Zarif Bir Yolcu; İbrahim Halil KÜÇÜK!

🕒 28.12.2025 19:41 👁️ 985 görüntülenme ❤️ 17 beğeni

Zarif Bir Yolcu; İbrahim Halil KÜÇÜK!
Zarif Bir Yolcu; İbrahim Halil KÜÇÜK!

İbrahim Halil Küçük, 23 Mayıs 1936’da Elazığ’ın Sivrice kazasına bağlı Nergize Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Nergize köyü ki Şerefname isimli kürt tarihinde geçiyor. Babası Mehmet Bey, annesi Fatma Hanım’dır. Altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelen İbrahim Halil Küçük, henüz üç yaşındayken ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etmiştir. Bu göç, onun hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuş; Elaziz'in sakin bir köyünden, Osmanlı ve İslam kültürünün merkezlerinden biri olan İstanbul’a uzanan bir yaşam yolculuğunun kapısını aralamıştır.
Ailesi, İstanbul’un Fatih ilçesinde bulunan Haydar Mahallesi’ne yerleşmiş ve İbrahim Halil Küçük çocukluk yıllarını bu kadim semtte geçirmiştir. İlk gençlik dönemine gelindiğinde aile, Vefa semtine taşınmış; burada, eskiden Vefa Bozacısı’nın evi olarak da bilinen tarihi bir köşkte ikamet etmişlerdir. Bu çevre, onun hem kültürel hem de fikrî dünyasının şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Eğitim hayatına İstanbul’da devam eden İbrahim Halil Küçük, ortaöğrenimini Pertevniyal Ortaokulu’nda sürdürmüştür. Ancak son sınıfta Fransızca dersinden başarısız olması sebebiyle okulunu tamamlayamamış, böylece formal eğitim hayatı yarım kalmıştır. Buna rağmen öğrenme azmi ve kendini yetiştirme isteği hiçbir zaman sönmemiş; hayatı boyunca okumayı, araştırmayı ve kendini geliştirmeyi ilke edinmiştir.
Genç yaşta çalışma hayatına atılan İbrahim Halil Küçük, babasıyla birlikte Fatih'te Küçük Pazar’da bulunan hanlarında ticaret yapmaya başlamıştır. Burada, ortağı Lütfü Bey ile birlikte ilk iş girişimini hayata geçirmiş; teneke kutu imalatı yaparak ticaret dünyasında yer edinmiştir. Bu yıllar, onun hem iş ahlakını hem de girişimcilik ruhunu şekillendirmiştir.
Vefa’da ticaretle meşgul olduğu dönemde hayatının seyrini değiştiren önemli bir dönüm noktası yaşamıştır. Abdurrahman Bey ile yaptığı bir sohbet sırasında hitabetinden etkilendiği Abdurrahman Bey’e ne okuduğunu sorması ve aldığı cevap üzerine Risale-i Nur Külliyatı ile tanışmıştır. Bu tanışma, İbrahim Halil Küçük ’ün fikrî ve manevî dünyasında derin izler bırakmış; hayatının ilerleyen dönemlerinde kendisini ilme, okumaya ve hizmete adamasına vesile olmuştur.
1955 yılında, henüz 18 yaşındayken, Ayşe Sıdıka Yavuztürk ile evlenmiştir. Bu evlilikten dünyaya gelen ilk çocukları Ayşe, doğumundan yalnızca bir hafta sonra vefat etmiş ve aileyi derin bir hüzne boğmuştur. Bu acı kayıp, İbrahim Halil Küçük ‘ün hayatında unutulmaz bir iz bırakmıştır.
1957 yılında askerlik görevini Manisa’da yazıcı olarak yerine getirmiştir. Askerliği sırasında ikinci çocuğu Selahattin dünyaya gelmiştir. Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra İstanbul’a dönerek kendi işine devam etmiş; ilerleyen yıllarda Alaattin ve Mehmet isimli çocukları dünyaya gelmiştir.
Vefa’da ortağıyla birlikte yaklaşık on yıl boyunca imalat faaliyetlerini sürdüren İbrahim Halil Küçük, 1967 yılında sanayi alanında önemli bir adım atarak Çobançeşme’de ilk teneke fabrikası olan Cihad Sanayi’yi kurmuştur. Bu fabrikada Komili ve Vardar gibi köklü markalara zeytinyağı tenekeleri üretmiş; ayrıca Nuri Leflef’e boya kutuları, eczanelere ve yoğurtçulara çeşitli teneke ambalajlar imal etmiştir. Üretimde kaliteye ve dürüst ticarete verdiği önem, çevresinde güvenilir bir iş insanı olarak tanınmasını sağlamıştır.
