İkinci Sözü Ayet ve Hadis Bağlamında İnceleme Çalışması

30.01.2025 13:39

İkinci Sözü Ayet ve Hadis Bağlamında İnceleme Çalışması
Başlarken
 
Rabbimizin izni ve inayetiyle İkinci Söz’ün mütalaası yapılmaya çalışılacaktır. Bir Kur’an tefsiri incelendiği göz önüne alınarak dikkatli ve titiz olmak gerekmektedir. Tabii olarak kalkıştığımız iş çok mühim olduğu için yardım edilmesi beklenilmektedir. Bu minvalde yapılacak yardımlarla ve takviyelerle bu çalışma geliştirilmeye devam edecektir.
Bu çalışma sırasında tefsiri yapılan ayet ve yönlendirme yapılan ilgili ayetler ve hadislerle bağlantılar kurulmaya çalışılacaktır; tefsiri yapılan ayetin ve konunun santral manasından kopmadan kavramlar ve anlatım tekniği üzerinde durulacaktır. Malumu ilam konular üzerinde durulmayacaktır. Dipnotlar vasıtasıyla açıklamalar yapılacaktır. Aynı veya farklı renklerle, kalın/bold karakter kullanarak dikkat edilmesi gereken kelimeler belirtilmiştir. Dipnot numarasına kadar altı çizilen kelimeler beraberce mütalaa edilecektir.
 
İnayet ve tevfik Allah’tandır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
-İkinci Söz-
 
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

[1]اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

İman[2]da ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu[3] anlamak istersen[4]; şu temsilî[5] hikâyeciğe[6] bak, dinle[7]:
Bir vakit iki[8] adam, hem keyif, hem ticaret[9] için seyahat[10]e giderler. Biri hodbîn, talihsiz bir tarafa[11]; diğeri Hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa[12] sülûk eder, giderler[13]. Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan[14] bedbinlik cezası[15] olarak nazarında[16] pek fena[17] bir memlekete[18] düşer. Bakar ki, her yerde âciz biçareler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm[19] bir hâli görür. Bütün memlekette bir matemhane-i umumî şeklini almış. [20] Kendisi, şu elîm ve muzlim[21] hâleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz[22]. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor[23]. Ve ortalıkta dahi, müthiş cenazeleri ve meyusane ağlayan yetimleri görür[24]. Vicdanı, azab içinde kalır.[25]
Diğeri Hudâbîn, Hudâperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü[26]. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumi şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neşe içinde zikirhaneler[27], herkes ona dost ve akraba görünür[28]. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği[29] görüyor. Hem tekbir ve tehlil[30] ile mesrurâne[31] ahz-ı asker[32] için bir davul, bir musiki sesi[33] işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur[34]. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.[35]
Sonra döner, öteki adama rast gelir.[36] Halini anlar[37]. Ona der[38]: “Yahu, sen divane[39] olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler zahirine aksetmiş[40] olmalı ki, gülmeyi ağlamak[41], terhisâtı soymak ve talan etmek[42] tevehhüm etmişsin[43]. Aklını başına al, kalbini temizle[44] ta şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin.[45] Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizam perver, müşfik[46] bir melikin[47] memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemâlât gösteren bir memleket[48], senin vehminin gösterdiği surette olamaz.[49]” Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder[50]. “Evet, ben işretten divane olmuştum[51]. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın[52]” der.
Ey nefsim[53]! Bil ki, evvelki adam, kâfirdir[54]. Veya fâsık[55], gafildir.[56] Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün (1) zîhayat, firak ve zevâl sillesiyle ağlayan yetimlerdir. (2) Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır[57]. (3) Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat[58], ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalâletinden neş’et edip onu mânen tâzip eder[59].
Diğer adam ise, mü’mindir. Cenâb-ı Hâlıkı tanır, tasdik eder.[60] Onun nazarında şu dünya (1)bir zikirhane-i Rahmân[61], (2)bir talimgâh-ı beşer ve hayvan ve (3)bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır.[62] Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler[63] ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır32[64]. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih61 veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin[65] birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru[66], birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok lâtif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecellî eder[67], tezahür eder[68].
Demek iman bir mânevî tûbâ[69]-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum[70]-u Cehennem tohumunu saklıyor[71]. Demek selâmet ve emniyet yalnız İslâmiyette ve imandadır[72]. Öyle ise biz daima اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى دٖينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْاٖيمَانِ  demeliyiz.[73]
***
 
[1] Onlar ki gayba iman ediyorlar.(Bakara Suresi.3) Bu ayetin mana tefsiri üzerinde durulacağı girişten anlaşılıyor. Açıklamaları bir ayet tefsiri ciddiyetinde okumaya sevk ediyor. “Cumhur-u avamı, burhandan ziyade, mehazdaki kudsiyet imtisâle sevk eder.” (Mektubat, 632)
 
“اَلَّذِينَ esma-i mübhemeden olduğundan, onu tayin ve temyiz eden yalnız sılâsıdır. Demek bütün kıymet, sılâsına aittir; başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise, burada sılâsı olan imana büyük bir azamet vermekle, insanları iman etmeye teşvik eder. Amma  مُؤْمِنُونَ  kelimesine bedel, fiil sigasıyla  يُؤْمِنُونَ ’nin tercihi, iman fiilini hayal nazarına gösterip, keyfiyetin tasvir edilmesine, dahilî ve haricî delillerin tecellisiyle imanın istimrar ve devam ile teceddüd etmesine işarettir. Evet, delâilin zuhuru nisbetinde iman ziyadeleşir, teceddüd eder.  بِالْغَيْبِ  yani nifaksız, ihlâs-ı kalb ile iman ediyorlar(1) veya iman edilen şeyler gayb olmakla beraber iman ediyorlar(2) veyahut gâibe(3) veya âlem-i gayba iman ediyorlar(4).”(İ.İ’caz, 52)
 
İman Gayba olur.” Eğer duyu organlarımızla hissedersek iman olmaktan çıkar şuhud/şahidlik olur. (bkz. Müfredat, İman bahsi) 
“Şu meseleden anlaşılıyor ki, derece-i şuhud, derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani, yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihatasız keşfiyatı, veraset-i nübüvvet ehli olan asfiya ve muhakkikînin, şuhuda değil, Kur’an’a ve vahye, gaybî fakat sâfi, ihatalı, doğru hakaik-i imaniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez.”(Mektubat, 113)
 

[2]E-m-n, ا -م- ن: Kelimesinin asıl anlamı, gönül huzuru ve korkunun bertaraf olmasıdır. أَمْن ile أَمَانَة ve أَمَان aslında birer mastardır. Bazen emân, insanın güven içinde olduğu bir hâli/durumu anlatmak için kullanılır; bazen de insanın tam emin olmadığı bir hâl anlamına işaret eder. آمَنَ ise, sadece iki anlamda kullanılır:
Birincisi geçişlidir ve kendi kendine muteaddî(geçişlilik) manası taşır. Bu anlamda آمَنْتُهُ denir ki, ona güven verdim/onu güvenliğe kavuşturdum, demektir. Onun için Allah’a, mü’min denebilmektedir.
İkincisi muteaddî değildir; آمَنَ güven sahibi oldu veya güven içinde yaşadı manasına gelir…
İman üç şeyin bir arada bulunmasıyla gerçekleşir: Kalp ile tahkîk/tasdik, dil ile ikrar ve organların hayatta buna uygun amel işlemeleridir.”(Müfredat)
 
“Konunun ana teması olan İman ayette olduğu gibi cümlenin ilk kelimesi olarak kullanılıyor ve anlatıma da ilk onunla başlanılıyor.”
 
