Adalet, insanlık tarihinin en temel değerlerinden biri olarak bireysel, toplumsal ve siyasal düzenin vazgeçilmez bir unsurudur. Hakikate dayanmayan bir adalet anlayışının hem bireyin iç dünyasında hem de toplumun ortak hayatında derin yaralar açtığı, tarihin hemen her safhasında görülebilecek bir hakikattir. İslam düşüncesi ise adaleti yalnızca hukukî bir ilke olarak değil, aynı zamanda varlığın bütününe sirayet eden ilahî bir denge ve insana yüklenen ahlâkî bir sorumluluk olarak ele almıştır. Bu çerçevede Bediüzzaman’ın adalet anlayışı, hem Kur’an merkezli bir perspektife dayanması hem de tarihî ve sosyal olayları derin bir hikmet süzgeciyle yorumlaması bakımından dikkat çekici bir bütünlük arz eder.
Bediüzzaman, adaleti yalnızca beşerî sistemlerin değişken kriterleriyle sınırlı görmez; adalet-i mahza ve adalet-i izafiye ayrımıyla hem kâinattaki ilahî adaletin tezahürlerini hem de insan iradesiyle kurulan toplumsal düzenlerin nereye yönelmesi gerektiğini ortaya koyar. Ona göre mutlak adalet, bir fert dahi olsa hakkın ihlâl edilmemesini esas alır; aksi takdirde adalet perdesi altında zulüm işlenmiş olur.
Bu çalışma, Bediüzzaman Said Nursî’nin adalete dair tespit ve vurgularını, hem temel İslamî referanslar hem de tarihî hadiseler üzerinden ele alarak onun ortaya koyduğu adalet anlayışının esaslarını açıklamayı amaçlamaktadır.
Adaletin Kavramı ve İslami Perspektifi:
“Karşılık vermede eşit davranmak, eşit olmak, eşit kılmak, davranış ve hükümde doğru olmak, hak ve hakikate göre hüküm vermek, (Yüce Allah hakkında kullanıldığında) şirk koşmamak”[1] anlamlarına gelen adâlet kelimesi,
“bireysel ve sosyal yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik esaslarına uygun şekilde davranmayı sağlayan bir erdem veya hukuk ilkesidir.”[2] Adâlet, dinî açıdan
“yasak olan şeylerden sakınmak suretiyle doğru yol üzere olmaktır.”[3] Adâlet, “
huzurlu ve istikrarlı bir toplumun temel dayanağıdır.”
[4] Adâletin zıddı cevr’dir. Cevr
, “düzgün ya da kuralına uygun olmayan iş, haksızlık, taraf tutma, adam kayırma, zulüm ve insafsızlık”[5] şeklinde tanımlanmaktadır. Yine aynı kökten bir masdar-isim olan ve
“orta yol, istikamet, eş, benzer, misil, bir şeyin karşılığı” gibi mânalara gelen adl kelimesi, sıfat olarak kullanıldığında âdil ile eş anlamlı olup Allah’ın isimlerinden biridir.
[6] Aynı zamanda İsm-i Âzam niteliğinde bir isimdir.
[7]
Kâinatın işleyişinden toplumsal yapıya kadar tüm varlığın temel direği olarak kabul edilen bu ilke, Kur’ân’ın en merkezi maksatlarından biridir. Bediüzzaman’ın düşünce dünyasında da
adalet-i mahza prensibi vazgeçilmez bir esastır. Onun gerek sosyal hayata gerek siyasete yönelik değerlendirmelerinde adalet, temel bir mihenk ve ölçü işlevi görür. Zira onun nazarında İslâmiyet, tahakküm ve istibdadı ortadan kaldırmak, insanlığın alnındaki kara lekeleri silmek için gelmiştir.
