Dünyanın lezaizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3- Seni intizar etmekte ve senin de süratle ona doğru gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü, dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.
4- Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvazenedir. Maahaza, Cenab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terketmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et. (Mesnevi-i Nuriye, 137.s)
*Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bakide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fani ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bakiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan! (Mesnevi-i Nuriye, 143.s.
*Biliniz ki, ben hilâf-ı âdet olarak, gizlenmesi lâzım gelen, Rabbime karşı kalbimin tazarru ve niyaz ve münacatını bazen yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i ilâhiyeden rica etmektir.
Evet kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffaret olacak muvakkat lisanımın tevbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabımın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte bu notaların telifinden on üç sene evvel dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said'in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb edeceği hengâmda, gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda şu münacat ve niyaz Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meâli şudur ki:
Ey Rabb-ı Rahîmim! Ve ey Hâlik-ı Kerîmim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacaletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede göre göre, gayet süratle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı faniden, firak-ı ebedî ile ebedü’l-âbad yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı kat’î bir yakîn ile anladım ki; haliktir gider ve fanidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb-ı Rahîmim! Ve ey Hâlik-ı Kerîmim! كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki; yakın bir zamanda ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı hâliyle, ruhumun lisan-ı kaaliyle bağırarak derim: “El-Aman El-Aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar!”
İşte kabrimin başına ulaştım. Boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip, nida ediyorum:
“El-Aman El-Aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”
İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyiciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum... Ve bilmüşahede gördüm ki, senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve masiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nida edip: “el-Aman, el-Aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir!”
İlâhî! Senin rahmetin melceimdir ve rahmeten lil-âlemîn olan habibin (a.s.m.) senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve hâlimi sana şekva ediyorum.
Ey Hâlik-ı Kerîmim ve ey Rabb-ı Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin; hem asî, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alil, hem zelil, hem müsi, hem müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip, senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor... Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş. Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemal-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o senin şanındır; çünkü, Erhamürrahimînsin. Eğer kabul etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak mabud yoktur ki, ona iltica edilsin!.. (Mesnevi-i Nuriye,182-184.s.)
*Yarın seni zillet ve rezaletlere maruz bırakmakla terkedecek olan dünyanın sefahatini bugün kemal-i izzet ve şerefle terkedersen pek aziz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terketmeden evvel sen onu terkedersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet ma’kûse olursa, kaziye de ma’kûse olur. (Mesnevi-i Nuriye,204.s.)
*Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyanın bazı ayetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder. Zira Kur’an, hakikat ve şeriat, hikmet ve marifet kitabı olduğu gibi; zikir, dua ve davetin de kitabıdır. Duada tekrar, zikirde tezkâr, davette tekid lazımdır. (Mesnevi-i Nuriye,262.s.)
*…اَلَّذِينَ ile مُتَّقِينَ arasındaki münasebete gelince; bunların biri tahliye تَخْلِيَه , diğeri tahliyedir تَحْلِيَه. Tahliye تَخْلِيَه, tathir etmek ve temizlemektir; tahliye تَحْلِيَه ise, tezyin etmek ve süslendirmek manasınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup, burada olduğu gibi, daima birbirini takip ediyorlar. Onun için kalb, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez, hemen onun ardında iman ile tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir.
Kur’an-ı Kerim, takvayı üç mertebesiyle zikretmiştir: Birincisi şirki terk, ikincisi maasiyi terk, üçüncüsü masivaullahı terk etmektir. Tahliye تَحْلِيَه ise, hasenat ile olur; hasenat da, ya kalb ile olur veya kalıb ve beden ile olur veyahut mal ile olur. A’mâl-i kalbînin şemsi imandır; a’mâl-i bedeniyenin fihristesi namazdır; a’mâl-i maliyenin kutbu zekâttır. (İ.İ’caz, 51.s)
*Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezb etmek namazın şe’nindendir. Namazın erkânı –Fütuhat-ı Mekkiye’nin şerh ettiği gibi– öyle esrarı havidir ki, her vicdanın muhabbetini celb etmek, namazın şe’nindendir. Namaz, Hâlik-ı Zülcelâl tarafından, her yirmi dört saat zarfında tayin edilen vakitlerde, manevî huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe’nindendir ki, her kalb, kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin ve miracvari olan o yüksek münacata mazhar olsun.
