Seyda, Barış ve Kardeşliğin Elçisiydi.

🕒 14.01.2026 08:11 👁️ 561 görüntülenme ❤️ 14 beğeni

Seyda, Barış ve Kardeşliğin Elçisiydi.
Seyda, Barış ve Kardeşliğin Elçisiydi.

   1999’un 28 Ocak’ı idi; günlerden Cuma. Barış ve kardeşliğin elçilerinden biri, bedbaht ve kara kalpli odakların ellerince aramızdan alınıp şehid edildi. O elçi, Molla İzzeddin’di. Biz ona, kısaca “Seyda” derdik. Kaderin cilvesine bakınız ki, onun şehadeti ile İmam-ı Ali’nin şehadeti aynı ayın aynı gününe denk düşmektedir.
   Yer İstanbul. Mübarek Ramazan ayıydı. Tarihlerden 29 Aralık 1999’du. Seyda Teravih namazına hazırlanıyordu. Tam da o sırada, mahiyeti meçhul birilerce evinden alınarak kaçırıldı ve bir daha da haber alınamadı kendisinden. Ona kavuşmak için aranmadık yer, başvurulmadık kimse kalmadı. Ancak, ne yazık ki bütün arama-taramalar, sorup soruşturmalar neticesiz kaldı. Kendilerine itimaden gidilen bütün yetkililer, olayın karanlık olup kendilerini aştığını ileri sürdüler; körlüğe ve sağırlığa yattılar. Zannedersin ki yer yarılmış da, Seyda’yı yutmuştur atmosferine girildi.
   Tam bir ay geçmişti; birden bir mizansene tanık olduk. İstanbul’un göbeğinde, Kartal semtinde bir filim setine şahit olduk. Hâsılı, hadisenin tek mazlumu, kaçırılan Seyda ve onun biricik dava arkadaşı Said Avcı. Her ikisine ancak bir ay sonra ulaşıldı, ama şehit bedenlerine... Hem de çok vahşice bir infaz şekliyle.   
   Olayın enini-boyunu, önünü-arkasını, nedenini-nasılını kurcalamak istemiyorum; çünkü mevzumuz bu değildir. Yaraları tazelemenin de kimseye faydası olmaz. Yıllardır yazılıp çizilmekte olan bir olay. Bütün yönleriyle konuşulmuş ve adata hadisenin bütün detayları tebarüz etmiş durumda. Benim yazacaklarım, ziyadesiyle Seyda’nın barış ve kardeşlik yolunda attığı adımlarıyla ilgili olacak. Zaten başlığı da öyle atmıştım. Onun asıl farklılığı burada ve kişiliğini şekillendiren de bu yanıdır. Ancak, yanlış anlaşılmasın, bu yanına rağmen, onu hak ettiği gibi tanıtacağım zehabına kapınılmasın. Bu haddim değil; yazacaklarım, sadece müşahedem ölçüsünde olacaktır.
   Birçok yer ve zamanda Seyda’yla görüşmüşlüğümüz, arkadaşlığımız olmuştur. Bu süreçte, onu dinlediğim ve ondan anladığım kadarıyla, Seyda Molla İzzeddin, sözün tam anlamıyla barış ve kardeşliğin inşacısı, ümmet anlayışının samimi bir takipçisi, eşit haklar temelinde kurulacak bir toplum projesinin yılmaz bir savunucusuydu. Zaten inancım o ki, onun bu vasıflarına tahammül etmeyen insanlık ve İslâmiyet düşmanları, çıkar yol olarak onun şehadetinde karar kıldılar. O, bir Kürt’tü, ama halkların dostu ve kardeşi idi. Hiç bir zaman, hiç bir halka kini ve düşmanlığı yoktu; onun yegâne düşmanı ırkçı ve diktatör rejimler idi. Rejimlerin suçunu asla halklara tahmil etmezdi.
