Risale Portal
Bediüzzaman’ın, özel olarak Sultan Abdülhamid’e ve genel olarak Osmanlı, Abbasi ve Emevi Sultanlarına karşı yaklaşımı nasıldır?
23.02.2025 12:01

“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah ne vakit Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, zulmedenler, padişah da olsa da hayduttur..”[1]
1.Üstad, kişilerle değil fikirler ve sistemler ile ilgileniyor. Çünkü kişiler fani ve zayıf, fikirler ve sistemler ise daha güçlü ve baki olma potansiyeli var. Kurumusal bir temsiliyet makamında olan sembol şahıslarla da temsil ettikleri fikirler ve değerler nokta-i nazarında temas kurar. Kişilere, mesleklere, mezheplere, ideolojilere ve kurumlara karşı toptancı bir yaklaşım sergilemez. Mutlak iyi veya mutlak kötü gibi genellemeci yaklaşımlar bilinci bloke ederek kişiyi dar bir alana ve fikir zindanına haps eder. Kurumlar, meslekler ve şahıslar ile hakikate temas eden yüzü itibariyle bir ilişki geliştirmek ise büyük bir bilinç düzeyini gösterir. İnsanoğlu genetik olarak analitik değil basit düşünmeyi sever. Her sıfat ve fiili kendi bağlamı içinde değerlendirmek ancak muhakkik ve ilkesel düşünenlerin yapabileceği bir şey.
2.Bediüzzaman, temsil ettiği saltanat ve hilafet kurumu nokta-i nazarında Sultan Abdülhamid ile ilişki kurar. Hiçbir idareci ile kişisel bir sorun yaşamadığı gibi Sultan Abdülhamid ile de kişisel bir sorunu olmamıştır.
3.Bediüzzaman; “Zira, sâbıkda padişah kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu. Biçare milletin halini anlamıyordu. Yahud za’f-ı kalb ve kuvvet-i vehm ile anlamak istemiyordu. Yahud mütehevvisane ve mütekeyyifane ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmağa müsaid değildi…”[2] diyerek Sultan Abdülhamit’in kişisel karakteri hakkında bir tespit yapsa da işi şahsileştirmez. Ancak; 1300 yıldır devam edip gelen saltanat idaresinin mantığına ve tarzına şiddetle karşı çıkar…üstad’ın referansları islam’ın idare hukukudır…sultanların ise ekseriyet-i mutlaka ile saltanat ve istibdadın esalarıdır... abbasilerin referansı sasani, emevilerin Bizans ve Osmanlının da Moğol saltanat kültürüdür… başta dört mezhep imamı olmak üzere üstad’a kadar devam edip gelen hakiki ulemanın bu saltanat sistemi ile çatışma halinde olması kaçınılmazdı…bu uğurda halife ünvanını da kullanan sultanlar tarafından yüzlerce ulemaya işkence yapıldığı tarihi bir hakikattır…
4.Bediüzzaman, bizzat görüştürülmese de kamuoyu önünde Sultan Abdülhamid’e defalarca nasihat ve tavsiyelerde bulunur. Yıldız sarayını ulema meclisine sadece isimden ibaret olan hilafet kurumunu da mevki-i hakikisine yükseltmesini ve işlevsel kılmasını söyler. Bilhassa modern dönemde idare sisteminde bir reforma olan ihtiyacı dile getirdi. Ancak ne Sultanın karakteri ne de Osmanlı bürokratlarının formasyonu buna yetmiyordu. Şahsi saltanatları tehlikeye atacak bütün fikirleri kriminalize ederek azami baskı politikasına yöneldiler…
5.Bediüzzaman’ın Volkan gazetesinde Sultan Abdülhamid’e olan hitabını numune babından buraya alalım:
“Hilâfete dair bir rüyadır: Âlem-i manada Padişah’ı gördüm.
Dedim: Sen zekâtü’l-ömrü Ömer-i sâninin mesleğinde sarf et. Tâ ki meşrutiyet riyasetine lâzım ve biatın manası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın.
Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim, siz de ol zaman ehline taklid edebilirseniz. Nerede sizde onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk!
Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadî ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan adalet ve terakkiyi intac edebilir. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder.
O dedi: Nasıl yapacağım?