Namaz, kalblerde azamet-i ilâhiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i ilâhiyenin kanununa itaat ve nizam-ı rabbanîye imtisal ettirmek için, yegâne ilâhî bir vesiledir. (İ.İ’caz, 54.s)
*…kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a’mâl-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi; kalbin içyüzü de nifak ile hastalandığı zaman, ef’al-i ruhiye tamamen istikamet üzerine hareket edemez. Çünkü, hayatın mihveri ve makinesi ancak kalbdir. (İ.İ’caz, 101.s)
*İşte, böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren ibadettir. İstidatlarını inkişaf ettiren ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi ve intizam altına alan ibadettir; şeheviye ve gadabiye kuvvelerini had altına alan ibadettir; zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden ibadettir. İnsanı, mukadder olan kemalâtına yetiştiren ibadettir. Abd ile Mabud arasında en yüksek ve en lâtif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet, kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir. (İ.İ’caz, 156.s)
*İşte, ey nefsim! Hayatının böyle ulvi gâyâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki, hiç ender hiç olan muvakkat huzuzat-ı nefsaniyeye, geçici lezaiz-i dünyeviyeye sarf edip zayi edersin? (Sözler, 161.s)
*Evet, insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmünde; hem nihayetsiz musibetlere maruz olduğu halde, iktidarı hiç hükmünde bir şey... Adeta sermaye ve iktidarının dairesi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise, dairesi, gözü, hayali nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir. Bu derece âciz ve zaif, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim, ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bütün kör olmayan görür, derk eder. (Sözler, 29.s)
*İşte nihayetsiz âciz, zaif, hem nihayetsiz fakir, muhtaç, hem nihayetsiz bir istikbal zulümatına dalmakta, hem nihayetsiz hadisat içinde çalkanmakta olan ruh-u beşer yatsı namazını kılmak için şu manadaki işâda, İbrâhimvari لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ deyip Mâbud-u Lemyezel, Mahbub-u Lâyezâlin dergâhına namaz ile iltica edip ve şu fani âlemde ve fani ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbalde, bir Bâkî-i Sermedî ile münacat edip bir parçacık bir sohbet-i bâkiye, birkaç dakikacık bir ömr-ü bâkî içinde dünyasına nur serpecek, istikbalini ışıklandıracak, mevcudatın ve ahbabının firak ve zevalinden neş’et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahman-ı Rahîmin iltifat-ı rahmetini ve nur-u hidayetini görüp istemek; hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp, hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel son vazife-i ubudiyetini yapıp yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hatime ile bağlamak için salâte kıyam etmek, yani bütün fani sevdiklerine bedel bir Mâbud ve Mahbub-u Bâkînin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel bir Kadîr-i Kerîmin ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-ı Rahîmin huzuruna çıkmak… (Sözler, 59-61.s)
*Zannediyor musunuz ki, hayatınızın makinesinde derc edilen şu nazik letaif ve maneviyat ve şu hassas âza ve âlât ve şu muntazam cevarih ve cihazat ve şu mütecessis havass ve hissiyatın gaye-i yegânesi, şu hayat-ı faniyede nefs-i rezilenin, hevesat-ı süfliyenin tatmini için istimaline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ!... (Sözler, 158.s)
*Güzel değil batmakla gâib olan bir mahbub. Çünkü, zevale mahkûm, hakiki güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve ayine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli..
Bir matlub ki, gurubda gaybubet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın..
Bir maksud ki, fenâda mahvoluyor; o maksudu istemem. Çünkü, faniyim, fani olanı istemem; neyleyeyim?..
Bir mabud ki, zevalde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünkü nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime deva bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevalden kendini kurtaramayan nasıl mabud olur?..Evet zâhire mübtela olan akıl, şu keşmekeş kâinatta perestiş ettiği şeylerin zevalini görmek ile meyusane feryad eder ve baki bir mahbubu arayan ruh dahi (لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ) feryadını ilân ediyor. (Sözler, 262-263.s)
*Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar gider. (Sözler, 260.s)
*Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmi, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş:
يَكٖى خٰواهْ يَكٖى خٰوانْ يَكٖى جُوىْ يَكٖى بٖينْ يَكٖى دَانْ يَكٖى گُوىْ demiştir.