İman, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur…
İman, Sa’d-ı Taftazanînin tefsirine göre, “Cenab-ı Hakkın, istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur” denilmiştir. Öyle ise, iman, Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan, o kuvvet ile her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. “(İ.İ’caz, 52)
 

[3] “İnsan fayda odaklıdır ve en çok aradığı da saadet, nimet, lezzet ve rahattır.Ne kadar büyük” sıfatı eklenerek, merak artırılıp aranılanların tam olarak İmanda bulunduğu bir hüküm olarak ortaya konmaktadır. İmanın içinde büyük bir saadet, nimet, lezzet ve rahat var, ahirete varmadan dünyadayken de iman etmekle bunlar elde edilmeye başlanıyor. Giriş cümlesiyle ispatlamaya yönelik bir anlatım yapılacağı da bu şekilde vurgulanarak ana fikir beyan edilmiş oluyor.”
 
“Dört başlıktaki kazanç 1- saadet ve nimet 2-lezzet ve rahat olarak şeklinde ikiye ayrılmış (2x2). ‘Saadet ve nimet’in ortak noktası ‘?’ İken “lezzet ve rahat”ın ortak noktası ‘?’ dır şeklinde bir bağlantı kurulduğuna dikkat edelim…“
 

[4] Anlamak istersen”: Yukarıda geçen İman ile ilgili hüküm kesindir ve tereddüte mahal yoktur.  Gerçekten anlamak istiyor musun? O zaman dikkatini artır, radarlarını açık tut ki anlayasın! Anlayamamak istekle alakalandırılıyor. Kısaca, istek varsa anlarsın!
 
اِنَّ فٖى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَAklını kullanan/Anlayan bir topluluk için ayetler/ipuçları vardır.”(Nahl Suresi, 12)vb. ayetler.
 

[5] Mesel: Musul مُثُول kelimesinin asıl anlamı, dikilmek, ayağa kalkmak demektir. Mumessel مُمَثَّل ise, başkası örnek alınarak düşünülen veya yapılan şey demektir. Bu anlamda الشَّيْءُ مَثُلَ dikildi ve şekillendi denilir… تِمْثَال kelimesi, şekil verilen şey heykel veya büst, demektir. كَذَاتَمَثَّلَ Bir şeyin kılığına girmek, bir şeyi delil getirmek, bir şeyi düşündü, hayal etti, aklından geçirmek manasına gelir. Bu anlamda Allah buyurur ki: فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا ona tam bir insan olarak göründü (Meryem Suresi, 17). مَثَل kelimesi, iki şekilde kullanılır:
Birincisi: Benzer, denk, aynı cinsten olan şey demektir. Bazıları ise bu kelime ile bir şeyin özellikleri ifâde edilir, demişlerdir. Yüce Allah’ın şu sözü gibi: مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتٖى وُعِدَ الْمُتَّقُونَ Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vadedilen cennetin misali (Ra’d Suresi,35).
İkincisi: Bir şeyin herhangi bir manada diğerine benzemesini ifâde etmesi. Bu kelime, herhangi bir şekilde benzerlik manasını ifâde etmek için kullanılan sözcüklerin en genel olanıdır.
Misal, مثال kelimesi, iki benzerin birbiriyle karşılaştırılması veya bir şeyin yapılan bir işte örnek olarak konulması demektir. Müsle, مُثْلَة : Sözcüğü (Kulak, burun, dudağın kesilmesi), birinin başına gelen ve başkasını caydırmak için örnek olarak verilen felaket demektir.”(Müfredat)
“Temsil, Hikâyeleştirme: Kur’anî ve Nebevî bir yöntem olup, konuları muhatapların daha iyi anlayabilecekleri veya gözlemleyebilecekleri tarzda benzeştirmelerin kullanılarak anlatıldığı edebi bir usuldür.”
 
“Şahıslara dağıtıyor rolleri soyut anlatmıyor, bir şahısta bir davranış şeklinde gösteriyor.” (İkinci Söz ve Bediüzzaman’ın dil estetiği-2-Himmet UÇ)
 
وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ İşte bunlar Misallerdir ki, darb ediyoruz/vurguluyoruz onları İnsanlar için, gerek ki, tefekkür edeler. (Haşir Suresi, 21)
 
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَۚ Andolsun, tezekkür etsinler diye biz bu Kur’an’da İnsanlar için her türlü misali verdik. (Zümer Suresi, 27)
 
“Fakat şu zamanda, dalâlet-i fenniye elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zat-ı Zülcelâl, Kur’an-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i’cazından olan temsilâtından bir şulesini, acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur’an’a ait yazılarıma ihsan etti. Felillâhilhamd, sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihetü’l-vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaika kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle, hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye, şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hatta nefs ve hevâ teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu.” (Mektubat,507)
İhtar: Şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi; hem teshil, hem hakaik-i İslâmiye ne kadar makul, mütenasib, muhkem, mütesanid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin manaları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinaiyat kabîlinden yalnız onlara delalet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir. “(Sözler, 62)

[6]Temsilî Hikâyecik” şeklinde belirtilmesi:  Temsil, yani zihnin daha kolay anlaması için bir örnekleme yapılacak ve çok küçük bir hikâye olacağı için de okuyan ve dinleyenin sabrı zorlanmayacak. Bu giriş şekli okuyan ve dinleyenin zihnini ve hislerini hazırlamaya yöneliktir.

[7] “Bak ve dinle”: Eğitimin ve bilgiye ulaşmanın iki önemli esasıdır görmek ve dinlemek. Görmek istemeyen görmez, dinlemek istemeyen duymaz.
وَلَوْ تَرٰى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُسِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ رَبَّنَا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا اِنَّا مُوقِنُونَ
Görsen o vakit ki, Mücrimler Rablerinin huzurunda başlarını eğmişler: Rabbimiz! Gördük, dinledik, şimdi bizi rücu’ et/ geri çevir de salih bir amel işleyelim, muhakkak bizler mûkinleriz/yakîn edenleriz! (Secde Suresi, 12)

[8] “Diyalektik anlatım:İki adam”, “İki yol” ile başlayan anlatımlar Risale-i Nur da çokça bulunmaktadır. Diyalektik sorgulama mantığı ile birbirine zıt iki görüş incelenerek sonuçlarına, kazanımlarına ve kaybettirdiklerine göre karar verdirilir.
اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبٖيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا  Muhakkak biz ona hidayet/ kılavuzluk ettik/ yol gösterdik, Ya bir şakir olarak veya bir kefûr/çok nankör olarak! (İnsan Suresi, 3)
وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ  Ve dahi hidayet ettik/kılavuzladık iki tepeye. (Beled Suresi,10)

[9] “Hem keyif, hem ticaret”:  İnsanın arayışta olduğu konular keyif ve karlı bir ticaret. Keyif, zevkleri ve hazları temsil eder ki, hisler muhataptır. Diğeri de ticari bir kazançtır ki, akla hitaptır. Bu girişle akıl ve hislere beraberce hitap edilmektedir.
 
يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْجٖيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلٖيمٍ * تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِهٖ وَتُجَاهِدُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Ey o iman etmişler! Size öyle bir ticaret göstereyim mi ki sizleri elîm bir azâbdan kurtarır! * Allah'a ve O'nun peygamberine imân edersiniz ve Allah'ın yolunda mallarınız ile ve nefisleriniz ile mücâhedede bulunursunuz. İşte bu, sizin için çok hayırlıdır. Eğer bilir kimseler oldu iseniz. (Saf Suresi, 10-11)
 
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِى التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْجٖيلِ وَالْقُرْاٰنِ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِهٖ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذٖى بَايَعْتُمْ بِهٖ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ Şüphe yok ki, Allah mü'minlerden nefislerini ve mallarını, cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah Sebili’nde mukatelede bulunurlar da/öldürüşürler de öldürürler ve öldürülürler, O’nun üzerine hak olarak bir (cennete konulma) va’didir ki Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da( bulunmakta)dır; Ve ahdini Allah’dan daha ifâ edebilen kim vardır? Artık yapmış olduğunuz o alışverişten dolayı size müjdeler olsun ve işte bu, Azîm Fevz’dir/Çok Büyük Başarı’dır! (Tevbe Suresi, 111)
 