[8]
Kur’ân’ın dört temel maksadından biri olan adalet
[9], hem kâinatı hem de toplumsal düzeni ayakta tutan en mühim unsurdur. İnsan iradesini, onurunu ve hukukunu yok sayan her türlü haksızlığa karşı Kur’ân adaleti emreder. Aynı zamanda tevhidi reddedip varlığı sebeplere, tabiata veya tesadüfe isnat eden şirk anlayışını “en büyük manevi zulüm” olarak tanımlar. Bu bağlamda Kur’ân’ın tüm esaslarının adalete hizmet ettiği söylenebilir. Adalet, öncelikle kâinattaki düzeni sağlamak açısından merkezi bir önemdedir.
Adalet, Kur’an’ın temel konularından biridir. Hucurât suresi 9. ayette adalete üç kez vurgu yapılması, adaletin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’da Allah’ın adaletli olanları sevdiği başka ayetlerde
[10] de belirtilmiştir. Peygamber’e adaletle davranması emredilmiş
[11], öfkenin adaletsizliğe yol açmaması gerektiği hatırlatılarak adaletli davranmanın takvaya daha yakın olduğu
[12], doğru ve adil konuşmanın gerekli olduğu
[13], insanlar arasında adaletin emredildiği, adaletle hükmedilmesi gerektiği
[14] sıkça vurgulanmıştır. Ayrıca şahitlikte
[15], ölçü ve tartıda
[16] adaletli olunması istenmiş; müminlerin adaleti ayakta tutmaları
[17]emredilmiştir.
Kâinatta Adaletin Tecellisi:
Kur’ân’ın adaleti temel bir maksat olarak belirlemesi, yalnız insan ilişkileriyle sınırlı olmayıp, kâinattaki ilâhî düzenin de bu hakikat üzerine kurulduğunu gösterir. Allah, adaleti emretmekle hem maddi hem de manevi zulümleri bertaraf etmektedir. Nasıl ki hayatın maddi devamını sağlayan unsurlar; ışık, hava, su ve toprak ise, hayatın manevî unsurları da hikmet, adalet, inayet ve merhamete karşılık gelir. Adalet, hava unsuruna denk gelmektedir. Nasıl ki hava olmazsa hayatın devamı mümkün görülmüyorsa, adalet de olmazsa madde ve mananın huzuru kaçar; nizam ve düzenden söz edilemez hâle gelir.
Allah’ın Adl isminin bir tecellisi olan adalet, sosyal hayatın düzen ve huzuru için insanlığa emredilirken kâinatta da mükemmel ve tam bir adaletin tüm eşya ve varlıkların muvazenelerini idare ettiğine tanıklık ediyoruz. Bediüzzaman, Rahman Suresi’ndeki “mizan” vurgusunu açıklarken şöyle der:
“Sûre-i Rahman’da,
وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ ۞
اَلَّا تَطْغَوْا فِى الْمِيزَانِ ۞
وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ ۞
Ayetindeki dört mertebe, dört nev’i mizana işaret eden, dört defa mizan zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalade büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur.”[18] Bu ifadeyle kâinattaki her şeyin mükemmel bir ölçü ve denge ile yaratıldığını ve İlâhî adaletin tecellisini vurgular. Eşyaya hususi ölçüler verilmesi, her varlığın kabiliyeti nispetinde hakkına kavuşması ve ihtiyaçlarının karşılanması, ilahî adaletin her yerde hüküm sürdüğünü gösterir.
Kâinat sahifesinde her şeyde adalet ve mizan ile iş görüldüğüne sayısız delil görülür. Her şeye, o şeye özel ölçülerle ve hassas mizanlarla vücut vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünün göstergesidir. Her hak sahibine kabiliyeti nispetinde hakkını vermek, varlığı için bütün levazımatını; varlığının devamı için de bütün cihazatını en uygun bir tarzda vermek nihayetsiz bir adalet elini göstermektedir.
[19]
Kâinatta bu derece mükemmel tecelli eden adalet, insanın şahsi hayatında ve toplumsal düzen içinde de aynı hakikatin izdüşümlerini gerektirir.