1- Yani: Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.2- Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.
3- Biri taleb et; başkaları lâyık değiller.
4- Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar.
5- Biri bil; marifetine yardım etmiyen başka bilmekler faidesizdir.
6- Biri söyle; Ona ait olmayan sözler, mâlâyani sayılabilir….
…Hakiki mahbub, hakiki matlub, hakiki maksud, hakiki mabud; yalnız Odur..(Sözler, 266.s)
*Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
Faniyim, fani olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmana teslim eyledim, gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı baki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim.
Hiç-ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim. (Sözler, 266.s)
*Ey nefs! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı; yarın ise, senin elinde senet yok ki, ona maliksin. Öyle ise, hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakal günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi, hakiki istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at. Hem bil ki, her yeni gün sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider. Senin aleyhinde âlem-i misalde şehadet eder. Zira herkesin, her günde, şu âlemden, bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tabidir. (Sözler, 330.s)
*İnsan, Cenab-ı Hakkın böyle antika bir sanatıdır ve en nazik ve nazenin bir mucize-i kudretidir ki, insanı bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır. (Sözler, 377.s)
*İnsan, ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gayet câmi bir istidat verildiği için, esfel-i sâfilînden tâ âlâ-yı illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamata, meratibe, derecata, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suuda giden iki yol onun önünde açılmış bir mucize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i sanat olarak şu dünyaya gönderilmiştir. (Sözler, 386.s)
*Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, imanın ziyasıyla, ubudiyet toprağı altında terbiye ederek evamir-i Kur’aniyeyi imtisal edip, cihazat-ı maneviyesini hakiki gayelerine tevcih etse, elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i ahiret ve Cennette hadsiz kemalât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bakiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihazatına câmi kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır. Evet, Hakiki terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek; ve zevklerinin her çeşitlerini hatta en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur. (Sözler, 390.s)
*Eğer insan zaafını anlayıp, kaalen, hâlen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdat eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zatisiyle onun öşr-ü mişarına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit, lisan-ı hâl duasıyla hasıl olan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. (Sözler, 396.s)
*Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur, hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en câmi bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemal sahibi olabilir. (Sözler, 434.s)
*Ey nefs! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, sünnet-i seniyyeye ittiba et. Çünkü, bir muamele-i şer’iyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nev’i huzur veriyor, bir nev’i ibadet oluyor, uhrevî çok meyveler veriyor. Meselâ, bir şeyi satın aldın; icab ve kabul-ü şer’iyeyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer’î, bir tasavvur-u vahiy verir; o dahi, şârii düşünmekle bir teveccüh-ü ilâhî verir; o dahi, bir huzur verir, Demek, sünnet-i seniyyeye tatbik-i amel etmekle, bu fani ömür baki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyeye medar olacak olan faideler elde edilir. (Sözler, 439.s)
*İnsan, şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi ve umuma bakar ve umumun cihetü’l-vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahluktur. Ubudiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekaya, halktan Hakka, kesretten vahdete, müntehadan mebdeye çeviren bir hayt-ı vuslât, yahut mebde ve münteha ortasında bir nokta-i ittisaldir. Nasıl ki tohum olacak kıymettar bir meyve-i zîşuur, ağacın altındaki zîruhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zayi olacak. Eğer o meyve, nokta-i istinadını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihetü’l-vahdetini tutmakla beraber ağacın bekasına ve hakikatinin devamına vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, bir hakikat-i külliye-i daimeye, bir ömr-ü baki içinde mazhar oluyor. Öyle de, insan eğer kesrete dalıp, kâinat içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fanilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasarete düşer. Hem fenâ, hem fani, hem ademe düşer; hem manen kendini idam eder.
Eğer lisan-ı Kur’an’dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin miracıyla arş-ı kemalâta çıkabilir, baki bir insan olur.
