“Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit yapar.” ifadesi nasıl anlaşılmalıdır?

🕒 04.12.2025 07:30 👁️ 571 görüntülenme ❤️ 17 beğeni

“Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit yapar.” ifadesi nasıl anlaşılmalıdır?
“Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit yapar.” ifadesi nasıl anlaşılmalıdır?

   “Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit yapar.”[1] ifadesi nasıl anlaşılmalıdır? Bu vecize ile verilmek istenen temel mesaj ve hukuki-sosyal çıkarımlar nelerdir?
   Bediüzzaman, bu vecize ile toplumun hukuki bilinç düzeyi ile yöneticilerin davranışları arasındaki kritik ilişkiyi vurgulamaktadır. Burada ifade edilen temel fikir, halkın kendi hak ve sorumluluklarını bilmemesi durumunda, en iyi niyetli ve özverili kişiler bile otoriter veya baskıcı bir yönetim uygulamak zorunda kalabileceğidir. Bu bağlamda, vecize hem hukuki farkındalığın önemini hem de toplumsal sorumluluğun birey ve yöneticiler üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır.     
   Bu vecizenin iki yönü vardır:1-Bir milletin hakları nelerdir? 2- Ehl-i hamiyet nasıl müstebit olur?     
   Evvela hak nedir? Gerçek, doğru ve sabit olan şeylere hak denir. Hakkın zıttı batıldır; batılın ise hakikati yoktur.[2]
   “Hak geldi, batıl zail oldu.[3] Var olan her bir eşyanın varlığı bir hak olduğu gibi, onların yaşamları ve görevleri de birer haktır. Hakkın çoğulu “hukuk“tur.
   حقائق الأشياء ثابتة   Her bir varlığın birden fazla hakkı vardır. Kelam kitaplarının başında geçen (Eşyanın hakikati sabittir)[4] ifadesi, hakikatin göreceli değil, Allah tarafından belirlenmiş temel bir ilke olduğunu bildirir.
   Hak, İslam düşüncesinde hem kelami, hem tasavvufi, hem de felsefi temelleriyle gerçeklik teorisinin özünü oluşturur. Dolayısıyla hakikat hayal değildir, batıl değildir, yok da sayılamaz. Hak, Cenab-ı Allah’ın Esmâ-i Hüsnâsı içinde yer alır. El-Hak isminin tecellisiyle bütün hakikatler tahakkuk etmiştir. Hakkın tahakkuku aynı zamanda Sünnetullahtır. Sünnetullah değişmeyeceğine göre, hak ve hukuk da bu anlamda değişmez. Cenab-ı Hakk’ın vacibül vücudu, şuunatı, sıfatı, esmâsı, ef’âli ve âsârı haktır; hakikattir. Varlıklar içinde en büyük hak ve hakikat, insanın yaratılması; ona yüklenen Emanet-i Kübrâ ve Hilâfet-i Uzma hakikatidir.
   Dolayısıyla insan, beşer ve insaniyet bakımından bir haktan ziyade pek çok hakka sahiptir. Bunların bir kısmı doğuştan Allah tarafından verilen haklardır, bir kısmı da sonradan edinilen haklardır. Doğuştan verilen haklar: Varlık hakkı, yaşam hakkı, düşünme hakkı, seyahat hakkı, hürriyet hakkı, inanç hakkı, ibadet hakkı, tasarruf hakkı, dil hakkı, cinsiyet hakkı, ismet (masumiyet) hakkı, haysiyet hakkı... Sonradan edinilen haklar ise: Miras hakkı, keşif ve icat hakkı, telif hakkı, liyakat ve ehliyet hakkı, madenleri tespit hakkı, eğitim hakkı, haber alma hakkı, mesken ve mülk edinme hakkı, teşebbüs hakkı, vatandaşlık hakkı, devlet olma hakkı gibi haklardır. Bu haklar sadece bireylere değil, aileye, topluma ve devlete de verilmiştir.
  