Bireysel ve Toplumsal Adalet:
Bediüzzaman’a göre iki türlü adalet vardır:
[20]
1-Müsbet adalet: Hak sahibine hakkının verilmesidir. Kâinattaki yaratılış düzeni bunun en açık delilidir. Her varlığın ihtiyacı, istidadı ve fıtrî talebi karşılanır; bu durum adaletin en geniş tecellisidir.
2-Menfi adalet: Haksızlık yapanın cezalandırılmasıdır. Dünyada bu adalet her zaman tam tecelli etmese de tarih boyunca helak edilen kavimler ve toplumlara gelen ilahî ikazlar bu hakikatin işaretleri olarak değerlendirilir.
Adaletin birey açısından kaçınılmaz olduğunu ve ihmal edilmediğini ifade eden Bediüzzaman:
“...Böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlûkun beka gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibadının hukukunu muhafaza etmekle muhafaza etmesin? Hâlbuki şu fani dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatına mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor. Zira hakiki adalet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nispetinde değil; belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nispetinde mükâfat ve mücazat görsün.”[21] diyerek dünyada karşılığını göremediğimiz ahvalin mahkeme-i kübranın adaletine bırakıldığını ifade eder.
Bilinmelidir ki,gökte, yerde, karada, denizde; yaş-kuru, küçük-büyük, âdi-âlî her şeyi düzen içinde ve bir ölçü ile muhafaza eden bir hafiziyetin; kâinatın en şerefli varlığı ve “halife” unvanı gibi büyük bir yaratılış ile yaratılan insanın rububiyet-i ammeye temas eden amelleri ve fiillerinin muhafaza edilmeyerek muhasebe eleğinden geçirilmemesi ya da adalet terazisinde tartılmaması
[22] imkânsızdır.
Bediüzzaman adalet ile ahlâk arasında da yakın bir ilişki kurar. Ahlâk bireye, adalet topluma bakar. Peygamberimizin
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” hadisi
[23], toplumsal adaletin zeminini ahlâkî olgunlukta arar. Sahabe dönemindeki adalet uygulamalarının bu seviyeye ulaşmasının temelinde, bireysel ahlâkın güçlülüğü bulunur.
Tarihî örnekler ve sahabe uygulamaları, Bediüzzaman’ın teorik yaklaşımını somutlaştırmaktadır. İslam’ın saadet asrı toplumunda adaletin; yakınlıklara meyil etmeksizin, dünya menfaatlerine teveccüh etmeden ve üst düzey bürokrat veya yönetici kimliklerine bakılmaksızın, en imtiyazsız hâliyle uygulandığını görmek mümkündür. Bu uygulama ile herkesin ve her kesimin gıpta ettiği bir vaziyet oluşturulmuştur. İslam, sosyal adaleti sarsan ve uygulamada sorun oluşturan fakir-zengin, yönetici yakınları-ötekiler, vatandaş-padişah ayrımı üzerinde durarak ilkeler belirlemiştir. Başta Kur’an olmak üzere, sünnet ve halifelerin uygulama örneklerinden çok sayıda misal görmek mümkündür. Bu konudaki en ince hassasiyetleri bile belirleyerek saf, katışıksız ve mükemmel bir adalet öngörmüştür.
Kur’an-ı Kerim’de:
“Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabalarınızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”[24] buyurularak adalet hakkında sahip olunması gereken en temel ilke belirlenmiş ve durmamız gereken yer ortaya konmuştur.
Mahzumoğulları’ndan asil bir kadının hırsızlık yapması üzerine verilen el kesme cezasına aracılar konmaya çalışıldığında, Peygamberimiz (asm) toplumların çöküş sebebinin adaletsizlik olduğunu belirtmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Kızım Fatıma dahi böyle bir suç işleseydi onun da elini kestirirdim.”[25] Bu örnek, adaletin kişiler ve statüler karşısında taviz kabul etmediğini gösterir.