Halil Küçük, Türkiye’de sanayi ve girişimcilik alanında faaliyet göstermiş, inancı ve tevazusuyla tanınan bir iş insanıdır. Çobançeşme’de kurduğu "Endülüs matbaası" ve  “Cihat Teneke Sanayii”  adlı teneke fabrikasıyla üretime katkı sağlamış, sanayiye dayalı kalkınmanın önemine inanmıştır. Kendisine “fabrikatör” ya da “sanayici” denilmesindense, ısrarla “tenekeci” olarak tanıtmayı tercih etmesi, onun mesleğine bakışındaki samimiyeti ve mütevazı duruşunu yansıtır.
Halil Küçük, dönemin önemli fikir ve edebiyat adamlarından Necip Fazıl Kısakürek ile de çeşitli vesilelerle görüşmüş; ve " Büyük Doğu Mecmuası'nın " çıkmasına maddi ve manevi katkısı olmuş. Bir grup arkadaşıyla birlikte Üstad’ı Erenköy’deki evinde birkaç kez ziyaret etmiştir. Bu ziyaretlerde Necip Fazıl, özellikle üniversite gençliğine ve iş dünyasında yer alan müteşebbislere ilgi göstermiş, ekonomik üretimin ve inançla yoğrulmuş girişimciliğin önemini sıkça vurgulamıştır.
Necip Fazıl, Halil Küçük’ü yalnızca bir üretici olarak değil, aynı zamanda ekonomiye katkı sağlayan bir sanayici ve münevver bir iş adamı olarak takdir etmiş; Fransa’dan örnekler vererek onun yaptığı işi küçümsememesini istemiştir. Ancak Halil Küçük, bu iltifata rağmen kendisini “tenekeci” olarak nitelemekte ısrar etmiştir. Bu tavır, çevresindekiler üzerinde derin bir etki bırakmış; onun şahsiyetinde emeğe saygı, meslek onuru ve tevazu öne çıkan karakter özellikleri olarak belirginleşmiştir. 
" İbrahim Halil Küçük Vakfı'nı " ahir ömründe  kurmuştur. 
Halil Küçük’ün hayatı, üretimi bir ibadet şuuru içinde gören, unvanlardan ziyade işin kendisini yücelten bir anlayışın temsilcisi olarak hatırlanmıştır.
Oğlu Selahattin’in askerlik görevini tamamlayıp işlerin başına geçmesinin ardından, İbrahim Halil Küçük aktif ticaret hayatından yavaş yavaş çekilmiş; zamanını kitaplarına ve Risale-i Nur hizmetine ayırmıştır. Manevî hayatı, bu dönemde daha da derinleşmiş ve yoğunlaşmıştır.
Hayatında önemli bir yere sahip olan anılardan biri de Üstat Bediüzzaman Said Nursî ile iki kez görüşmüş olmasıdır. Isparta’da karlı bir günde gerçekleşen ziyaret sırasında Üstat, kendisine vazifeli olduğunu ifade etmiş; ayrıca kendi el yazısıyla bir dua notu yazarak kendisine takdim etmiştir. Bu hatıra, İbrahim Halil Küçük için hayatı boyunca büyük bir manevi değer taşımıştır.
Siyasi ve fikrî hayatta da aktif olan İbrahim Halil Küçük; Millet Partisi ve Selamet Partisi’nin kurucuları arasında yer almıştır. Yeni Asya ve ittihat gazetesinin kuruluşuna katkı sağlamış; birçok kitabın basılması ve dağıtılmasına maddî ve manevî destek olmuştur. Necip Fazıl Kısakürek başta olmak üzere dönemin önemli fikir ve edebiyat insanlarıyla dostluklar kurmuş, onları desteklemiştir. Çemberlitaş'ta ofis kiralamış, üç avukatın ücretini karşılayarak mahkemelerde Risale-i  Nur davalarına müdahil olmalarına katkı sağlamıştır.
