Bediüzzaman’ın
Münazarat adlı eserinde geçen:
“Dünyada en acîb, en garîbi; ruhunu iftiharla selâmet-i millete feda edenlerden, bazen garazında, menfaat-i cüz’iyye-i gurûriyesinde buhl eder, vermiyor.”[1] ifadesinde insanın hangi zaaflarından bahsedilmektedir ve bu tür insanlar nasıl tespit edilebilir?
Bu ifade, insanın iç dünyasındaki çelişkileri ve karakter zaaflarını çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bediüzzaman, burada insanın büyük idealler uğruna fedakârlık gösterebilmesine rağmen, küçük menfaatler veya gurur meselelerinde bencilliğe düşebildiğine dikkat çeker. Bu durum, insan doğasının tutarsız yönlerini ve nefis ile benlik arasındaki mücadeleyi anlamak açısından önemlidir. Bu bağlamda, söz konusu cümlede bahsedilen zaafların neler olduğu ve bu niteliklere sahip kişilerin nasıl tespit edilebileceği üzerinde durulacaktır.
Âdemoğlu, tabiatı ve fıtratı gereği hem kendi nefsini hem de milletini sever; hatta sevmelidir. Çünkü bu, fıtratının gereğidir. İslâmiyet de kişiye hem kendisiyle ilgili vazifeler (canını, malını, ırzını ve dinini muhafaza etmek) hem de milletiyle ilgili mesuliyetler (neslini ve dinini korumak) yüklemiştir.
İnsanda binlerle ifade edilen duygu ve hisler vardır. Bu hisler bazen baskın hâle geldiğinde, insan müspet veya menfî davranışlar sergileyebilir. İslâm dini, insan hayatının bütün safhalarını tanzim eder. Kişi bu düzenlemelere ittiba ettiği ölçüde hem kendisine hem milletine faydalı olur; aksi hâlde hem kendine hem milletine zarar verir.
İnsan, tabiatı icabı hodgâmdır; menfaatine düşkündür. Milletinin içinde kendine faydalı bir yer arar. Ancak insanda aynı zamanda hemcinsine olan alâkası ve muhabbeti sebebiyle ona hizmet etme, fedakârlıkta bulunma arzusu da vardır. Ne var ki, bazı duygular bu hizmet ve fedakârlıkları sabote eder. Eğer kişi İslâmî terbiyeyi tam manasıyla içselleştirmişse ve gayr-i İslâmî hayattan kendini koruyabilmişse, bu olumsuz duyguların etkisi ya tamamen ya da kısmen ortadan kalkar.
Bu hususta Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî şöyle buyurur: “
İnsan, sair hayvanata muhalif olarak, hanesiyle alâkadar olduğu misillü dünya ile alâkadardır ve akrabasıyla münasebetdâr olduğu gibi, nev’-i beşer ile de ciddî ve fıtrî münasebetdardır. İnsanın sair zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise yüksek seciyeleri, cem’iyetli istidadları, küllî ubûdiyetleri ve geniş vücudî daireleri itibariyledir. … Babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadâkata ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemalâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı, akıl cihetiyle en bîçaresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete iman imdada yetişir. … O büyük ve geniş daire-i hayatta ve vücuttaki münasebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz’î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddî sadâkata ve samimî ihlâsa muvaffak olarak, kemalâtı ve hasletleri o nisbette —derecesine göre— yükselmeye başlar. İnsaniyeti teali eder.”
[2]
Bununla birlikte, insanın içinde fir’avniyet, enaniyet ve gururun hükmü ağır bastığında; milletine karşı şer’an, aklen ve hikmeten mükellef olduğu şefkat, muhabbet, merhamet, fedakârlık gibi duyguların yerini nefret, tahkir, küçümseme ve kibir alabilir. Böyle bir insan, Üstadın ifadesiyle, “
nazar-ı hakikatte öyle bir cani ve menfur olur.” Çünkü hamiyet; muhabbet, hürmet ve merhametin zarurî bir neticesidir. Bunlar olmadan gerçek hamiyet mümkün değildir.