Dedim: İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul’da kan bırakmadığından, hüsn-ü niyeti gösterir bir şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi, menfur olmuş Yıldız’ı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkıkîn-i ulemayı doldurmak ve Yıldız’ı darülfünûn gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti mevki-i hakikisine is’ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti servet ve iktidarınla tedavi etmekle Yıldız’ı Süreyya kadar â'lâ et. Tâ hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilâfette pertevnisar-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et, tâ alıştırılmış olan israfata iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin, madem ki imamsın!...”[3]
6.1920 yıllarında Osmanlı imparatorluğu yıkıldı. Yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Cumhurriyet ismi ile kurulan yönetim müsemmasiyle ters orantılı olarak istibdat-ı mutlaka başvurdu.,,
Osmanlı saltanat sistemi halka şer’iat’ı tatbik edip sadece idari bir despotizm kurarken yeni T.C yönetimi; idari, kültürel, dini alanlarda azami baskı politikasına yönelerek İslam Hukuk Sistemini hayatın bütün alanlarında silme çabasına girişti… Sadece dine değil Müslüman halkın bütün gelenek, örf ve elbiselerine dahi müdahale ederek kurduğu fetişist, tekçi, ırkçı ve diktatoryal sistem ile Müslüman halkın başına bir deccal gibi musallat oldu…
İşte Bediüzzaman Said-i Kürdi, bütün gayreti ile bu sisteme karşı mücadeleye girişti… Eski döneme göre tahakkümü yüz kat daha fazla olan bu yönetime karşı çıktı. (Numune olarak 22. Lem’a ve 11. Şua’nın son bölümlerine bakılabilir.) Mekteplerde eğitim sistemi ile Osmanlıdan kalan bütün bir kültürü yok etme çabalarına karşı Osmanlı döneminde kalan güzel örf ve geleneklere olumlu göndermeler yaptı. T.C kuruclarının Sultan Abdülhamid’e nispeten çok daha büyük bir istibdat uyguladığını beyan etti. (Yirmi İkinci Lem’anın İkinci İşaretine bakılabilir.) Fırsatı kaçırılsa da Osmanlı döneminde müspet bir değişim imkanı vardı…fakat kurulan bu laik ve seküler sistemin bütün bu imkanı ortadan kaldırdığını, biaenaleyh çok farklı cihetlerle kurumsal olarak tatbik edilen bu diktatör rejime karşı mücadele edilmesi gerektiğini beyan etti…
Osmanlı idaresi döneminde daha çok kişisel istibdat türünün yeni Türkiye idaresi ile beraber kurumsal bir diktatoryaya evrildiğini beyan etti…
Not: Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri hiçbir zaman kişisel kusurları ile meşgul olmadı… Ancak kamuya ait şahısların kamu adına yaptıkları yanlışlıklara karşı mücadele etti. Evvela nasihat ve irşad ile idarecileri müspet uygulamalara teşvik etti. Bundan vaz geçmeyen devlet ricaline karşı ise; teenni, hikmet, ihtiyat ile ve tavizsiz bir şekilde mücadele etti…
[1] B.S.N. İçtimai Dersler, zehra.com.tr/kitapoku,160.s
[2] B.S.N. İçtimai Dersler, zehra.com.tr/kitapoku,84.s
[3] B.S.N. İçtimai Dersler, zehra.com.tr/kitapoku,541.s
1.Üstad, kişilerle değil fikirler ve sistemler ile ilgileniyor. Çünkü kişiler fani ve zayıf, fikirler ve sistemler ise daha güçlü ve baki olma potansiyeli var. Kurumusal bir temsiliyet makamında olan sembol şahıslarla da temsil ettikleri fikirler ve değerler nokta-i nazarında temas kurar. Kişilere, mesleklere, mezheplere, ideolojilere ve kurumlara karşı toptancı bir yaklaşım sergilemez. Mutlak iyi veya mutlak kötü gibi genellemeci yaklaşımlar bilinci bloke ederek kişiyi dar bir alana ve fikir zindanına haps eder. Kurumlar, meslekler ve şahıslar ile hakikate temas eden yüzü itibariyle bir ilişki geliştirmek ise büyük bir bilinç düzeyini gösterir. İnsanoğlu genetik olarak analitik değil basit düşünmeyi sever. Her sıfat ve fiili kendi bağlamı içinde değerlendirmek ancak muhakkik ve ilkesel düşünenlerin yapabileceği bir şey.
2.Bediüzzaman, temsil ettiği saltanat ve hilafet kurumu nokta-i nazarında Sultan Abdülhamid ile ilişki kurar. Hiçbir idareci ile kişisel bir sorun yaşamadığı gibi Sultan Abdülhamid ile de kişisel bir sorunu olmamıştır.