Kırklı yaşlarında romatoid artrit hastalığına yakalanan İbrahim Halil Küçük, bu hastalıkla vefatına kadar sabırla mücadele etmiştir. Çektiği sağlık sorunlarına rağmen hayata küsmeden, öğrenmeye ve faydalı olmaya devam etmiş; yaşamını “insana ve hakikate hizmet” anlayışı üzerine kurmuştur.
25 Haziran 2022’de geçirdiği kalp krizi sonucu vefat eden İbrahim Halil Küçük; ardında dürüstlükle yoğrulmuş bir ticaret hayatı, ilme ve imana adanmış bir ömür, hayırla anılan bir isim ve güçlü bir manevi miras bırakmıştır. Hayatı boyunca kendini öğrenmeye adamış, faydalı bir insan olmayı şiar edinmiş; Hakk’ın rahmetine kavuşarak ebedî âleme irtihal etmiştir.
İbrahim Halil Küçük Ağabey kendi hayatını bize şöyle anlatıyor:
Benim hayatım, dışarıdan bakıldığında sıradan bir ömür gibi görülebilir; fakat içinden geçtiğim yollar, kalbime dokunan hadiseler ve beni Risale-i Nur’la tanıştıran o ince kader çizgileri, aslında çok derin bir hikâyeyi taşır.
1950’lerin Türkiye’sinde, henüz on altı yaşında bir delikanlı iken, dünya gözüyle bakıldığında “başarısız” diye nitelenebilecek bir noktadaydım. Ortaokul son sınıfta Fransızca dersinden ikmale kaldığım gün, sadece bir nottan değil, sanki bütün itibar ve güven duygumdan da “kalmış” gibi hissettim. Babam, İstanbul’un eski münevverlerinden, görgülü, çevresi geniş, mevkii ve içtimai itibarı yerinde bir zattı. Küçük yaşlarımdan beri onun vakarına, misafirperverliğine, konuşmasındaki olgunluğa bakarak büyümüştüm. Böyle bir babanın oğlu olarak sınıfta kalmak, benim için sadece bir okul meselesi değildi; sanki evin ötelenmiş çocuğu oluvermiştim. Babamın bana söylediği cümleyi bugün bile hayretle hatırlarım: “Git Fransızca hocanla görüş, kaç para istiyorsa verelim, ders al; sınıfını geç.” Bunu söyleyen babamın, çocuğuna kendi hocasıyla birebir pazarlık yapma sorumluluğunu yüklemesi, aslında beni hayata hazırlamak için atılmış bir adımdı belki. Ama o günkü hâlet-i ruhiyemle bunu yapacak cesareti kendimde bulamadım. Yapamadım. Sonuçta sınıfta kaldım ve çevremdekilerin gözünde “hayırsız, dersine çalışmayan, okumaya da yaramayan bir çocuk” damgası yedim.
Sonradan düşününce anladım ki, eğer o gün her şey yolunda gitseydi, belki de sıradan bir meslek sahibi olur, itibar sahibi görünür ama ruhen çok daha büyük bir felakete yuvarlanırdım. Çünkü o hayat, benim gerçek ihtiyaçlarımı karşılamaya yetmeyecekti. Belki dünyevî makamlar uğruna taviz verecek, rüşvetlere, hilelere karışacak, gönlümü kaybedecektim. Rabbim, zahiren bir başarısızlık gibi görünen bu hâdiseyle beni başka bir yola yönlendirdi.
O günlerde yaşadığımız ev, sadece bir bina değildi; adeta tarihin içinden süzülüp gelen bir Osmanlı hatırasıydı. Fatih Camii’ne bakan, haremlik–selamlık bölümleri olan, büyük sofaları, geniş bahçeleriyle muhteşem bir konaktı. Aşağıda büyük bir sofa; içinde kuyusu, ocağı, yemeklerin pişip kokularının yayıldığı mutfağı… Sofanın tavanında asmalar, çavuş üzümleri; mutfak üstünde teras… Banyosu tamamen mermer, altına birkaç odun konuldu mu, çarşı hamamları gibi her tarafı ısınırdı. Çocuk aklımla, bu evin ihtişamı içinde aslında ne kadar korunmuş, ne kadar mesut yaşadığımızın çok farkında değildim.
Sonradan üniversitenin istimlak kararıyla bu ev neredeyse bir kilo peynir bedeline elden çıktı. Bizim toplumda “devleti korumak esastır, vatandaşı korumak değil” anlayışı hâkimdi. Kamulaştırma dendi mi, devlet alınca “mukaddes”, vatandaş ise “fedakârlığa mecbur” sayılırdı. Böylece, içinde büyüdüğüm o muhteşem konağa da veda etmek zorunda kaldık.