Ey nefsim! Madem hakikat böyledir ve madem millet-i İbrahimiyedensin (a.s), İbrahimvarî,
لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِلٖينَ de. Ve Mahbub-u Bakiye yüzünü çevir. (Sözler, 442.s)
*Cenâb-ı Hakka vasıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’an’dan alınmıştır. Fakat tarikatların bazısı bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kasır fehmimle Kur’an’dan istifade ettiğim, acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarikidir…
Şu kısa tarikin evrâdı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terketmektir. Ve bilhassa namazı tadil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.(Sözler, 590.s)
*Enaniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikinin bir ayine-i tecellisi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira bütün mevcudat esmasının cilvelerine mazhar olan Zat-ı Vacibü’l-Vücudu bulan, her şeyi bulur. (Sözler, 592.s)
*Madem meşru daire, ruh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfidir. Gayr-ı meşru daireye girme. Çünkü o dairedeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakiki ve daimî lezzet olan iltifâtât-ı rahmaniyeyi kaybetmeye sebeptir. (Sözler, 799.s)
*Kur’an’ın hakikati der ki: Ey mü’min! Sendeki nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs-i emmarene verme. Onu mahbub ve onun hevasını kendine mabud ittihaz etme. Belki sendeki o nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, nihayetsiz bir muhabbete lâyık; hem nihayetsiz sana ihsan edebilen; hem istikbalde seni nihayetsiz mesud eden; hem bütün alâkadar olduğun ve onların saadetleriyle mesud olduğun bütün zatları ihsanatıyla mesud eden; hem nihayetsiz kemalâtı bulunan; ve nihayetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevalsiz cemal sahibi olan; ve bütün esması nihayet derecede güzel olan; ve her isminde pek çok envar-ı hüsün ve cemal bulunan; ve Cennet bütün güzellikleriyle ve nimetleriyle Onun cemal-i rahmetini ve rahmet-i cemalini gösteren; ve sevimli ve sevilen bütün kâinattaki bütün hüsün ve cemal ve mehasin ve kemalât Onun cemaline ve kemaline işaret eden ve delâlet eden ve emare olan bir Zatı, mahbub ve mabud ittihaz et.
Hem der: Ey insan! Onun esma ve sıfatına ait istidad-ı muhabbetini, sair bekasız mevcudata verme, faidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü, âsar ve mahlûkat fânidirler. Fakat o âsarda ve o masnuatta nakışları, cilveleri görünen esma-i hüsna bâkidirler, daimîdirler. Ve esma ve sıfatının her birisinde binler meratib-i ihsan ve cemal ve binler tabakat-ı kemal ve muhabbet var. Sen yalnız Rahman ismine bak ki, Cennet bir cilvesi ve saadet-i ebediye bir lem’ası ve dünyadaki bütün rızık ve nimet bir katresidir. (Sözler, 800.s)
*Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mana-yı harfîyle sev; mana-yı ismîyle sevme. “Ne kadar güzel yapılmış” de. “Ne kadar güzeldir” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb ayine-i Sameddir ve Ona mahsustur.
ا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَاَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَ حُبَّ مَ de. (Sözler, 804.s)
*İnsan, üstünde nakışları görünen esma-i ilâhiyeye ayinedarlık eder. Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyade esma vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni, Hâlik ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini ve hakezâ... Bütün âzâ ve âlâtı ile, cihazat ve cevarihi ile, letaif ve maneviyatı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmanın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmada bir ism-i âzam var; öyle de, o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var. (Sözler, 864.s)
*Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telakki etsin ve öyle de iz’an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızayı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına, daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir. (Mektubat, 47.s.)
*İnsanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezîleye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur. (Mektubat, 48.s.)
*Dünya madem fanidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır.Hem madem لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malâyani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. (Mektubat, 98.s.)
*Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama manen ve maddeten müptelâ olur. Evet, şu perişan dünyada, avare nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu avare nev-i beşer içinde, bu perişan, fani dünyada, insan sahibini tanımazsa, malikini bulmazsa, ne kadar biçare, sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, malikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (Mektubat, 301.s.)
*وَحْدَهُ manen der: Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı kâinat birdir. Her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir. Her şey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. (Mektubat, 302.s.)
*Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır;kendi başına muhafaza edemezsin,belâlardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhude ızdıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadirdir, hem Rahimdir. Kudretine istinad et; rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul…..Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler” de, pencerelerden seyret, içlerine girme. (Mektubat, 303.s.)
*Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûma aittir. Masarif ve levazımatını O tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve Ona aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi ne kadar kıymettar olduğunu ve ne kadar güzel faideler verdiğini ve o sefine sahibi Zatın ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret. Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netaic, bir cihetle senin defter-i a’mâline geçer, sana bir hayat-ı bakiyeyi temin eder, seni ebedî ihya eder. (Mektubat, 304.s.)
*Mahbublarınızdan nihayetsiz firakların yaralarını tedavi edip merhem süren bir Mahbub-u Bâkîniz var. Madem O var ve bâkidir; başkaları ne olursa olsun, merak çekmeyiniz. Belki o mahbublarda sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsan, fazl ve kemal, o Mahbub-u Bâkînin cilve-i cemâl-i bâkisinden çok perdelerden geçip, gayet zaif bir gölgenin gölgesidir. Onların zevalleri sizleri incitmesin. Çünkü onlar bir nevi ayinelerdir. Ayinelerin değişmesi, şâşaa-i cemalin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Madem O var, her şey var. (Mektubat, 305.s.)
*Ticaret ve Memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlik-ı Zülcelâllerine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerimlerine kavuşacaklar. (Mektubat, 306.s.)
*Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği gibi, dünyanın bin sene mesudane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, Onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizaplar ve cazibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağrılıyorsunuz. Öyle ise, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz. (Mektubat, 308.s.)
*…Eskiden beri çok ehl-i velâyet, tekemmül için riyazete, az yemek ve içmeye kendilerini alıştırmışlar. Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki, Ramazan-ı Şerifte, mü’minler derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane gülüyorlar. (Mektubat, 544.s.)
*Ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemat-ı Kur’aniyenin mizanlarıyla ve sünnet-i seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hatıratını tart. Ve Kur’an’ı ve sünnet-i seniyyeyi daima rehber yap. Ve الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ de, Cenâb-ı Hakka ilticada bulun. (Lem’alar, 116.s.)
*İnsan, mahiyet-i camiiyeti itibariyle, mevcudatın hemen ekserisiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i camiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet derc edilmiştir. Onun için, insanda umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî Cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azap çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur, ona aittir. Çünkü kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkîye mâlik bir Zâta tevcih etmek için verilmiş. O insan sû-i istimal ederek o muhabbeti fani mevcudata sarf ettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını firakın azabıyla çekiyor. (Lem’alar, 24.s.)
*Ey insanlar! Fani, kısa, faidesiz ömrünüzü baki, uzun, faideli, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır; Bâkî-i Hakikinin yoluna sarf ediniz. Çünkü Bâkîye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya aşıktır. Ve madem bu fani ömrü baki ömre tebdil eden bir çare var ve manen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer. (Lem’alar, 27.s.)
*İnsan çendan fanidir, fakat beka için halkedilmiş ve baki bir Zâtın ayinesi olarak yaratılmış ve bakî meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve baki bir Zâtın baki esmasının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret verilmiştir. Öyle ise, böyle bir insanın hakiki vazifesi ve saadeti, bütün cihazatı ve bütün istidadatıyla o Bâkî-i Sermedînin daire-i marziyatında esmasına yapışıp, ebed yolunda o Bâkîye müteveccih olup gitmektir. Lisanı يَا بَاقٖى اَنْتَ الْبَاقٖى dediği gibi, kalbi, ruhu, aklı, bütün letâifi,
هُوَ الْبَاقٖى۞ هُوَ الْاَزَلِىُّ الْاَبَدِىُّ۞ هُوَ السَّرْمَدِىُّ۞ هُوَ الدَّائِمُ
هُوَ الْمَطْلُوبُ۞ هُوَ الْمَحْبُوبُ۞ هُوَ الْمَقْصُودُ۞ هُوَ الْمَعْبُودُ
demeli. (Lem’alar, 28.s.)*“Allah’a (celle celaluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.” (Lem’alar, 81.s.)
*Ey ehl-i iman! Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’an’ın himayeti altına mü’minane ve mutemidane giriniz ve sünnet-i seniyyesinin dairesine teslimkârane ve müstahsinane dahil olunuz. Dünya şekavetinden ve ahirette azaptan kurtulunuz! (Lem’alar, 106.s.)