Übey b. Ka‘b ile yaşadığı bir anlaşmazlığı kadıya götürdüğünde kendisine gösterilen özel muameleyi reddeden
Hz. Ömer’in “Bu yaptığın ilk adaletsizliğin oldu” diyerek kadıyı uyarması
[26], adaletin toplumun her kademesinde eşit uygulanması gerektiğini ortaya koyar. Beşeriyetin oluşturduğu sistemlerde hâkim güç ile belirli sınıflar için dokunulmazlıklar söz konusu olabildiği hâlde, İslâm hukuku önünde hiç kimsenin bir ayrıcalığı ve imtiyaz hakkı olmamıştır.
Bediüzzaman’dan Adalet İçin Temel İlke Ve Uyarılar:
Risale-i Nur Mesleğinin, Sahabe mesleğinin bir cilvesi olduğunu
[27] ifade eden Bediüzzaman, yukarıda birer örneği zikredilen Kur’an, sünnet ve halifelerin uygulamaları ışığında her zaman ve zeminde adalet-i mahzayı esas almış ve uygulanmasını savunmuştur. Bediüzzaman, toplumsal yapıdaki bozulmaların hangi sebeplerden doğduğunu ve adaletin korunması için hangi temel ilkelerin esas alınması gerektiğini ifade ettiği hususlardan birkaçını belirtelim:
Birincisi: Bir masumun hayatının, kanının; bütün beşer için bile olsa feda edilemeyeceği, ikisinin kudret nazarında bir olduğu gibi adalet nazarında da bir olduğunu ve bu noktadan hakkın küçüğünün büyüğünün olmadığını belirtir.
[28]
İkincisi: Kur’an’ın temel kanunlarından biri olan “Bir kişinin hatasından başkası sorumlu tutulamaz” ilkesi; gerçek muhabbeti, kardeşliği ve İslâm toplumunu büyük tehlikelerden koruyan adalet prensibidir. Bu ilkeye göre, bir kimsenin işlediği suçtan kardeşi, aşireti, cemaati veya partisi sorumlu sayılamaz. Bu temel kanunun bir an önce hukukî bir düzenleme hâline getirilmesi gerektiği; aksi takdirde insanlığın, iki dünya savaşında görülen tahribatın benzerleriyle, esfel-i sâfilîn denilen vahşet seviyesine sürükleneceği ifade edilmiştir.
[29]
Üçüncüsü: Vahşetin temel kanunlarından biri hâline gelmiş ve günümüzde siyaseten uygulanan “Cemaatin selâmeti için fert feda edilir; vatanın selâmeti için fertlerin hukukuna bakılmaz; devletin selâmeti için küçük zulümler önemsenmez” şeklindeki anlayış, adaletsizlik ve zulmün açık bir ifadesidir. Bir tek câni yüzünden bir köyü yakıp yıkmayı, bin masumun hakkını dikkate almamayı ve yine bir tek suçlu sebebiyle bin kişinin kılıçtan geçirilmesini caiz gören bu siyaset anlayışı,
[30] toplumu felakete sürükleyen en bariz adaletsizlik örneklerindendir.
Dördüncüsü: Bediüzzaman; eski dönem adliyelerinde padişahların sıradan bir halkla birlikte diz çökerek muhakeme edilmelerini, Hazret-i Ömer’in (r.a.) zamanında bir Hristiyan’la, Hazret-i Ali’nin (r.a.) ise bir Yahudi ile aynı konumda yargılanmalarını örnek göstererek
[31], yargıdaki bu adalet anlayışını hatırlatır. Bu örnekler üzerinden, yönetici ile halk arasında ayrıcalıklı uygulamaların adaleti tahrip ettiğini vurgular.
Beşincisi: Başarının üst makamlara, başarısızlığın ise halka yüklenmesi gibi anlayışların zulme kaynaklık ettiğini belirten Bediüzzaman, bu durumu çeşitli örneklerle açıklar. Meselâ bir tabur zafer kazandığında şan ve şerefin kumandana verildiğini; mağlubiyet durumunda ise hatanın bütün tabura mal edildiğini belirtir
[32]. Aynı şekilde, bir aşiret iyi bir iş yaptığında bunun övgüsünün ağaya yazıldığını, fakat bir kötülük meydana geldiğinde suçun aşirete dağıtıldığını
[33] hatırlatır. Bediüzzaman, sosyal hayatı zehirleyen bu haksız uygulamalardan ders alınması gerektiğini vurgular.