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرٖى نَفْسَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ  Yine İnsanlar içinden kimi de vardır ki, Allah’ın marziyatı için kendini satar, Allah ise kullarına çok refetlidir. (Bakara, 207)
 
«الطُّهُورُ شَطْرُ الْإِيمَانِ، وَالْحَمْدُ لِلهِ تَمْلَأُ الْمِيزَانَ، وَسُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلهِ تَمْلَآنِ -أَوْ تَمْلَأُ- مَا بَيْنَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ، وَالصَّلَاةُ نُورٌ، وَالصَّدَقَةُ بُرْهَانٌ، وَالصَّبْرُ ضِيَاءٌ، وَالْقُرْآنُ حُجَّةٌ لَكَ أَوْ عَلَيْكَ، كُلُّ النَّاسِ يَغْدُو، فَبَايِعٌ نَفْسَهُ فَمُعْتِقُهَا أَوْ مُوبِقُهَا» Ebu Malik el-Eş'ari(ra) rivayet edildiğine göre Rasûlullah(sav) şöyle buyurmuştur:  «Temizlik imanın yarısıdır. " الْحَمْدُ لِلهِ " mizanı doldurur, “سُبْحَانَ اللهِ وَالْحَمْدُ لِلهِ " sözleri ise yer ile gökler arasını doldurur. Namaz nurdur, sadaka burhandır, sabır ışıktır. Kur’an senin ya lehinde ya da aleyhinde hüccettir. Herkes sabahtan (pazara çıkar) nefsini satar; kimi onu azat kimi de helak eder!» (Müslim, 223)

[10] Seyahat, ya keyif için yapılır ya da ticaret için, her ikisinin de beraber yapılabildiği bir seyahat okuyan ve dinleyenlerin hayal gücünü aktive ederek dikkatini çekmektedir.
عن عبد الله بن عمر رضي الله عنهما قال: أخذ رسول الله بمنكِبي فقال: كُنْ في الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ أو عَابِرُ سَبِيلٍ Abdullah b. Ömer (ra) şöyle dedi: Rasûlullah(as) omzumdan tuttu ve: «Dünyada bir garib gibi veya bir yolcu gibi ol!» buyurdu.(Sahih-i Buhari, Tirmizi, Müsned, İbn-i Mace)

[11] Hodbîn: Farsça خودبین “«kendine bakan», bencil” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Farsça Hod “kendi” ve Farsça bîn “gören, bakan” sözcüklerinin bileşiğidir.(Nişanyan Sözlük)  
Hodbîn, talihsiz:  Her şeye ben merkezli bakan kişi bu bakış açısını seçmekle talihsizlik ve mutsuzluk yolunu seçmiş oluyor!
 ~~25.43~
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰیهُ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكٖيلًا Gördün mü o ilâhını hevâsı ittihaz edeni? Artık ona sen mi vekîl olacaksın (Furkan Suresi, 43)
عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قالَ:«لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ، حَتَّى يُحِبَّ لِأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ». Enes(ra)'den rivayet edildiğine göre: Nebi(as) şöyle buyurmuştur: «Sizden biriniz kendisi için istediği şeyi din kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olmaz.» (Müttefekun Aleyh, Sahih-i Buhari, 13) (Bencillik değil, diğerkâmlık imanın gereği)

[12] Hudâbîn: Farsça  خدا “tanrı, hükümdar, sahip” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Avestaca Hu “kendi” ve dâ “vermek, koymak, yapmak, yaratmak, belirlemek” fiillerinin bileşiğidir.(Nişanyan Sözlük) -bin eki yukarıda hodbîn kelimesinde anlatıldığı gibi “gören” anlamına gelmektedir. Hudâbîn, yaradanın fiiliyatını, sanatını ve dolayısıyla hakkı ve hakikati gören anlamı vardır.
Bahtiyar (ﺑﺨﺘﻴﺎﺭsıf. Fars. baḫt “tâlih” ve yār “dost, yardımcı” ile baḫt-yār bahtiyar, Tâlihli, mesud, mutlu (Kubbealtı). Bahtiyar, mes’ud manasında saîd olarak kullanılır.
Hudâbîn, bahtiyar: Yaradanın arzusunu elde etmeye dönük olarak hakkın ve hakikatin peşinde olan insan bu bakış açısıyla herşey ve olayda Hudâ’nın isimlerini gördüğünden ahirete varmadan da mutlu ve huzurlu olmaktadır
 
يَوْمَ يَاْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ اِلَّا بِاِذْنِهٖ فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعٖيدٌ O gelen gün hiçbir şahıs konuşmaz, ancak onun izniyle (konuşmak müstesna)! Artık onlardan bazısı tam bir şakidir/mutsuzdur, bazısı da tam bir saîddir/mutludur. (Hûd Suresi, 105)
 
Şekavet شَقَاوَة : Saâdetin/Mutluluğun zıddıdır (Müfredat). Arapçada “Şaki” kelimesi mutsuz, bahtsız, asi (al-Maâni) manasında iken Türkçede anlam kaymasına uğrayarak sadece isyan eden olarak kullanılmaktadır.

[13] Sülük سُلُوك : Yolda gitmektir. الطَّرِيقَ سَلَكْتُ: Yola koyuldum. طَرِيقِهِ فِي كَذَا سَلَكْتُ: Falan şeyi yoluna koydum. (Müfredat) Sülük mana itibarı ile bir kanalda ilerlemek, istikrarlı bir şekilde bir güzergâhı takip etmek, zorunlu olarak veya isteyerek bir yol edinmek olduğu anlaşılıyor. Herkes bir yol tutarak, yolun sonunu düşünerek veya düşünmeyerek o yolda ilerler ve bittiğinde doğru yolda olup olmadığının sonucuna net bir şekilde ulaşır. İnsan, hayatın sonuna ulaşmadan önce daha yaşarken sülük ettiği yolun doğruluğunu ve yoldan çıkıp çıkmadığını kontrol etmek zorundadır!
 
مَا سَلَكَكُمْ فٖى سَقَرَ Nedir, sülük eden/sokan sizi Sekar/Cehennem içine? (Muddessir Suresi, 42)
 
الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فٖيهَا سُبُلًا وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجْنَا بِهٖ اَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتّٰى O ki size arzı bir beşik yaptı ve sülük etti size mahsus içinde bir sebil/yol olmak üzere ve semadan bir su indirdi de onunla çıkardı çiftler olarak çeşitli nebattan. (Taha Suresi, 53)
 
لِنَفْتِنَهُمْ فٖيهِ وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهٖ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا   İçin ki, sınayalım onları onun içinde, her kim de Rabbinin zikrinden ı’raz ederse/yüz çevirirse, sülük eder/sokar onu gittikçe yükselen bir azâba!(Cin Suresi, 17)

[14] Hodkam(خودكام)(Fars. ḫōd “kendi” ve kām “murat, istek” ile ḫōd-kām) Sâdece kendini düşünen (kimse). (Kubbealtı)
 
“Hodbîn adam, hem hodkâm, hem hodendiş, hem bedbin”: Bencil adam ben merkezli nazar ettiği, baktığı için arzusu sadece kendisi içindir, sadece kendisi için endişe eder ve her şeyde ve herkeste hep olumsuz tarafı görür ama kendisine gelince hep iyi tarafı görür ve gösterir, kendisinin avukatı olur.
 
“… kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zâhirî sevse de samimî sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Ve kusurunu nefsine almaz, belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler. Mübalâğalarla, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzih ederek, adeta takdis eder ve derecesine göre, مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰیهُ  âyetinin bir tokadını yer.
   Temeddühü ve sevdirmesi ise, aksülamel ile istiskali celb eder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uhrevîde ihlâsı kaybeder, riyayı karıştırır. Akıbeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i hazıraya mübtela olan hisse ve hevayı nefse mağlup olup, yolunu şaşırmış hissin fetvasıyla, bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. Adeta, ders aldığı Amme cüzü’nü bir tek şekerlemeye satan hevâî bir çocuk gibi, elmas kıymetinde bulunan hasenatını –hissini okşamak için ve hevâsını memnun etmek için ve hevesini tatmin etmek için– ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enaniyetlere vesile edip, kârlı işlerde hasaret eder.” (Lem’alar, 420)

[15] Bedbînlik Cezası: Şükredilecek nimetleri görmek yerine sürekli olarak muhtemel kayıplar ve tehditler e odaklı, sonuçsuz ölümleri görmeyi esas alan olumsuz bakışın da bir cezası olarak öyle bir hayat yaşanmak zorunda kalınıyor!

[16] Nazarنَظَر : Bir şeyi algılamak ve görmek için gözü ve uz bakışı ona çevirmektir. Bununla bazen düşünmek ve araştırmak da kastedilir. Bazen de araştırmadan sonra elde edilen bilgi anlamında da kullanılır. Bu merakını/susuzluğunu gidermektir. Araştırmadır. (Müfredat)

[17] Fena: Fani olmak, yok olmak, kararmak, sona ermek, bitmek, tükenmek, sönmek anlamına gelmektedir.(Al-Maany)  “Sonraki cümlelerden de anlaşıldığı üzere tam da etimolojik anlamında kullanılmıştır. Ahiret inancı olmayan bir nazarla bakılırsa ölümler, yok olmalar, tükenmeler ve tahribatlar bu fena hissini oluşturur.

[18] Memleket: Arapça mlk kökünden gelen mamlaka(t) مملكة “egemenlik (alanı), mülk, krallık, ülke, devlet” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Arapça malaka ملك “egemen idi, sahip idi” fiilinin mafˁala(t) vezninde ism-i zaman ve mekânıdır.(Nişanyan) “Memleket ifadesi metin içinde yedi kez geçiyor bir kasıd ile kullanıldığı kanaati hissedilmektedir. Allah’ın egemenlik alanında olduğumuzu çağrıştırmaktadır.”
Nazarında pek fena bir memleket!: O Nazarda/ O bakış açısında öyle gözüküyor. Bakışın yanlışlığı gaflete, gaflet bencilliğe, bencillik umutsuzluğa, umutsuzluk mutsuzluğa sebep oluyor. 

[19] مَتَاعٌ قَلٖيلٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ Az bir istifade ve haklarında elîm bir azâb vardır. (Nahl Suresi, 117)

[20] “Bu Bedbîn/Kötümser bakış “Batı medeniyetinin” ve “Felsefenin” bakışıdır, onu temsil etmektedir; Doğal seleksiyon, büyük balık küçük balığı yutar, güçlü olan kazanır sistematiği kâinatta yürürlüktedir; Ölüm kesin bir sondur ve her canlı da çaresiz olarak bu sonu yaşar diye kabul etmektedir; Olayların arkasındaki gayb bağlantısını kurmayınca ve ölümden sonrası da olmayınca anlamsızlık içinde zulümden başka bir şey hissedilmez. İmandan yoksun olan bu bakış tarzı zulümattadır/ karanlıklardadır, mutsuzdur, umutsuzdur ve huzur vermez!”

[21] اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذٖينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَالَّذٖينَ كَفَرُوا اَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ  Allah iman edenlerin velisidir onları Zulümattan Nûra çıkarır, küfredenlerin ise velileri Taguttur, onları Nûrdan Zulümata çıkarırlar… (Bakara Suresi, 257)

[22]  لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَفٖى سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ Ömrüne yemin olsun ki, hakikaten onlar sekirleri/sarhoşlukları içinde bocalıyorlar. (Hicr Suresi, 72)

[23] “Dünyaya bencilce bakan bir insan kendi gibi herkesin, her varlığın da hayatta kalmak için ve daha iyiye ulaşmak için bencilce yaşaması zorundadır diye görür. Böylece herkes ve her canlı onun bir rakibi ve düşmanı olma potansiyeline sahiptir.” (Holografik Bakış, 38. Bölüm) “Bu tehdit algısı sürekli olarak insanı bir korku içeresinde bırakır. Korkular üzerine kurulu bir hayat, Şeytanın dostları için kurguladığı.”
 
اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنٖينَ  İşte size Şeytan. O yalnız kendi dostlarını korkutur. Eğer Mü’minlerseniz onlardan korkmayın, benden korkun! (Ali_İmran Suresi, 175)
 
وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلٖينَ اِلَّا مُبَشِّرٖينَ وَمُنْذِرٖينَ فَمَنْ اٰمَنَ وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ   Biz peygamberleri göndermeyiz, ancak mübeşşirler/müjdeleyiciler ve münzirler/uyarıcılar olmak üzere göndeririz. İmdi her kim imân eder ve (halini) ıslahta bulunursa artık onlar için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. (Enam Suresi, 48)

[24] İnsan bedbîn bakışıyla sadece amaçsız bir son olarak ölümü ve me’yus ağlayanları gördükçe kendisi de me’yus olur ve azab içinde kalır!
 وَاِذَا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهٖ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُسًا  Ve ne vakit ni'met verdikse İnsana ı’raz etti/yüz çevirdi ve yan çizdi, kendisine Şer dokunduğu zaman da pek me'yus oldu! (İsra Suresi, 83)
 
وَلَئِنْ اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ اِنَّهُ لَيَپُوسٌ كَفُورٌ Ve şayed İnsana bizden bir rahmet tattırır sonra da onu ondan çekip-alıverirsek muhakkak ki o kesinlikle çok me'yustur, nankördür. (Hud Suresi, 9)
 
قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطٖينَ Dediler ki, tebşir ettik/müjdeledik seni Hakk’la, onun için ümidi kesenlerden olma! (Hicr Suresi, 55)

 
[25] Vicdan: وُجُود : Var oluş, yoktan var olma ve hazır bulma anlamlarındadır. Bunun da birkaç çeşidi vardır:
Beş duyu organından biriyle bulmak ve var olmak. Zeyd’i buldum, gördüm; şunun tadına baktım; bunun sesini duydum; sertliğini hissettim, sözleri gibi.
Doğal ihtiyaç gücü ve kuvvetiyle bir şeyin varlığını anlamaktır. الشَّبَعَ وَجَدْتُ Tokluğu buldum, doydum, sözü gibi.
Doğal savunma yoluyla bir şeyin varlığını anlamaktır. وَالسَّخَطِ اْلحَزَنِ وَجُودُ Üzüntü ve öfkenin varlığını anlamak gibi.
Akıl ile veya akıl vasıtasıyla bir şeyin varlığını anlamaktır. Yüce Allah’ı bilmek (tanımak) ve Peygamberliği bilmek gibi… (Müfredat)
 
وعن وابصةَ بنِ مَعْبِدٍ رضيَ اللَّه عنه قال : أَتَيْتُ رسولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقال: « جِئْتَ تسأَلُ عنِ البِرِّ ؟ » قلت :نعم ، فقال
«اسْتَفْتِ قَلْبَكَ ، البِرُّ : ما اطْمَأَنَّتْ إِلَيْهِ النَّفْسُ ، واطْمَأَنَّ إِلَيْهِ القَلْبُ ، والإِثمُ ما حاكَ في النَّفْسِ وتَرَدَّدَ في الصَّدْرِ ، وإِنْ أَفْتَاكَ النَّاسُ وَأَفْتَوكَ»
Vâbisa İbni Ma’bed(ra)’den rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Resûlullah(sav)’in huzuruna varmıştım. Bana:
—Birr’in/İyiliğin ne olduğunu sormaya mı geldin?” buyurdu.
—Evet, dedim.
O zaman şunları söyledi:
—Kalbine fetva sor/danış.
Birr/İyilik, Nefsin ona doğru tatmin olduğudur ve de Kalbin ona doğru tatmin olduğudur!
İsm/Günah ise nefsin içinde dokuduğudur/ördüğüdür/kaşıdığıdır ve dahi Sadrın/Göğsün içinde tereddüt ettiğidir! Eğer İnsanlara fetva sorduğunda fetva vermiş olsalar bile…” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 227-228; Dârimî, Büyû’, 2)
İnsan yanlış yoldayken Vicdanı azab içinde kalır!
 