[3]
Bediüzzaman, bir başka yerde vicdan ve aklın dengeli gelişiminin önemine dikkat çeker:
“Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir; aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder.”
[4]
Bu sebeple insan, nefsine ve kabiliyetlerine dayanarak millete hizmet etmeli; “Toplumun efendisi, onlara hizmet edendir”
[5] hadis-i şerifini hayatında tatbik etmelidir. Ancak bu hizmet esnasında “gayet ihtiyat, hulûs-u niyet ve fedakârlık” lâzımdır.
[6] Gerekirse ruhunu dahi feda etmeye hazır olmalı; enaniyet, övünme ve gururdan uzak durmalıdır.
Üstad Bediüzzaman,
“Selâmet-i millet, cevher-i hayata tevakkuf etse, vermekten tevakkuf edilmez. Nasıl ki edilmedi…”[7] buyurarak, milletin selâmeti için gerektiğinde en yüksek fedakârlığın bile yapılabileceğini ifade eder.
Ne var ki, böylesine büyük fedakârlıklara ulaşmış bazı kimseler dahi zaman zaman nefislerinin esiri olabilir. Fedakârlığın zirvesine çıktıkları hâlde, menfî duyguların tesiriyle küçük bir menfaat veya gurur meselesinde tavizsiz davranıp, cimrileşebilirler. Bu insanlar genelde büyük hedefler için çok fedakâr görünür, ama iş küçük meselelere gelince gururlarına yenilirler. Kendi düşüncelerine karşı çıkanlara tahammül edemezler; buna karşın, genel bir konu ya da toplumsal fayda söz konusu olduğunda hoşgörülü davranabilirler. Küçük bir çıkarlarını kaybetmeye dayanamazken, büyük bir dava uğruna büyük fedakârlıklar gösterebilirler. Bu yüzden, sözleriyle yaptıkları arasında çoğu zaman bir fark bulunur; düşüncede geniş, eylemde ise dar davranırlar.
Üstadımız tam da bu duruma dikkat çekerek şöyle buyurur: “
Dünyada en acîb, en garîbi; ruhunu iftiharla selâmet-i millete feda edenlerden, bazen garazında, menfaat-i cüz’iyye-i gurûriyesinde buhl eder, vermiyor.” Bu ifade, insandaki zaafların ne kadar derin olduğunu gösterir ve bizleri bu vartaya düşmememiz konusunda uyarmaktadır.
Sonuç olarak, insanın fıtrî seciyesinde hem menfaat hem de fedakârlık duygusu vardır. İslâmî terbiye bu iki yönü dengeleyerek insanı hem kendine hem milletine faydalı kılar. Nefsin gururu ve enaniyetine mağlup olanlar, büyük hizmetlerin eşiğinde bile küçük menfaatlerde takılıp kalabilirler. Gerçek hamiyet ve ihlâs ise, bu küçük menfaatleri aşabilen, hizmeti sadece Allah rızasına bağlayabilenlerin sıfatıdır. İnsanın menfaat kaygısından uzaklaşıp ihlâs, samimiyet ve topluma fayda esasına dayalı bir hizmet anlayışıyla hareket etmesi, hem bireysel olgunluk hem de toplumsal huzur açısından önem taşımaktadır.
Rabbim bizleri menfaatten uzak, ihlâs ve samimiyetle millete faydalı olan kullarından eylesin.
Adil ETMANEKİ
05.11.2025
[1] B.S.N.
İ.D. (Münâzarât), s. 93
[2] B.S.N.
Şuâlar, s. 257–259
[3] B.S.N.
İ.D. (Devâü’l-Ye’s), s. 197–198
[4]B.S.N.
İ.D. (Münâzarât), s. 141–142
[5]Hadis-i Şerif: Süyûtî,
el-Fethü’l-Kebîr, 2/168; Aclûnî,
Keşfü’l-Hafâ, 1/409
[6]B.S.N.
İ.D. (Nutuk), s. 33
[7]B.S.N.
İ.D. (Münâzarât), s. 93
Yorum Yap