Altıncısı: Toplumsal statüye göre şekillenen cinayet ve suç algısının adalete aykırı olduğunu belirten Bediüzzaman, toplumdaki zulüm damarlarından biri olan bu anlayışı eleştirir. Yüksek bir tabakadan birinin öldürülmesiyle uzun süre matem tutulduğunu; hâlbuki aynı kişinin sebep olduğu bir cinayet sonucu halktan binlerce kişi telef olsa bunun birkaç günde unutulduğunu ifade ederek, bu yaklaşımın Kur’an’ın adalet anlayışına aykırı olduğunu vurgular
[34]. Bir kişinin başka birini öldürmesi hâlinde şeriatın kısasa hükmettiğini ve taraflar arasında hiçbir ayrım yapmadığını hatırlatarak, toplumdaki bu tür imtiyaz ve tarafgirliklerin büyük tahribatlara yol açtığını belirtir.
Yedincisi: Bediüzzaman, bir kişideki birçok masum özelliği görmezden gelip tek bir kusur yüzünden onu bütünüyle mahkûm etmenin büyük bir adaletsizlik olduğunu söyler. Bir müminde iman, İslâmiyet ve komşuluk gibi pek çok güzel vasıf varken, hoşumuza gitmeyen tek bir kötü sıfat nedeniyle ona düşmanlık etmenin; içinde dokuz masum ve bir suçlu bulunan bir gemiyi batırmaya benzediğini ifade eder
[35]. Bu misalle, her durumda adaletle hükmetmek gerektiğini hatırlatır.
Sekizincisi: Başa gelen her olayın biri zâhirî, diğeri hakikî olmak üzere iki yönü bulunduğunu
[36] ifade eden Bediüzzaman; zâhirde beşerin zulmü görülse bile, hakikatte ilahî kaderin adaletinin tecelli ettiğini belirtir
[37]. Bu hakikat, bize her durumda mutlak adaletin hükümran olduğunu hatırlatır.
Dokuzuncusu: Bediüzzaman, toplumsal düzen ve adaletin yalnızca bireylerin sınırlı aklıyla sağlanamayacağını vurgular. Bu nedenle, tecavüzlerin olmaması ve herkesin hak ile görevlerini doğru biçimde yerine getirebilmesi için ortak, evrensel ve bağlayıcı kurallara ihtiyaç vardır. Bu kuralların kaynağı olarak şeriat, adaletin gerçekleşmesi için zorunlu ve vazgeçilmez bir rehber işlevi görür.
[38] Çünkü İslam şeriatının, toplumsal adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün bütün yönlerini en kapsamlı biçimde sağlayan bir sistem olduğunu belirtir.
[39]
Onuncusu: Bediüzzaman, adaletin tam olarak sağlanabilmesi için yöneticilerin yalnızca hukuki veya yüzeysel bilgiye değil, yönetilen toplumun her yönünü görebilecek ve anlayabilecek bir kapasiteye sahip olmaları gerektiğini vurgular. Hazret-i Süleyman örneğiyle, geniş bir mülkü ve farklı durumları değerlendirebilme kabiliyetinin, adaletin gereği olarak Allah tarafından verildiğini ifade eder. Yani adalet, yalnızca kanun koymak veya emir vermekle değil; yönetilenlerin durumlarını anlamak ve herkese hakkını vermek için kapsamlı bir bilgi ve anlayışla uygulanabilir.