اُولٰئِكَ الَّذٖينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدٰى وَالْعَذَابَ بِالْمَغْفِرَةِ فَمَا اَصْبَرَهُمْ عَلَى النَّارِ  İşte onlar o kimselerdir ki, hidayeti verip dalâleti, mağfireti bırakıp azabı satın almışlardır, bunlar ateşe ne de sabırlılar! (Bakara Suresi, 175)
 
“Ticaret için gelinen Dünyadan mağfiret alınabilecekken alınmayıp bırakılarak dalalet satın alınmıştır.”
 
 فَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدٖيدًا فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ Böylece O küfretmişlere gelince artık dünyada ve ahirette şiddetli bir azab ile ta'zib edeceğim, hem onlar için yardımcılardan herhangi biri de yok! (Âl-i İmrân Suresi, 56)
 
İkinci Söz’ün başındaki ilk paragrafta anlatıldığı şekilde ticarete gidenlerin yanlış bakış açısı sonucu olarak azabı satın almalarıyla dünyada vicdanlarıyla ahirette de ateş içinde azab çekmektedirler!”

[26]İlk paragrafta “Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan” şeklinde sıfatlar birbirine Hem’lerle bağlanmışken “Diğeri Hudâbîn, Hudâperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi” cümlesinde sıfatlar birbirine Hem’lerle bağlanmamış; Düşünmek lazım!”
 
“Hudâbîn olan kişi, O’nun sanatını ve rahmetini gördükçe O’na şükrederek ve ona perestiş ederek Hudâperest olur; Bu dahi fıtrî bir sonuç olarak O’nun rızasını kazanmak için hakkı ve doğruyu yapma endişesine götürür ki, Güzel Ahlak’dır! Bu şekilde bakan ve yaşayan huzurlu bir hayat sürer!
 
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظٖيمٍ Ve muhakkak ki sen pek büyük bir ahlak üzerindesin! (Kalem Suresi, 4)
 
 عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : اِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ صَالِحَ الْأَخْلَاقِ. Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiğine göre, Rasûlullah(sav) şöyle buyurmuştur:  “Ben, (başka değil, sadece) Ahlâk’ın Sâlihliğini tamamlamak için gönderildim.”(İbn Hanbel, II, 381)
 
Salih/Dingin/Barışık Ahlak”: Nefisle olan savaşta genel olarak sulha/barışa ulaşan bir ahlak, kendiyle barışık mutmain bir ahlak seviyesi! 

[27] سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ Tesbih etti Allah’ı, Göklerdeki ve Arzdaki ne varsa… (Hadid Suresi, 1)

[28] قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ, الْمُؤْمِنُ مَأْلَفَةٌ- مُأْلَفٌ وَلَا خَيْرَ فِيمَنْ لَا يَأْلَفُ وَلَايُؤْلَفُ "Mü'min, ülfet eden ve kendisi ile ülfet edilendir. Ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur." (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

[29] “Terhisat-ı Umumiye: Terhîs(Ar. ruḫṣat “izin”den terḫіṣ) 1-Askerlik görevini bitirenleri ordudan ayırma. 2-İzin verme, ruhsat verme, müsaade etme.(KubbeAltı) Terhisat-ı Umumiye: Genel olarak terhisler yapmak. Terhis umumi olunca herkes vazifesini tamamlamanın mutluluğuyla şenlikler yapmak ister.”

[30] وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ  Ve Rabbini böylece tekbîr et! (Müddessir Suresi, 3)
 
لَأَنْ أَقُولَ: سُبْحَانَ اللهِ، وَالْحَمْدُ لِلهِ، وَلَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، وَاللهُ أَكْبَرُ، أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ  Ebû Hureyre(ra)'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah(sav) şöyle buyurmuştur: سُبْحَانَ اللهِ، الْحَمْدُ لِلهِ، لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، اللهُ أَكْبَرُ sözlerini söylemem, bana güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevimli gelir!» (Müslim, 2965)

[31]وَيَنْقَلِبُ اِلٰى اَهْلِهٖ مَسْرُورًا  Ve mesrur olarak ehline gider. (İnşikak Suresi, 9)

[32] ثُمَّ اسْتَوٰى اِلَى السَّمَاءِ وَهِىَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْاَرْضِ ائْتِیَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَا اَتَيْنَا طَائِعٖينَ  Sonra (Allah) Semaya doğruldu da o bir dumanken ona ve Arza dedi ki, “Gelin, ikiniz de itaat ederek/isteyerek veya kerhen/zoraki!”; Dediler, “Geldik itaat ediciler olarak.” (Fussilet Suresi, 11)
 
وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  Allahındır, Göklerin ve Yerin bütün orduları/askerleri…(Fetih Suresi, 7)
 
وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ  Rabbinin ordularını/askerlerini ancak kendisi bilir. (Müddessir Suresi, 31)

[33]Mûsiki: Pisagor’a göre “birbirine benzemeyen çeşitli seslerden meydana gelen konser”dir.”(İslam Ansiklopedisi)
 
“Diğer bir deyişle Kâinattaki birbirinden farklı varlıkların bir plan ve program dâhilinde birbirleriyle uyumlu olarak çıkardıkları sesler, fark edebilen kişiye güzel bir Mûsiki, güzel bir konser dinlettiriyor.”

[34] قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهٖ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ  De ki: Allah’ın fazlı ile ve rahmeti ile, ancak onunla artık ferahlansınlar, o onların toplayadurduklarından daha hayırlıdır. (Yunus Suresi, 58)

[35] “Şükr,شُكْر : Nimeti tasavvur edip onu göstermektir. شُكْر kelimesinin, keşf/ortaya çıkarmak anlamındaki كَشْر ’den dönüştüğü söylenmektedir. Onun karşıtı, nimeti unutmak ve onu gizlemek anlamındaki كُفْر kavramıdır. شَكُورٌ ةٌدَابَّ: Semizliğiyle sahibinin ona olan bakımını gösteren hayvan.… Şükür üç kısma ayrılır: 1-Kalp ile şükür: Nimeti tasavvur etmektir. 2-Dil ile şükür: Nimet vereni övmektir. 3- Diğer organlarla şükür: Hak ettiği oranda nimetin karşılığını vermektir.”(Müfredat)
 
عن أبى سعيد رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ  أنَّ النَّبىَّ (صلى الله عليه و سلم) قال: مَنْ يَشْكُرُ النَّاسَ لا يَشْكُرُ اللّهَ تَعَالى  Ebû Said naklediyor ki, Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Nas’a/İnsanlara teşekkürde bulunmayan Allah'a da şükretmez." (Tirmizi, Birr 35, (1955), Ebu Davud, Edeb 12, (4811))
 
 مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِرًا عَلٖيمًا Eğer şükreder ve imân etmiş olursanız, Allah sizin azabınızla ne yapacaktır? Halbuki, Allah Teâlâ Alîm Şâkirdir. (Nisa Suresi, 147)

[36] ““Döner” denildiğine göre, dünyaya ve olaylara kötümser bakan geride kalmış, oyalanmış.

[37] “Kalbin ve Nazarın kötü olmasıyla görünüş ve davranışlarda da değişiklikler meydana geliyor. Ayrıca Hodendiş olan sadece kendisinden endişe ederken, Hak-endiş olan Allah rızası için farkındalığı yüksek olarak bakıyor ve diğerinin durumuyla da ilgileniyor ve ona yardımcı olmaya çalışıyor.