*"Cenab-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: “Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim seni yapabilir misin?” diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenab-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: “Ben böyle işlesem, sen böyle işler misin?” diye tecrübevarî bir surette Cenab-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı sû-i edeptir, ubudiyete münafidir. Madem hakikat budur. İnsan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmamalı. (Lem’alar, 177.s.)
*“Madem cismen faniyim; bu fanilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım” (Lem’alar, 338.s.)
*Ey ahiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat, en makbul bir duay-ı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet, ihlâstır….Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf aleyhisselâm ىاِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖ demesiyle, nefs-i emmareye itimad edilmez. Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın. (Lem’alar, 231.s.)
*…madem dünya bir gün bize “Haydi, dışarı” diyecek, feryadımızdan kulağını kapayacak. O bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar ikazâtıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terk etmeden, kalben onu terke çalışmalıyız. Evet, hastalık bu manayı bize ihtar edip der ki: “Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkib edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla. Malikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren.” kalbin kulağına gizli ihtar ediyor. (Lem’alar, 295.s)
*…bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, Müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve afiyet görüp yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde, bazı arızalarla, sıhhat ve afiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığı veya sû-i ihtiyarıyla veya sû-i istimaliyle elinden kaçırdığı veyahut eli yetişmediği için şekva etmek, sabırsızlık göstermek, “Aman, ne yaptım böyle başıma geldi?” diye rububiyet-i ilâhiyeyi tenkid etmek gibi bir hâlet.. maddî hastalıktan daha musibetli, manevî bir hastalıktır. (Lem’alar,304.s)
*Ehlullah, Cenâb-ı Hakk'a vasıl olmak ve dünyanın azim manevî tehlikelerinden kurtulmak ve saadeti ebediyeyi temin etmek için, iki esası ihtiyaren takip etmişler. Birisi: Rabıta-i mevttir. Yani, dünya fani olduğu gibi, kendisi de içinde vazifedar fani bir misafir olduğunu düşünmekle, hayat-ı ebedîsine o suretle çalışmışlar. İkincisi: Nefs-i emmarenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, çilelerle, riyazetlerle nefs-i emmarenin öldürülmesine çalışmışlar. (Lem’alar,308.s)
*Âlem-i İslâmın şecere-i kübrasının menşei, çekirdeği, hayatı, medarı olan mahiyet-i Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmın, fevkalâde istidat ve cihazatıyla, âlem-i İslâmiyetin maneviyatını teşkil eden kudsî kelimatı, tesbihatı, ibadatı, en evvel, bütün manalarıyla hissedip yapmaktan gelen terakkiyat-ı ruhiyesini düşün, Habibiyet derecesine çıkan ubudiyet-i Muhammediyenin (a.s.m.) velâyeti sair velâyetlerden ne kadar yüksek olduğunu anla.
Bir zaman, bir tek tesbihin, bir tek namazda, sahabelerin tarz-ı telâkkisine yakın bir surette bana inkişafı, bir ay kadar ibadet derecesinde ehemmiyetli göründü; sahabelerin yüksek kıymetini onunla anladım. ” (Lem’alar, 548.s.)
*Acaba yerde iken arş-ı âzamı temaşa eden, harika bir dehâ-yı kudsî sahibi olan ve doksan sene maneviyatta terakki edip çalışan ve hakaik-ı imaniyeyi ilmelyakîn, aynelyakîn hattâ hakkalyakîn suretinde keşfeden Şeyh Geylanî (k.s.) gibi yüzbinler ehl-i hakikatın ittifak ettikleri tevhidî ve kudsî ve manevî meselelerde, maddiyatın en dağınık ve kesretin en cüz’î teferruatına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri kaç para eder ve inkârları ve itirazları, gök görültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı? (Şualar, 120.s)
*Hem, imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve harika bir yakîn ve mucizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde, onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i imaniyede terakkî eden başta sahabeler, bütün ehl-i velâet, her vakit onun mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki, imanı dahi emsâlsizdir. (Şualar, 148.s.)