İşte bu çalkantılı yıllardan birinde, Ramazan-ı Şerif’in bir gecesinde, hayatımın seyrini değiştirecek o büyük iç hesaplaşmayı yaşadım. Mutfakta sahur hazırlıkları sürüyor, bakır kaplar yerleştiriliyor, asmanın altından yükselen sesler eve neşe dolduruyordu. Ben ise o kalabalığa karışamıyor, kendimi dışlanmış ve işe yaramaz hissediyordum. Onlara yukarıdan, sessizce bakıyordum. O gece zihnimde Hazreti Yunus’un kıssası dolaşıyordu. Risale-i Nur’da okuduğum o sahneler gözümün önüne geliyordu: denizin ortasında atılan bir peygamber, gece karanlığı, dalgalar, balığın karnı, kesilmiş bütün sebepler… Yunus Aleyhisselâm’ın duası, benim kendi hâlime tercüman olmuştu adeta.
“Artık son nokta” diye düşündüğüm bir anda, dilimden şu yakarış döküldü:
“Ya Rabbi, sen her şeyi görüyorsun, her şeye şahitsin, her şeyi biliyorsun. Dilersen beni daha da zelil edersin, dilersen aziz edersin… El aman!”
İçimden kopup gelen öyle derin, öyle samimi bir duaydı ki, o an kaderimin seyrinin değiştiğine bugün bile bütün kalbimle inanırım. Sanki içimde kurulmuş bir saat vardı; o gece birden “tik tak” işlemeye başladı.
Kısa bir süre sonra babamın hanında çalışmaya başladım. 16 yaşındaydım. Hanımıza, askerden yeni gelmiş, benden 7–8 yaş büyük bir genç geldi. Teneke ambalaj işinde tecrübeliymiş, babamdan oda istemişti. Babam da ona, “Oda var ama benim bir oğlum var, onunla ortak olur musun?” demiş. Genç kabul etmiş, böylece ben tornacıda çıraklık yaparken aynı zamanda onunla bir ortaklık dönemi başlamış oldu.
Ben her zaman sebeplere takılmamaya çalıştım. Doktora gidip şifa bulduğumuzda bile “Doktor beni iyileştirdi.” demenin şirk-i esbab olduğunu düşünüyorum. Çünkü hakikatte şifa veren Allah’tır. Bu gençle tanışmamız da işimizin açılması da hepsi kaderin bir cilvesi, İlahi bir sevktir.
Bir gün bu ortak bir yolculuğa çıkmış, döndüğünde yüzünde tuhaf bir hayranlık vardı. “Öyle bir zatla tanıştım ki.” dedi; “ne kadar muhterem bir insan, ne kadar güzel konuşuyor, kendisine hayran kaldım.” Bu sözler bende büyük bir merak uyandırdı: “Ne olur, git onu tekrar bul, buraya getir” diye yalvardım. Nihayet o zata ulaşmış ve hanımıza davet etmiş.
O gün gelen zat hiçbir ikramı kabul etmedi. Ne kahve, ne çay… Yalnızca anlattı. Hem öyle bir usulle, öyle derinlikte anlattı ki, sözleri kalbime işledi. Dayanamadım, “Nereden biliyorsunuz bunları, bu kadar güzel konuşmayı nasıl öğrendiniz?” diye sordum. Mütevazı bir şekilde, “Ben bir şey değilim.” dedi; “Ben sadece bir kitap okuyorum, ben megafonum. O kitap neyi söylerse ben onu aktarıyorum.”
Bu cevap merakımı daha da artırdı “Öyleyse.” dedim, “Biz de o kitabı okuyalım, bizim de istifademiz olsun.” İlk anda kitabı vermek istemedi. Çok ısrar ettim. “Bu sıradan bir kitap değil.” diyordu. En sonunda, “Abdestli okuyacağına söz verirsen getiririm.” dedi. Söz verdim. Gitti ve Eşref Edip Bey’in Üstad Bediüzzaman’la ilgili yazdığı Tarihçe-i Hayat kitabını getirdi. Kapağında çizmeli, kemerli, belinde hançerli iki kişinin resmi olan, orta yaşlı bir zatla genç birinin bulunduğu bir eser.