[38] Karşıdaki kişinin yanlış yaptığı anlaşılınca, nerede yanlış yapıldığı ve doğru bakış açısının nasıl olması gerektiği gösteriliyor. Kötü hal görülüp sessiz kalınmıyor! Oh olsun denmiyor!
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  Ve olsun sizden bir ümmet, davet eder hayra doğru ve emreder Ma'ruf ile, nehyeder Münkerden, işte onlar,  Felâh bulucular onlardır. (Bakara Suresi, 78)

[39] “Divane, Farsça dīvāna veya dēvāne ديوانه “deli, cin çarpmış” sözcüğünden alıntıdır.(Nişanyan) Div, Dev Farsçada Cin anlamındadır.”
مَا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ Sen Rabbinin ni'meti ile, kesinlikle mecnun değilsin(Kalem Suresi, 2)
 
بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ * فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ Yakında göreceksin ve görecekler( Kimmiş Mecnun/Cinlenmiş/Delirmiş olan)! Hanginiz meftun/çıldırmış olan!  (Kalem Suresi, 5-6)

[40]   وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذٖينَ لَا يَعْقِلُونَ… Akletmeyenleri (Allâh) çirkinlik/pislik/kötülük içinde bırakır! (Yunus Suresi, 100)

[41] فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْاَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرٖينَ Sema da ağlamadı onlar için Arz da. Beklenenler de olmadılar!(Duhan, 29)

[42] “İmansız bakış açısıyla Dünyada hırsızlık ve talan olduğunu görünce kendisi de aynı şekilde hareket ediyor!”
 
“Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ mevhum bir rububiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbâne, hırsızcasına, nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.”(Mektubat, 539)

[43] وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّا اَمَانِىَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ Ve onlardan bazıları da ümmîdirler; Kitab'ı bilmezler,  ancak ümniyeler/ (bir takım) kurgular (bilirler) ve onlar sırf zannediyorlar! (Bakara Suresi, 78)

[44]Aklını başına al, Kalbini temizle”: Akıl baştan gidince ve kalb kirlenince olaylar ve nesneler doğru gözükmüyor! İkisi beraber!
 
 اَفَلَمْ يَسٖيرُوا فِى الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتٖى فِى الصُّدُورِ   Arz’da/Yeryüzünde seyretmediler mi/dolaşmadılar mı ki, kendileri için onlar ile akleden kalbler olsun veya onlar ile işittikleri kulaklar olsun! Velhasıl (onların) gözleri körleşmez; velâkin sadırları/göğüsleri içindeki kalpleri körleşir.(Hac Suresi, 46)

[45]اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰیهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهٖ وَقَلْبِهٖ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهٖ غِشَاوَةً فَمَنْ يَهْدٖيهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ Gördün mü o kimseyi ki, edinmiş ilahını hevâsı (olarak) da şaşırtmış onu Allah bir bilgi üzerinde ve mühürlemiş üzerini işitmesinin ve kalbinin, hem kılmış bakışının üzerine bir perdeyi? Artık kim hidayet eder ona Allah'tan sonra? Hâlâ tezekkür etmez misiniz/ anlamaz mısınız? (Casiye Suresi, 23)

[46] هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ  O (öyle) Allah ki Halık, Barî, Musavvir, Esma-ül Hüsnâ/ En Güzel İsimler onun, Semalarda ve Arz içinde ne varsa O’nun için tesbih eder, O Hakîm Azîzdir. (Haşir Suresi, 24)

[47]Melik ملك, halk üzerinde emretme ve yasak koyma yetkisine sahip olan kişidir. Bu da insan siyasetine mahsus bir durumdur. Bundan dolayı النَّاسِ مَلِكُ İnsanların hükümdarı denir. اْلأَشْيَاءِ مَلِكُ eşyanın hükümdarı, denmez.”(Müfredat)
 
“Melikin Memleketi: Memleket, Hükümranlık alanı, Melik ise bu hükümranlığın temsil ettiği zattır. Melik ve memleket aynı kökten gelen türetilmiş isimlerdir. Bu ifade ile güzel bir belagat yapılmıştır! Bu Kâinat ve Dünya memleketinin meliki/hükümdarı tekdir!”       

[48] اَلَّذٖى اَحْسَنَ كُلَّ شَیْءٍ خَلَقَهُ ...  O ki, yarattığı herşeyi güzel kıldı... (Secde Suresi, 7)

[49] “Vehmin gösterdiği suret”: Hayal gücünün hakikatte olmayan bir şeyi şekillendirerek ve suret giydirerek göstermesidir, Sinema gibi… 

[50] اِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّٰهِ لِلَّذٖينَ يَعْمَلُونَ السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ قَرٖيبٍ فَاُولٰئِكَ يَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٖيمًا حَكٖيمًا  Ancak Tevbe Allah’ın kabul ettiği, o kimseler içindir ki, bir cehaletle bir kötülüğü işlerler de az sonra tevbe ederler. İşte onlar için Allah tevbeyi kabul ediyor ve Allah Hakîm Alîmdir!(Nisa Suresi, 17)
 
عن أنس بن مالك رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : «كلُّ بني آدم خَطَّاءٌ، وخيرُ الخَطَّائِينَ التوابون» Enes b. Mâlik(ra)'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre Rasûlullah(as) şöyle buyurmuştur: «Her âdemoğlu çok hatacıdır. Çokça hatacıların en hayırlısı çokça tövbe edicilerdir.» (İbn Mâce, Tirmizî,  Ahmed bin Hanbel, Dârimî)

[51] “İşretten Divane Olmak: Toplu halde yiyip içerken insanlar kontrolü kaybedip bulunduğu grupla beraber harekete ederek cinlenmiş gibi yapmaması gerekenleri de yapmaya başlayabilir.”
 
يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَانًا خَليلًا Veyl olsun bana keşke ben falanı halil/dost/kanka ittihaz etmeseydim!(Furkan Suresi, 28)
 
عن أبي هريرة رضي الله عنه أَن النبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ: «الرَّجُلُ عَلَى دِينِ خَلِيلِهِ، فَلْيَنْظُر أَحَدُكُم مَنْ يُخَالِل» Ebû Hureyre(ra)’ dan rivayet edildiğine göre, Nebi(as) şöyle buyurmuştur: «Kişi, dostunun dini  üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.» (Ebu Davud, 4833)

[52] İman zafiyeti veya yokluğun cezası Ahiretteki Cehennem azabından önce Dünyada dahi Cehennemî bir hal yaşatılıyor dönülmesi için.  
 
اَلَّتٖى تَطَّلِعُ عَلَى الْاَفْپِدَةِ * نَارُ اللّٰهِ الْمُوقَدَةُ Allah’ın Ateşi’dir tutuşturulmuş ki, o gönüller üzerinde tulu’ eder/doğar! (Hümeze, 6-7)
 
 وَلَنُذٖيقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ Ve elbette tattırıyoruz onlara büyük azabtan önce yakın azabı, umulur ki onlar ric’at edeler/döneler!(Secde Suresi, 21)
 
“Dikkat edelim! Tebliği yapan kişi sayesinde cehennemî haletten kurtuluş gerçekleşiyor.”
 