*Ya İlâhî ve ya Rabbî! Ben, imanın gözüyle ve Kur’an’ın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın dersiyle ve ism-i Hakîmin göstermesiyle görüyorum ki; semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki, böyle intizamıyla, Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin. Ve hiçbir ecram-ı semaviye yoktur ki, sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın. Ve hiçbir yıldız yoktur ki, mevzun hilkatıyla, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve müşabehet sikkesiyle Senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın. Ve on iki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki, hikmetli hareketiyle ve itaatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı ulûhiyetine işaret etmesin!...
Ey şiddet-i zuhûrundan gizlenmiş ve azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan Zat-ı Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla, Seni, kusurdan, aczden, şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla Sana hamd ve şükrederim….
Ya Rabbi ve ya Rabbe’s-semavati ve’l-aradîn! Ya Hâlikı ve ya Hâlik-ı Küll-i Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlukatı, bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur’an’a ve imana hizmet için insanların kalblerini Risale-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvanıma, iman-ı kâmil ve hüsn-ü hatime ver. Hazret-i Musa aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrahim aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Davud aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman aleyhisselâma cinnî ve insî ve Hazret-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâma şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur’a, kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur talebelerini, nefs ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevs’te mesud kıl! Âmin. Âmin. Âmin. (Şualar, Münacat,52,58,70. s.)
*“Ya Rabbi! Cebrail, Mikâil, İsrafil, Azrail hürmetlerine ve şefaatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhafaza eyle.” (Şualar, 296. s.)
*”Yâ Rab! Şu Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bereketi hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsan et!” (Mektubat, 162. s.)
*“Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’id ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu mutî raiyetini başı boş bırakıp idam etme.” (Sözler, 66. s.)
*“Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi, kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmin.” (Sözler, 39. s.)
*Münacat
Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zatın sarayca menus sadasıyla çalar, tâ ona açılsın. Öyle de, biçare ben dahi, Senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveysü’l-Karanî'nin nidasıyla ve münacatıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.: اَقُولُ كَمَا قَالَ
اِلٰهٖى اَنْتَ رَبّٖى وَ اَنَا الْعَبْدُ * وَ اَنْتَ الْخَالِقُ وَ اَنَاالْمَخْلُوقُ
وَ اَنْتَ الرَّزَّاقُ وَ اَنَا الْمَرْزُوقُ * وَ اَنْتَ الْمَالِكُ وَ اَنَا الْمَمْلُوكُ
وَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ وَ اَنَا الذَّلٖيلُ * وَ اَنْتَ الْغَنِىُّ وَ اَنَا الْفَقٖيرُ
وَ اَنْتَ الْحَىُّ وَ اَنَا الْمَيِّتُ * وَ اَنْتَ الْبَاقٖى وَ اَنَا الْفَانٖى
وَ اَنْتَ الْكَرٖيمُ وَ اَنَا اللَّئٖيمُ * وَ اَنْتَ الْمُحْسِنُ وَ اَنَا الْمُسِىءُ
وَ اَنْتَ الْغَفُورُ وَ اَنَا الْمُذْنِبُ * وَ اَنْتَ الْعَظٖيمُ وَ اَنَا الْحَقٖيرُ
وَ اَنْتَ الْقَوِىُّ وَ اَنَا الضَّعٖيفُ * وَ اَنْتَ الْمُعْطٖى وَ اَنَا السَّائِلُ
وَ اَنْتَ الْاَمٖينُ وَ اَنَا الْخَائِفُ * وَ اَنْتَ الْجَوَّادُ وَ اَنَا الْمِسْكٖينُ
وَ اَنْتَ الْمُجٖيبُ وَ اَنَا الدَّاعٖى * وَ اَنْتَ الشَّافٖى وَ اَنَا الْمَرٖيضُ
فَاغْفِرْلٖى ذُنُوبٖى وَ تَجَاوَزْ عَنّٖى وَ اشْفِ اَمْرَاضٖى يَا اَللّٰهُ يَا كَافٖى
يَا رَبُّ يَا وَافٖى * يَا رَحٖيمُ يَا شَافٖى * يَا كَرٖيمُ يَا مُعَافٖى
فَاعْفُ عَنّٖى مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَ عَافِنٖى مِنْ كُلِّ دَاءٍ وَارْضَ عَنّٖى اَبَدًا بِرَحْمَتِكَ يَا
اَرْحَمَ الرَّاحِمٖينَ وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖين
-----(Sözler,818.s.)-----