Hanımızın arkasındaki kuyudan su çekip abdest alıyor, takunyalarımı giyip üst kata çıkıyor, o kitabı sayfa sayfa okuyordum. Okudukça Üstad’ın hayatı, çektiği çileler, davası, iman hizmeti gözümün önünde canlanıyordu. Kitabı bitirdiğimde dünyam artık eskisi gibi değildi.
Bunun üzerine bana bir risale daha getirdi; teksirle çoğaltılmış, o dönemde matbaa yok denecek kadar az kullanılıyor, Risale-i Nur’lar teksir makineleriyle çoğaltılıyordu. Biz, bodrum katlarında, mütevazı yerlerde, meyve falan götürerek teksir kollarını çevirme imkânı bulur muyuz diye sevinirdik. O kolları çevirdikçe sanki “küfre karşı büyük bir mücadele veriyoruz” hissiyle dolar taşardık.
Ben Osmanlıca yazmayı tam beceremesem de okumada ilerledim. İnce kâğıt üzerine kopya yaparak Gençlik Rehberi’ni el yazısıyla Osmanlıca yazdık, ağabeylere teslim ettik. Onlar ciltleyip Üstad’a gönderdiler. Risale tashih edilip imzalı bir şekilde geri gönderildi. Bu, bizim için büyük bir şeref, büyük bir teşvik oldu.
Aradan yıllar geçti. 1957 yılına doğru, askere gitme vaktim gelmişti. Kalbimde tek bir arzu vardı: Üstad’ı bizzat görmek. İstanbul’dan yola çıktım, Isparta’ya vardım. Önceden bana söylenen isim Rüştü Çakın Ağabey idi; onu buldum. “Üstat burada değil” dedi, “Eğirdir’de.” Eğirdir, gölü ve havasıyla meşhur, insan gen haritasına göre yaşamaya en uygun yerlerden biri denebilecek kadar güzel bir yerdi. Deniz seviyesinden yaklaşık dokuz yüz metre yüksekte, ne çok yüksek ne çok alçak, iklimi insan için adeta dengeli bir nimetti.
O gün Eğirdir’e vardığımda hava fevkalade soğuktu. Bir kahvenin önünde tamamen buz tutmuş bir ağaç görmüştüm; dallarından gövdesine kadar her tarafı buz sarkıtlarıyla kaplıydı. Bana Üstad’ın kaldığı evi gösterdiler: Tepede bir ev. Yüreğim çarpıntıyla oraya çıktım, kapıyı çaldım. Kapıya nöbetçi olan ağabey geldi, beni içeri almadı.
 “Üstat kimseyi kabul etmiyor.” dedi. “Mebuslar bile gelmiş, onları bile almıyor.”
O an içimde büyük bir yıkım oldu. Onca yolu Üstad’ı görmek için gelmiş, “kapıda kalmıştım”. Bir süre bekledim, sonra tekrar kapıyı çaldım. Aynı cevap:
“Mümkün değil, Üstat hiç kimseyi kabul etmiyor, seni de Üstadla görüştürmeye götüremem.” dedi.  İşte o anda hiç aklımdan geçmeyecek bir cümle dilimden döküldü:
“Peki” dedim. “Şimdi gidip bir çadır alacağım. Bu kapının önüne kuracağım. Üstat ne zaman dışarı çıkarsa o zaman göreceğim. Bu kapının önünde, o çadırda bekleyeceğim.”
Ben bu sözleri söylerken akıl hesabıyla değil, tam bir teslimiyet ve kararlılıkla konuşuyordum. Kapıdaki ağabey yüzüme baktı, kapıyı kapadı, gitti. Bir müddet sonra tekrar geldi ve “Gel” dedi, “Üstat kabul edecek.”
Odaya girdiğimde Üstad bir karyolada uzanmıştı. Eski tip, başucu yüksek karyolalardan. Yorganı üzerine çekmiş, sırtını yastığa dayamıştı. Yanında iplerle bağlanmış, koyunların boynuna takılan türden bir çan vardı; onu çalarak nöbetçi ağabeyi çağırıyordu. Gidip elini öptüm. Kim olduğumu sordu, nereden geldiğimi, ne işle meşgul olduğumu… Bana bazı nasihatler etti.