[53]  فَلَا تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْ  Artık nefislerinizi  tezkiye etmeyin/temize  çıkarmayın! (Necm Suresi,32)
وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ي اِنَّ رَبّ۪ي غَفُورٌ رَح۪يمٌ “Ben nefsimi tebrie etmem/ temize çıkarmam, muhakkak ki kesin olarak Nefis bir emmaredir/buyurgandır/emredicidir Kötülükle, Rabbimin merhamet ettiği hariç! Şüphesiz Rabbim çok merhamet eden, çok bağışlayandır” dedi. (Yusuf Suresi, 53)

[54] “Küfr كُفْر, Sözlükte, bir şeyi örtmek anlamına gelir. Gecenin kâfir diye nitelendirilmesinin nedeni ise, şahısları örtme/gizleme özelliğindendir. Çiftçiye kâfir denmesinin nedeni ise, onun tohumu toprağa gizlemesinden/gömmesindendir. Nimetin küfrü veya küfrânı ise, ona karşı şükretmeyi terk ederek varlığını inkâr edip gizlemektir. Mutlak anlamda kullanılan kâfir kavramı ise, Allah’ın birliğini veya Peygamberliği veya Şerîatı ya da her üçünü inkâr eden kişi anlamında kullanılması yaygındır. Kimi zaman, Şerîatı çiğneyen ve Ona karşılık Allah’a yapması gereken şükrü terk eden kişinin bu işini tanımlamada da كَفَرَ fiili kullanılır. Bazen, teberri etmek/uzaklaşmak da, كُفْر kavramıyla ifade edilir.” (Müfredat)

[55] “Fısk فُلاَنٌ فَسَقَ: Falan kişi şer’in sınırından dışarı çıktı. Bu kelime Arapların şu sözünden gelmektedir: الرُّطَبُ فَسَقَ: Taze hurma, kabuğundan dışarı çıktı. Fıskın çok günâhla meydana geldiği meşhurdur. Fasık, daha çok, dinî hükümlere bağlanıp onları ikrar ettikten sonra onların tümünü veya bir kısmını ihlâl eden kişi için kullanılır. Eğer köken olarak kâfir kişiye, fasık denirse; onun, aklın ve fıtratın gerektirdiği hükmü ihlâl ettiğinden dolayıdır. Yüce Allah şu âyette fıskın karşısında imanı getirmiştir: اَفَمَنْ كَانَ مُؤْمِنًا كَمَنْ كَانَ فَاسِقًا لَا يَسْتَوُنَ: Öyle ya, mü'min olan fasık olan gibi olur mu? Müsavi olmazlar! (Secde, 18). Fasık kâfirden, zalim de fasıktan daha geniş anlamlıdır.” (Müfredat)
 
 “Kâfir ile Fasık Gafil aynı kefeye konuyor, günahkârlıkla örülmüş bir gafillik kâfir hayatı gibi hayat yaşatıyor. Kâfir deyince üzerimize almıyoruz ama fasık gafilin ucu bize de dokunur, muhatab oluyoruz!”
 
وَلَقَدْ اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَمَا يَكْفُرُ بِهَا اِلَّا الْفَاسِقُونَ Andolsun ki, inzal ettik/indirdik sana beyyine/apaçık âyetler! Bu nedenle kâfirlik etmez onlara fasıklardan başkası. (Bakara Suresi, 99)

[56] “Gaflet, غَفْلَة : Dikkatsizlik, aymazlık, umursamazlık, farkında olmamak, dalgınlık.” (el-Maany)
 
سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِىَ الَّذٖينَ يَتَكَبَّرُونَ فِى الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا وَاِنْ يَرَوْا سَبٖيلَ الرُّشْدِ
لَا يَتَّخِذُوهُ سَبٖيلًا وَاِنْ يَرَوْا سَبٖيلَ الْغَىِّ يَتَّخِذُوهُ سَبٖيلًا ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلٖينَ  «Arzda/ Yeryüzünde haksız yere tekebbür edenleri/büyüklenenleri elbette Âyetlerimden çevireceğim.»; Zira her bir âyeti görseler ona imân etmezler ve eğer Rüşd Yolunu görseler onu yol edinmezler, ama eğer bozulma/azma yolunu görseler onu yol edinirler. Bu da onların Âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gâfil bulunduklarından dolayıdır. (Araf Suresi, 146)

[57] “Başıbozuk: İngilizceye de “bachibouzouk” olarak geçen bu kavram Osmanlı da düzensiz, kaybedecekleri çok fazla bir şeyi olmayan, ipe sapa gelmez kişilerden kurulu birlik için kullanılmıştır. Bu birlik en önde sürüldüğünden ve kontrolsüz davranışlarıyla korku verdiğinden meşhur olmuştur.”(bkz.https://en.wikipedia.org/wiki/Bashi-bazouk, https://islamansiklopedisi.org.tr/basibozuk)

[58] فَاَوْحَيْنَا اِلٰى مُوسٰى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظٖيمِ Bunun üzerine Musâya «Vur Asan ile denize» diye vahyettik, (vurunca) hemen infilak etti her fırka/bölük azîm/koca Dağ gibi oluverdi! (Şuara Suresi, 63)
 
وَهِىَ تَجْرٖى بِهِمْ فٖى مَوْجٍ كَالْجِبَالِ ... Ve (gemi) onlar ile beraber Dağlar gibi dalgalar içinde cereyan ediyordu/ akıyordu… (Hud Suresi, 42)
 
وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ جِبَالٍ فٖيهَا مِنْ بَرَدٍ… Semadan, (ondaki) cibalden/dağlardan bir dolu/yoğuşma indiriyor!.. (Nur Suresi, 43)

[59]وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِقٖينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِكٖينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّانّٖينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِ عَلَيْهِمْ دَائِرَةُ السَّوْءِ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصٖيرًا  Ve tâ ki, Allah'a sû-i zan eden Münafıkları ve Münafıkaları ve Müşrikleri ve Müşrikeleri ta’zîb etsin, o kötülük sarmalı/girdab kendi üzerlerine (olsun); Zira Allah onlara ğadab etti, lâ'net etti ve kendilerine Cehennemi hazırladı ki, varış yeri olarak ne de kötü oldu! (Fetih Suresi, 6)

[60]يَا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ  Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki ni’metini zikredin/anın/hatırlayın, Allah’ın gayrı bir hâlık mı var? Size Semadan ve Arzdan rızık verir, başka ilah yok, ancak O, o halde nasıl çevriliyorsunuz/yanıltılıyorsunuz? (Fatır Suresi, 3)
 
لَقَدْ كَانَ فٖى قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِاُولِى الْاَلْبَابِ مَا كَانَ حَدٖيثًا يُفْتَرٰى وَلٰكِنْ تَصْدٖيقَ الَّذٖى بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصٖيلَ كُلِّ شَیْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ  Muhakkak ki, onların kıssalarında ülül'elbab/öz sahipleri için bir ıbret vardır, bu (Kur’an) uydurulur bir söz değildir, velâkin önündekinin tasdiki ve her şeyin tafsıli ve iman eden bir kavm için bir hidayettir ve rahmettir! (Yusuf Suresi, 111)

[61]تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ   Tesbih ediyor O’na yedi Semâ ile Arz ve onun içindeki kim varsa ve hiçbir şey yoktur ki, illâ O'na hamd ile tesbihte bulunur... (İsrâ Suresi, 44)
 
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبٖيحَهُ... Görmedin mi ki, muhakkak Semalardaki ve Arzdaki kimseler ve saflar halindeki uçanlar o Allah için tesbihte bulunuyor. Kesinlikle her biri salâtını ve tesbihini bildi… (Nur Suresi, 41)

[62] وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ  Ve (ben) cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye halk ettim. (Zariyat Suresi, 56)
 
وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا...   Ve O, O’dur ki Semaları ve Arzı altı günde halketti, Arşı su üstündeydi, hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihan için… (Hud Suresi, 7)

[63]كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَ ...... Her nefis ölümü tadıcıdır ve muhakkak sizlere ücretleriniz Kıyamet Günü’nde îfâ edilecektir; Artık kim Nar’dan/Ateş’ten uzaklaştırılır ve Cennet’e dâhil edilirse/girdirilirse başarmış olur... (Al-i_İmran Suresi, 185)

[64] وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطٖيرُ بِجَنَاحَيْهِ اِلَّا اُمَمٌ اَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَیْءٍ ثُمَّ اِلٰى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ  Yok debelenenden ne varsa Arzda ve de olmaz uçandan, uçuyor iki kanadıyla, illa ümmetlerdir misliniz/benzeriniz gibi; Tefrît etmedik/Geride bırakmadık Kitab‘da herhangi bir şeyi; Sonra Rablerine doğru haşredilirler/toplanılırlar! (Enam Suresi, 38)

[65] فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرٖيمِ İşte Allah o kadar âli/yüce, Hak Melîk, başka ilah yok ancak O! O Kerîm Arşın Rabbi! (Muminun Suresi, 116)