3.Bediüzzaman; “Zira, sâbıkda padişah kendi yerinde mahbus gibi oturuyordu. Biçare milletin halini anlamıyordu. Yahud za’f-ı kalb ve kuvvet-i vehm ile anlamak istemiyordu. Yahud mütehevvisane ve mütekeyyifane ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmağa müsaid değildi…”[2] diyerek Sultan Abdülhamit’in kişisel karakteri hakkında bir tespit yapsa da işi şahsileştirmez. Ancak; 1300 yıldır devam edip gelen saltanat idaresinin mantığına ve tarzına şiddetle karşı çıkar…üstad’ın referansları islam’ın idare hukukudır…sultanların ise ekseriyet-i mutlaka ile saltanat ve istibdadın esalarıdır... abbasilerin referansı sasani, emevilerin Bizans ve Osmanlının da Moğol saltanat kültürüdür… başta dört mezhep imamı olmak üzere üstad’a kadar devam edip gelen hakiki ulemanın bu saltanat sistemi ile çatışma halinde olması kaçınılmazdı…bu uğurda halife ünvanını da kullanan sultanlar tarafından yüzlerce ulemaya işkence yapıldığı tarihi bir hakikattır…
4.Bediüzzaman, bizzat görüştürülmese de kamuoyu önünde Sultan Abdülhamid’e defalarca nasihat ve tavsiyelerde bulunur. Yıldız sarayını ulema meclisine sadece isimden ibaret olan hilafet kurumunu da mevki-i hakikisine yükseltmesini ve işlevsel kılmasını söyler. Bilhassa modern dönemde idare sisteminde bir reforma olan ihtiyacı dile getirdi. Ancak ne Sultanın karakteri ne de Osmanlı bürokratlarının formasyonu buna yetmiyordu. Şahsi saltanatları tehlikeye atacak bütün fikirleri kriminalize ederek azami baskı politikasına yöneldiler…
5.Bediüzzaman’ın Volkan gazetesinde Sultan Abdülhamid’e olan hitabını numune babından buraya alalım:
“Hilâfete dair bir rüyadır: Âlem-i manada Padişah’ı gördüm.
Dedim: Sen zekâtü’l-ömrü Ömer-i sâninin mesleğinde sarf et. Tâ ki meşrutiyet riyasetine lâzım ve biatın manası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın.
Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim, siz de ol zaman ehline taklid edebilirseniz. Nerede sizde onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk!
Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadî ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan adalet ve terakkiyi intac edebilir. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder.
O dedi: Nasıl yapacağım?
Dedim: İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul’da kan bırakmadığından, hüsn-ü niyeti gösterir bir şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi, menfur olmuş Yıldız’ı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebaniler yerine melâike-i rahmet gibi muhakkıkîn-i ulemayı doldurmak ve Yıldız’ı darülfünûn gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilâfeti mevki-i hakikisine is’ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za’f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti servet ve iktidarınla tedavi etmekle Yıldız’ı Süreyya kadar â'lâ et. Tâ hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilâfette pertevnisar-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et, tâ alıştırılmış olan israfata iktidarı olmayan biçare millet de iktida etsin, madem ki imamsın!...”[3]
6.1920 yıllarında Osmanlı imparatorluğu yıkıldı. Yerine Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Cumhurriyet ismi ile kurulan yönetim müsemmasiyle ters orantılı olarak istibdat-ı mutlaka başvurdu.,,
Osmanlı saltanat sistemi halka şer’iat’ı tatbik edip sadece idari bir despotizm kurarken yeni T.C yönetimi; idari, kültürel, dini alanlarda azami baskı politikasına yönelerek İslam Hukuk Sistemini hayatın bütün alanlarında silme çabasına girişti… Sadece dine değil Müslüman halkın bütün gelenek, örf ve elbiselerine dahi müdahale ederek kurduğu fetişist, tekçi, ırkçı ve diktatoryal sistem ile Müslüman halkın başına bir deccal gibi musallat oldu…
İşte Bediüzzaman Said-i Kürdi, bütün gayreti ile bu sisteme karşı mücadeleye girişti… Eski döneme göre tahakkümü yüz kat daha fazla olan bu yönetime karşı çıktı. (Numune olarak 22. Lem’a ve 11. Şua’nın son bölümlerine bakılabilir.) Mekteplerde eğitim sistemi ile Osmanlıdan kalan bütün bir kültürü yok etme çabalarına karşı Osmanlı döneminde kalan güzel örf ve geleneklere olumlu göndermeler yaptı. T.C kuruclarının Sultan Abdülhamid’e nispeten çok daha büyük bir istibdat uyguladığını beyan etti. (Yirmi İkinci Lem’anın İkinci İşaretine bakılabilir.) Fırsatı kaçırılsa da Osmanlı döneminde müspet bir değişim imkanı vardı…fakat kurulan bu laik ve seküler sistemin bütün bu imkanı ortadan kaldırdığını, biaenaleyh çok farklı cihetlerle kurumsal olarak tatbik edilen bu diktatör rejime karşı mücadele edilmesi gerektiğini beyan etti…
Osmanlı idaresi döneminde daha çok kişisel istibdat türünün yeni Türkiye idaresi ile beraber kurumsal bir diktatoryaya evrildiğini beyan etti…
Not: Bediüzzaman Said-i Nursi hazretleri hiçbir zaman kişisel kusurları ile meşgul olmadı… Ancak kamuya ait şahısların kamu adına yaptıkları yanlışlıklara karşı mücadele etti. Evvela nasihat ve irşad ile idarecileri müspet uygulamalara teşvik etti. Bundan vaz geçmeyen devlet ricaline karşı ise; teenni, hikmet, ihtiyat ile ve tavizsiz bir şekilde mücadele etti…
[1] B.S.N. İçtimai Dersler, zehra.com.tr/kitapoku,160.s
[2] B.S.N. İçtimai Dersler, zehra.com.tr/kitapoku,84.s
[3] B.S.N. İçtimai Dersler, zehra.com.tr/kitapoku,541.s