Keşke o konuşmaların hepsini satır satır yazsaydım. Bugün, “şunu dedi, bunu dedi” diye anlatmak istesem, farkında olmadan hatıralarıma bir şeyler ilave etmekten korkuyorum. Sahabe efendilerimizden bazılarının hadis rivayet etmekte tereddüt etmeleri gibi, ben de Üstad’ın sözlerini eksik veya yanlış aktarmaktan çekiniyorum. Bu sebeple o kısmı kalbimde saklı bir sır gibi taşıyorum.
Ama şunu net hatırlıyorum ki Üstad’ın bana verdiği temel ders şuydu: “Risale-i Nur’u oku, neşret yahut ona yardım et.” Yani hayatının merkezine Risale-i Nur hizmetini koy, demekti bu.
Kısa görüşmenin sonunda, “Tamam, artık git.” buyurdu. “Hoş geldin, sefa geldin” tarzında gönlümü alan sözler de söyledi. Ben oradan ayrılıp istasyona indiğimde, trenin tam o anda gelmesi bana bir tevafuk gibi göründü. Eğer kapıda ısrar etmesem, o çadır kararlılığını göstermesem belki Üstad’ı hiç göremeyecek, hayatım bambaşka bir yola girecekti.
Yıllar ilerledi. Risale-i Nur’la bağım kuvvetlendi, dersler, sohbetler, teksir faaliyetleri derken 1971 yılına, yani 12 Mart Dönemine geldik. Ülkenin siyasi atmosferi gergindi; iman ve Kur’an hizmeti yapanlar da daima takibattaydı. Kırklareli’nde bir toplantı vesilesiyle bazı konuşmalar olmuş, bunlar bahane edilerek hakkımda şikâyet yapılmıştı. “Toplantıyı bozdu” gibi ithamlarla beni mahkemeye verdiler.
O günlerde resmi memurlara, özellikle de sorgu ve emniyet görevlilerine karşı içimde tuhaf bir his taşıyordum. Onları adeta cehennemdeki zebaniler gibi sert, merhametsiz; nezarethaneye düşen garibanları ise melek gibi görüyordum. Yazıhanemde ne kadar Risale-i Nur varsa hepsine el koydular. Bana bir not bırakıp götürdüler. Ertesi gün sabahtan gece yarısına kadar sorgular sürdü; biri gidiyor, biri geliyor, her gelen farklı sorular soruyor, farklı bir üslupla üzerime geliyordu.
İçlerinden biri özellikle sert ve alaycıydı. Üstad için “Said-i Kürdî” tabirini kullanıyor, “Bu Kürt’ün anlaşılmaz kitaplarını ne diye okuyorsun?” diye küçümseyerek konuşuyordu. Ben ise, “Anlaşılıyor.” diyordum. O “Anlaşılmıyor!” diye bağırıyor, ben tekrar, “Anlaşılıyor efendim.” diyordum. Böyle birkaç kez sürüp gitti. En sonunda, “Gidin bir kitap getirin.” dedi. Getirdikleri kitabın kapağını hatırlamıyorum ama sayfalarını açsam belki bugün bile tanırım.
“Bismillah” deyip okumaya başladım: Yirminci Mektub, “Lâ ilâhe illallah vahdehû lâ şerîke leh…” Risale-i Nur’un en açık, en tane tane anlatan bölümlerinden biridir. Onu baştan sona okudum. İçimden Fatiha’yı da okudum. Ortalık sessizleşti. Önce beni küçümseyen, sert davranan o memur bir süre sustu, sonra hiç beklemediğim bir söz söyledi:
“Arkadaş, sen buraya yanlış gelmişsin. Ben seni nezarethaneye göndersem, ömür boyu azap çekerim.”
Sonra, “Bu gece saat dokuzdan sabaha kadar benim yatağımda misafirimsin.” dedi. Bembeyaz, tertemiz bir yatak hazırlattı. Vallahi ne o güne kadar ne de o günden sonra öyle huzurlu bir uyku uyuduğumu hatırlıyorum. Böylece Rabbim, en sert görünen kalpleri bile yumuşatabileceğini bana yaşayarak göstermiş oldu.
Sorgulamalarda bana, “Said Nursî’den sonra yerine kim geçti?” diye de sordular. Bazı ağabeylerin isimlerini biliyordum; çok kıymetli, çok parlak simalar vardı. Fakat bir isim söylemenin birilerini hedef hâline getireceğini sezdiğim için cevap vermek istemiyordum. Aklıma Üstad’ın bir sözü geldi:
“Bu Risaleleri kim kendi eseri gibi sahiplenir, gaye-i hayatı hâline getirirse o benim talebemdir.”