Cenab-ı Hak, bu hakların bilinmesi, sahiplenilmesi ve korunması için insana bazı kuvvetler vermiştir:
   1.Kuvve-i Akliyye: Akıl melekesi; hak ile batılı, adalet ile zulmü ayırt etmek için verilmiştir. Bu akıl yetmezse, insan vahiyden istifade ederek haklarını öğrenmek ve bilmekle yükümlüdür. Başkalarını aldatmak hakkın olmadığı gibi, aldanmak da hakkın değildir. Akıl melekesi, insanın hem kendi hakikatini, hem kâinatın hakikatini, hem de Cenab-ı Hakk’ın Marifetullahını idrak etmesi için verilen en büyük nimettir.
   2.Kuvve-i Şeheviyye: İnsanın meşru haklarını sahiplenmesi, onlardan istifade etmesi ve tasarrufta bulunması içindir. Başkalarının hakkına tecavüz hakkı olmadığı gibi, kendi hakkından da vazgeçme hakkı yoktur. Zira bu haklar kişiye zimmetlenmiştir; onları korumak bir vazifedir.
   3.Kuvve-i Gadabiyye: Haklara yönelik inkâr veya tecavüz karşısında mücadele etmek, gerekirse cihad etmek içindir.[5]  
   Kur’an’da “ne zalim olun, ne de mazlum”[6] buyrulur. Yukarıda zikredilen hakikatler çerçevesinde Allah’ın birçok tekvini ayeti olduğu gibi, farklı yaratılmış milletler ve diller de O’nun ayetlerindendir.[7] Bugün Ortadoğu’nun merkezinde yer alan Kürtler de bu ayetlerden biridir. Bu hakikatler ekseninde bakıldığında, asırlardır Kürtlerin pek çok haktan mahrum bırakıldığı görülür. Hadiste buyurulur ki: “Kendisi için istediğini, mümin kardeşi için istemeyen kimse, hakiki iman etmiş sayılmaz. [8]
   Günümüzde, dünya genelinde nüfusu bir milyondan az olan yaklaşık kırk bağımsız devlet bulunmaktadır; bu devletlerin toplam nüfusu, Kürtlerin nüfusuna yaklaşamamaktadır. Kürtler, tarih boyunca zengin bir kültürel mirasa sahip olmuş; kadim bir coğrafyada yaşamış ve derin bir tarihî geçmiş geliştirmişlerdir. Zengin bir dil ve edebiyat, köklü örf ve adetler, etkileyici bir müzik ve folklor geleneği bu kültürel mirası desteklemektedir. Ayrıca bölge, yeraltı ve yerüstü kaynakları, önemli bilim insanları, âlimler, sanatçılar ve toplum önderleri ile değerli bir potansiyele sahiptir. Dağlar, ovalar, su kaynakları ve köyler de bu coğrafyanın doğal ve kültürel zenginliğini pekiştirmektedir. Tarihî, kültürel ve coğrafi veriler ışığında yapılan bu değerlendirmede; Kürtlerin bir toplumu oluşturan ve kalkındıran temel öğelere sahip olduğu görülecektir.
   Üstad Hazretleri bu noktada, Kürtlerin cehaletten kurtulması ve haklarını bilmesi gerektiğini vurgular. Haklarını bilmek, sahiplenmek ve korumak için; pozitif, beşerî ve dinî ilimlerin birlikte okutulması gerekir. Ancak böylece haklarını bilir, sahiplenir ve başkalarının hesabına varlıklarına halel getirmezler. Kürtler, insanlık ailesi içinde, ümmet binasında iş görmeleri için “özgün” ve “özgür” bir ayet olduğunu göstermelidir. Bunun için: haklarını sahiplenip korumalı, başkalarına muhtaç olmamak için tembelliği bırakıp sanat, ticaret ve ziraatla uğraşmalı ve iktisadi olarak güçlenmelidir. Kürtlerin diğer milletlerin inkâr ve tecavüzünden kurtulmaları için aşiretçilik mantığını bırakarak fikri milliyet ve islamiyetle ittifak ederek kuvvetlenip hukukunu savunmalıdır.
   Fransız İhtilali, Avrupa medeniyetinin, sanatın, teknolojinin ve hukukun gelişmesi bütün dünyada domino etkisi meydana getirmiştir. Osmanlı’da bunun yansıması Tanzimat Fermanı (1839), Kanun-i Esasi ve Birinci Meşrutiyet (1876), ardından İkinci Meşrutiyet’in (1908) ilanıdır. Bu süreçte “vatan, hürriyet, müsavat, adalet, milliyet” gibi kavramlar gelişmiştir.
Bu da Kürtler için önemli bir fırsat olmuştur. Tam da vecizenin bu ikinci kısmı ile ilgili olarak, eğer bu fırsatlar değerlendirilmezse, ehl-i hamiyet dahi müstebit olur. Nasıl ki İstanbul halkı meşrutiyeti sahiplenmeyip İttihatçıları sorgulamadı, Onlar da zamanla komiteci ve müstebit oldular. Cumhuriyet sahiplenilmedi, rejim istibdat getirdi. Aynı şekilde, Hamidiye Alayları döneminde aşiret reislerinin Kürtlere ettiği zulümler, çok partili dönemde Kürt milletvekillerinin Kürtleri yeterince temsil edememeleri de bu hakikati teyit eder.
   Bediüzzaman bu veciz ifadesiyle; başkalarının cebindeki akıllarını başlarına almalarını, kendi iradeleriyle hareket etmelerini ve kandırılmamaları noktasında Kürtleri uyarır. Hükümetlerin, siyasilerin, devletlerin, ağaların, şeyhlerin, beylerin zehirli sözlerinin farklı kaplarda içirmelerine izin verilmemesini tenbihler. Fikr-i milliyeti huffar yaparak muharriki bizzat olmalarını, bil gayr olmamalarını, feraset ve basiret sahibi olmaları hususunda uyarır. Çünkü idare edilenler, idare edenleri sorgulamaz ve denetlemezse; daima ezilir, sömürülür.
   Hidayetin en büyük mertebesi, hak ve hakikatin keşfiyle perdelerin kalkmasıdır.[9] Peygamberimizin diliyle niyaz ederiz:
“Ya Rabbi! Hakkı hak olarak göster, ona tabi olmayı nasip eyle. Batılı batıl olarak göster, ondan uzak durmayı nasip eyle.”
Saygı ve Sevgilerimle Allah’a emanet olunuz.
MAHMUT POLAT
    30/11/2025
 

[1] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 86. s, https://zehra.com.tr

[2] Cürcânî – Kitâbü’t-Ta‘rîfât, “Hak” maddesi

[3] İsrâ suresi, 82

[4] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Lem’alar, 62 s, https://zehra.com.tr
 

[5] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İşârâtü’l-İ‘câz, 33, s https://zehra.com.tr

[6] Bakara Suresi, 279

[7] Rum Suresi, 22

[8] Buhari, İman, 7
 
[9] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İşârâtü’l-İ‘câz, 32, s https://zehra.com.tr
 
Paylaş:

Yorum Yap

💬 Yorumlar
abdurrahim almaz 04.12.2025 16:46

risalepostal çalısmalaranız çok istifadeli .allah sizleri hakkta muvaffak kılsın .amin

Bu içerik faydalı oldu mu?