[40]
Yönetici ve Hâkimlerin mesuliyetten kurtulmasının yolunun ise
; “Ey ehl-i saltanat! Adalet-i tamme yapmak isterseniz, Süleymanvari, rû-yi zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü bir hâkim-i adaletpîşe, bir padişah-ı raiyetperver, aktar-ı memleketine her istediği vakit muttali olmak derecesine çıkmakla mesuliyet-i maneviyeden kurtulur veya tam adalet yapabilir.”[41] İfadesiyle dillendirmiştir.
On Birincisi: Adaletin, nefsanî duygulara kapılmadan; Allah adına ve hakikat ekseninde uygulanması gerektiğini vurgulayan Bediüzzaman, bu hususu İslâm tarihinden bir örnekle açıklığa kavuşturur. Şöyle aktarır:
“Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına, kanun-u ilahî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.”[42]
On İkincisi: Bediüzzaman,
“Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden, zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyetperver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez.” [43] İfadesiyle yöneticilerin veya hâkimlerin kararlarını unsuriyet ve milliyet temelinde vermelerinin adaleti zedeleyeceğini vurgular; gerçek adalet, kişisel veya toplumsal bağlardan bağımsız olarak, hakkı gözetmekle sağlanır.
On Üçüncüsü: Bediüzzaman,
“Adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez, gidilse zulümdür.”[44] Sözüyle gerçek adalet mümkünken onun yerine şartlara dayalı geçici çözümlerin uygulanmasının zulüm ve haksızlık olduğunu belirtir.
On Dördüncüsü: Bediüzzaman,
“Müsavatsız adalet, adalet değildir.”[45]Diyerek, toplumsal adaletin yalnızca
eşitlik temelinde mümkün olabileceğini vurgular. İnsanlar arasında statü, güç, servet, makam veya aidiyet farkına göre yapılan muamele, adalet görünümü altında bir haksızlıktır. Nitekim
“İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” adlı manifesto niteliğindeki
Divan-ı Harb-i Örfî’de savunmasında, ilgilileri uyarmak için şunları sormuştur:
“Müsavatı ihlâl, yalnız bazılara tahsis ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek; zâhiren adalet iken bir cihette acaba müsavatsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı?”[46] Bu soruyla, adaletin gerçekten eşitlik üzerine kurulup kurulmadığını sorgular ve cevap verilmesini talep eder.
On Beşincisi: Bediüzzaman, İslâm tarihindeki bazı kritik hadiseleri
‘adalet-i mahza ve adalet-i izafiye’[47] bağlamında yorumlayarak
[48] bu çerçevede üç önemli olayı ele alır.
-Cemel Vakası: Bu olayı, adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesi olarak görür. İmam Ali’nin adalet-i mahzayı uygulanabilir gördüğünü, muhaliflerinin ise şartların buna elvermediğini savunduğunu belirtir.
-Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emevîlere karşı duruşu: Bediüzzaman’a göre bu mücadele, dinî rabıta ile milliyet temelli siyasetin çatışmasıdır. Emevîlerin milliyetçiliği öne çıkarması adaleti zedelemiş; Hz. Hüseyin ise dinî rabıtayı esas alarak bu anlayışın karşısında durmuştur.
-
Sıffin Olayı: İmam Ali’nin adalet-i mahzayı esas alarak ahkâm-ı diniyeyi öncelediği, Muaviye taraftarlarının ise siyasî zaruretleri gerekçe göstererek ruhsatı tercih ettiği ifade edilir.
Yukarıda sıralanan ilke ve uyarılar, modern insan hakları ve hukuk sistemleri açısından da önemlidir. Modern hukuk genellikle
adalet-i izafiye anlayışına dayanırken, bu yaklaşım masumun haklarının feda edilmesine yol açabilir. Bediüzzaman’ın adalet anlayışı, kâinatın ilahî nizamından toplumsal hayata, bireysel ahlâktan siyasî yönetim ilkelerine kadar geniş bir çerçeveyi kapsar. Onun vurguladığı
adalet-i mahza, masumun hakkını hiçbir koşulda feda etmeyen; kişisel veya siyasî çıkarlarla gölgelenmeyen, tamamen hak ve hukuk temelli bir adalet anlayışıdır. Tarihî örnekler üzerinden yaptığı analizler, günümüz toplumu ve siyaseti için hâlâ güncel ve yol gösterici ölçütler sunmaktadır.