[66]اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ Görmediniz mi? Allah’ın Semalarda ve Arzda ne varsa sizin için müsahhar/emre amade kıldığını…(Lokman Suresi, 20)

[67]  عَنْ أَنَسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَال  “ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ بِهِنَّ حَلاَوَةَ الْإِيمَانِ، مَنْ كَانَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلَّهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِى الْكُفْرِ بَعْدَ أَنْ أَنْقَذَهُ اللَّهُ مِنْهُ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِى النَّارِ.” Enes (b. Mâlik) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: “Şu üç özellik kimde bulunursa o kimse imanın tadını bulur: Allah ve Resûlü"nü her şeyden çok sevmek, bir kimseyi yalnızca Allah rızası için sevmek, Allah kendisini kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten ateşe atılmaktan kaçındığı gibi kaçınmak.” (Müslim, Îmân, 67)

[68] تَرٰیهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا سٖيمَاهُمْ فٖى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Onları çokça rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün. Peşine düşüyorlar bir fazlın, Allah(cc)'dan (yana) ve bir rıdvânın, yüzlerindeki simaları/tanınmaları, secdelerinin eserindendir.(Fetih Suresi, 29)

[69]T-y-b - ب ي ط: طَابَ الشَّيْءُ يَطِيبُ طَيْبًا Bir şey hoş oldu, olmaktadır; فَهُوَ طَيِّبٌ o hoştur, denir. طَيِّب kelimesinin asıl anlamı, duyuların ve nefsin hoşuna giden şeydir. Dinî anlamda اَلطَّعَامُ الطَّيِّبُ hoş yiyecek, caiz olan şeyden ve caiz olan yerden alınandır. Yiyecek bu şekilde olduğu sürece, hem hazırda hem gelecekte tayyib/hoş olur ve pis/kötü olmaz. Aksi durumda ise, hazırda hoş olsa da gelecekte hoş olmaz. Medine’de yetişen bir çeşit hurmaya طَاب ; Medine’nin kendisine de طَيْبَة denir…Kimisine göre طُوبَى /tubâ kelimesi, cennetteki bir ağaç ismidir. Kimisine göre ise bu ifâde; yokluğu olmayan bir beka, zevali olmayan bir izzet ve fakirliği olmayan bir zenginlik gibi cennetteki her türlü hoş/güzel şeye işarettir.”(Müfredat)
 
اَلَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبٰى لَهُمْ وَحُسْنُ مَاٰبٍ Onlar ki iman etmişlerdir ve salih ameller işlemişlerdir, tûbâ/ hoşluk onların, dönüş yeri/yöneliş yeri hüsnü/güzelliği onların! (Rad Suresi,29)

[70] لَاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ*ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ  Sonra muhakkak ki sizler, ey o Tekzîb Edici/ Yalanlayıcı Dallînler/ Şaşkınlar/ Sapkınlar! Elbette ki, zakkumdan olan bir ağaçtan yiyicilersiniz!(Vakıa Suresi,51-52)
 
اِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِ * طَعَامُ الْاَثٖيمِ Muhakkak Zakkûmun Ağacı, Tam Suçlunun taamıdır/yiyeceğidir! (Duhan Suresi,43)

[71] “İman için “cennet çekirdeği” ,küfür için de “cehennem tohumu”: Tohum, bitkilerde üreme için Cenab-ı Hakk’ın hikmet kalemiyle çizdiği tanelerdir. Kabuklu veya kabuksuz olabilir. Kabuklu olsa da kabukları çok kalın değildir. Bu yüzden de tohum çabuk yeşerir. Çabuk yeşerdiği gibi genelde de çabuk büyürler. Tohum, bir bitkide çok sayıda üretilir. Tohumların ekilme işlemi genelde toprağa gelişigüzel serpme şeklindedir.
Çekirdek ise yine bitkilerde üreme için Allah’ın (c.c) yaratmış olduğu tanelerdir. Çekirdekler kabukludur hatta kabukları kalın ve sağlamdır. Bu yüzden de kolay yeşeremezler. Genelde bitkinin meyvesinin içerisinde yer alır ve sayı olarak tohuma nazaran az sayıda üretilir. Çekirdek, serperek değil toprağa özenle yerleştirilerek ekilir. Bakımı zordur ve emek ister. Çabuk çimlenmediği gibi çimlendikten sonra da çabuk büyümez.
Gelelim bu mânâların iman ve küfürle nasıl bir alakası olduğuna... İman, insanın kalbine -insana bakan yönü ile- kolayca girmez. Cüzî iradesinin sarfı esastır ki, insanın bu iradeyi kullanabilmesi çok kolay değildir, muhafazası da zordur. Evet, iman emek ister, sabır ister, özveri ister. Tıpkı bir çekirdek gibidir. Kolay neşvünema bulmaz, yetiştirmesi zordur ama muhafaza ederseniz; kolay kolay çürümez ve ödülü de büyüktür. Binler meyve veren bir ağaca dönüşür.
Küfür ise kalbe girmesi gayet kolaydır. Çünkü “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var”…
Bu cümledeki bir diğer sırlı hakikat de imanın cennet çekirdeğini “taşıması”, küfrün cehennem tohumunu “saklaması” dır. Evet küfür açıkça “bende neşvüneması çok kolay bir cehennem tohumu var” diye ilan etmez! Saklar bu sırrını!
İman ise saklamak yerine, cennet çekirdeğini açıkça elleri üzerinde “taşır”. Ve sârihan ilan eder: “Benim elimdeki çekirdek sizleri ebedi cennete götürecektir. Buyrun ekin kalbinize ve özenle muhafaza edin.”” (Bkz. Yeni Asya: Cennet çekirdeği ve cehennem tohumu)

[72]اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِنٖينَ Oraya eminler olarak selâm ile girin!(Hicr Suresi, 46)
 
يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِى السِّلْمِ كَافَّةً وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖينٌ Ey hani o iman etmiş olanlar! Kâffeten Silme girin de Şeytan hutuvatına/adımlarına ittiba etmeyin/uymayın! Şüphe yok ki o sizin için bir apaçık düşmandır. (Bakara Suresi, 208)
 
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ‏: الْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِه وَيَدِهِ وَالْمُؤْمِنُ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ عَلَى دِمَائِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ  Ebû Hureyre (ra)’den rivayete göre, Rasûlüllah(sa) şöyle buyurmuştur: “Müslüman elinden ve dilinden Müslümanların selamet buldukları kişidir. Mü’min ise insanların kanları ve malları hususunda emniyet ettiği kişidir.”(Müslim, İman: 14; Buhârî, İman: 3)

[73] أخبرنا أبو الأشعث قال حدثنا خالد بن الحارث قال حدثنا شعبة عن أبي عقيل عن سابق بن ناجية عن أبي سلام انه كان في مسجد حمص فمر رجل فقمت إليه فقلت حدثني حديثا سمعته من رسول الله صلى الله عليه وسلم لم تداوله الرجال بينك وبينه قال أتيت النبي صلى الله عليه وسلم وهو يقول ما من عبد مسلم يقول حين يصبح ثلاثا وحين يمسي رضيت بالله ربا وبالإسلام دينا وبمحمد صلى الله عليه وسلم نبيا الا كان حقا على الله ان يرضيه يوم القيامة   Ebu Selam der ki: Humus mescidinde iken adamın biriyle karşılaştım. Yanına gidip: ''Bana, Rasûlullah(as)’den bizzat işittiğin bir hadis söyle" dediğimde şu karşılığı verdi: Rasûlullah (as)'in yanına geldiğimde: "Sabah ve akşam vakitlerinde üç defa: ''Rab olarak Allah'a, din olarak İslam'a, peygamber olarak da Muhammed'e razı oldum'' diyen Müslüman kulu, Allah(cc) kıyamet gününde mutlaka memnun ve razı eder" buyurdu!(Ebu Davud,5072; Müsned, 18967)