Ben de tam bu cümleyi hatırlayıp, “Üstad öyle demiş; o hâlde ben de aynen böyle kabul ediyorum. Risale’yi gaye-i hayat edinen herkes onun talebesidir.” dedim. Hatta “Öyleyse onun yerine geçmesi gereken de benim.” diye ekledim. Bunu söylerken ne bir iddia ne de bir gösteriş kastım vardı; sadece Üstad’ın ölçüsünü hatırlatmak istemiştim. O an sanki sözleri bana biri fısıldıyordu.
Bir başka memur da inançla alay ederek, “Sürekli cennet cehennem diyorsunuz, nedir bu cennet, nedir cehennem?” diye sordu. Ona, “Size cennet ve cehennemi göstereyim mi?” dedim. “Göster.” dedi. Odadaki dar pencereden dışarı bakmasını istedim. Eğilip baktı, “Bir şey yok.” dedi.
“Orada güneş yok mu, ay yok mu, yıldızlar yok mu? Onları görmüyor musunuz?” dedim. “Var elbette.” deyince, “İşte cennet de cehennem de var; ama görmek için göz lazım.” dedim. Böylece kendi aczini, kendi körlüğünü fark etmiş gibi sustu.
Sonraki yıllarda Kırklareli vaizinin aynı mahkemeye gelip duvara yaslanarak duruşmaları dinlediğini de hatırlıyorum. Mahkeme sonunda zaman aşımından beraat ettim. Kur’an’ın, “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa, siz kime dayanacaksınız?” mealindeki ayetini bizzat hayatımda defalarca tecrübe etmiş oldum.
Bütün bu hadiselerin toplamına baktığımda şunu görüyorum: Çocuk yaşta sınıfta kalmam, insanların gözünde “hayırsız” sayılmam,o muhteşem Osmanlı konağından çıkarılmamız, Ramazan gecesi yaptığım o içli dua, ortaklık vesilesiyle tanıştığım muhterem zat, Tarihçe-i Hayat ile başlayan Risale-i Nur yolculuğum, teksir kollarını çevirirken hissettiğimiz o iman heyecanı, Eğirdir’in dondurucu soğuğunda Üstad’ın kapısında bekleyişim ve nihayetinde onu görme şerefi… Ardından gelen mahkemeler, sorgular, nezarethane korkusu ve Allah’ın yardımıyla kalplerin yumuşaması…
Bunların hiçbiri tesadüf değildi. Hepsi beni, bugün olduğum hâle getiren birer merhale, birer “ders”ti. Üstad’ın huzurunda geçirdiğim o kısa anı, belki kelimelere dökemiyorum; ama kalbimde taşıdığım tatlı heyecan, yüzüne bakarken hissettiğim saygı ve mahcubiyet, bana bir ömür yetti.
Bugün dönüp arkaya baktığımda, kendimi büyük bir ilmin sahibi olarak değil, sadece Risale-i Nur’un kıyısına tutunmaya çalışan yarı ümmi bir talebe olarak görüyorum. Ama biliyorum ki Üstad’ın buyurduğu gibi Risale-i Nur’u hayatının gayesi edinen, onu okumaya, okumaya vesile olmaya çalışan herkes, bu büyük davanın talebesi olma şerefine nail olur. Benim hikâyem de işte böyle bir talebeliğin, acz içinde, ama samimiyetle yürütülmeye çalışılan bir hayatın hikâyesidir.

Zülküf KARAKOÇ
    27.12.2025

 
Paylaş:

Yorum Yap

💬 Yorumlar
Celalettin Cingöz 08.01.2026 09:11

Rahmetli Halil Küçük amcamızın hayat hikayesi oldukça etkileyici. Rahmetli babamla aynı yaşta imiş. Sima olarak ta babamı çok andırıyor. Şimdi böyle cefakâr,fedakâr ve ihlaslı insanlara rastlamak çok zor. Oğullarından rahmetli Selahattin abi yakınen görüşürdük, Mehmet Küçük ile ve torunu Emin Küçük ile halen görüşüyoruz. "Her şeyin yenisi makbuldür dostun eskisi" derler. Onlar da güçleri yettiğince babalarının yolundan gidiyorlar. Buna şahidiz. Dostluğumuz daim olsun. Mekanları cennet olsun.

Bu içerik faydalı oldu mu?