Bediüzzaman, Cumhuriyet sonrası dönemde de adalet, hukuk, hürriyet ve müsavat konusundaki ilkesel tutumunu şöyle ifade etmiştir:
“Ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslamiyetten gelen sırr-ı adaletle burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tamme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.”[49]
Yukarıda zikredilen adalet hakikatinin kalplerimizde kök salarak toplumumuzda hakiki manasıyla hayat bulmasını diliyorum.
Abdulkadir KURŞUN
04.01.2026
[1] İsfehânî, el‐Müfredât, s. 319‐320.
[2] https://islamansiklopedisi.org.tr/adalet, Mustafa Çağrıcı,
[3] Ali b. Muhammed eş‐Şerîf Cürcânî, Kitâbü’t‐Ta‘rîfât, Beyrut 1403/1983, s. 147.
[4] Mehmet Şeker, İslâm’da Sosyal Dayanışma Müesseseleri, Ankara 1991, s. 50
[5] Halîl b. Ahmed, Kitâbü’l‐‘Ayn, c. VI, s. 176; İbn Manzûr, Lisânü’l‐Arab, c. III, s. 236‐238; İsfehânî, el‐ Müfredât, s. 211; Cevherî, es‐Sıhâh, c. I, s. 221.
[6] https://islamansiklopedisi.org.tr/adalet, Mustafa Çağrıcı,
[7] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Lem’alar, 523.s, https://zehra.com.tr
[8] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 91.s, https://zehra.com.tr
[9] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İşaret-ül İ’caz, 21.s, https://zehra.com.tr
[10] Maide 5/42, Mümtehine 60/8
[11] A‘râf 7/29, Şûra 42/15
[12] Maide 5/8
[13] En‘âm 6/152
[14] Nisâ 4/58, Nahl 16/76 ve 90
[15] Bakara 2/282
[16] Hûd 11/85
[17] Nisâ 4/135
[18] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Lem’alar, 525.s, https://zehra.com.tr
[19] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Sözler, 84.s, https://zehra.com.tr
[20] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Sözler, 107.s, (10.Hakikat, Haşiye) https://zehra.com.tr
[21] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Sözler, 84.s, https://zehra.com.tr
[22] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Sözler, 97.s, https://zehra.com.tr
[23] Müsned-i İbn-i Hanbel, 2/381
[24] Nisa Suresi: 135
[25] Müslim, Hudûd, 9
[26] Et-Tac, El-adl başlığı
[27] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 48.s, https://zehra.com.tr
[28] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 245.s, https://zehra.com.tr
[29] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 359.s, https://zehra.com.tr
[30] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 359.s, https://zehra.com.tr
[31] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 442.s, https://zehra.com.tr
[32] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Şualar, 451.s, https://zehra.com.tr
[33] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 322.s, https://zehra.com.tr
[34] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 322.s, https://zehra.com.tr
[35] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 355.s, https://zehra.com.tr
[36] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 67.s, https://zehra.com.tr
[37] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 382.s, https://zehra.com.tr
[38] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İşaret-ül İ’caz, 155.s, https://zehra.com.tr
[39] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 19.s, https://zehra.com.tr
[40] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Sözler, 312.s, https://zehra.com.tr
[41] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Sözler, 312.s, https://zehra.com.tr
[42] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 363.s, https://zehra.com.tr
[43] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 77.s, https://zehra.com.tr
[44] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 76.s, https://zehra.com.tr
[45] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 641.s, İçtimai Dersler, 223, 271, 432.s, Sözler, 916.s
[46] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 174.s
[47] Adalet-i Mahza ve Adalet-i İzafiye ayrı olarak incelenecektir.
[48] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 76.s, https://zehra.com.tr
[49] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Lem’alar, 247.s, https://zehra.com.tr
Yorum Yap