   O karanlık dönemin en karanlık ve tahrikkâr ortam ve şartlarında bile, asla şiddete tevessül etmedi, şiddeti tasvip etmedi, bu yöndeki taleplere hep soğuk baktı, tepkisini koydu, asla müsaadekâr bir tavır sergilemedi. Gerek Seyda’ya ve gerekse Zehra çevresine karşı öylesine  kundaklamalar oldu ki!... O kadar kışkırtıcı propagandalar yapıldı ki tarif edilmez. Ama Seyda, bağrına taş bastı, sabretti; eline közden ateşler aldı, yandı, yakıldı; ama yıkılmadı, provokasyonlara gelmedi; kendisi ve arkadaşları üzerinde oynanan oyun ve entrikaları boşa çıkardı. Hatta bu bilinç ve metanet, onun arkadaşlarında da o kadar yer etmişti ki, onun defni esansında icra edilmek istenilen bütün provakatifçe teşebbüslere rağmen, Eyüp Sultan’daki o koca kitle oyuna gelmedi, metanetini bozmadı; fitnekârların tezgâhlarını başlarına geçirdi.
   Evet, Seyda hiç bir zaman şiddete meyletmedi; bu yöndeki hiç bir talep ve temayüle evet demedi; elinden ve dilinden şiddeti onaylayan hiç bir davranışına şahit olunmadı. Hep şöyle diyordu: “Bir insanın yetişip olgunlaşması en az 10-15 yıla mal olur. Bu emek ve bu olgunluk, beş paralık bir kurşuna kurban verilmemelidir.” Evet, o yetiştirdiği fidanları yaban eşeklerine yedirtmedi; onların etrafında sur ve perçinler örerek, korumaya aldı. El hak, bu gün onun semeresi alınmakta, o gün ekilen tohumlar bu gün sümbüllenmekte, o gün serdedilen fikir ve felsefe bu gün bir toplumun barış ve kardeşliğinin tesisinde referans alınmaktadır. Ne mutlu ona...
   Evet, gerek diliyle ve gerekse hizmetiyle olsun, Seyda, hiçbir zaman barış ve kardeşliği ihlal edici bir tavır içine girmedi. Onun bütün yaşamı, İhlas ve Uhuvvet düsturları çerçevesindeydi. Evlenmemişti; ta şehadetine kadar, ömrünü insan yetiştirmeye ve toplumu uyandırmaya sarf etti. Başta Kürtler ve Türkler olmak üzere, bu ülkenin bütün insanlarına, hassaten de genç evlatlarına bağrını açtı, muhabbetini paylaştı, el ele tutuştu; “Okuyun, okuyun, okuyun!” diyen Üstadının nasihatlerini telkin etti. O, maddi-manevi kurtuluşu okumakta görüyordu; bütün sorunların temelinde cehaleti görüyordu, gösteriyordu.
   Molla İzzeddin, kimsenin burnu kanasın istemiyordu; şefkat ve diğerkâmlıkta mümtaz bir şahsiyetti. Kendi inandığını yaşarken, farklı düşünce ve uygulamalara da anlayışlıydı; taassup ve hodkâmlık onun semtinde dolaşmazdı. Bütün kusurlarına ve yanlış uygulamalarına rağmen, inanan insanlara hoşgörülü davranırdı; sadece üzülürdü, zorla, tahkirle değil, lütuf ve hoşgörüyle, nezaket ve nezahetle yaklaşırdı; ıslah olmaları için hem dua eder, hem de tebligatını eksiksiz yapardı. Şehadeti esansında yazdığı vasiyetnamesinde bile, arkadaşlarına özellikle “Müslümanlar hakkında hüsnü zanda bulunmalarını” telkin etmişti.
   Onun unutmadığım nasihatlerinden biri de şuydu: “Sabır ve sebatta daim olunuz; kim ne derse desin, atılan bütün çamurlar, uygulanan bütün tazyikatlar aksine dönecektir. Akıbet muttakilerindir; bir gün gelecek, her kes hakkaniyetimizi ve doğru yolda olduğumuzu tasdik edecektir.”  
   Molla İzzeddin, yaşamını ziyadesiyle Eskişehir’de, Türk kardeşleriyle birlikte geçirdi. Yüzlerce Türk evladının hidayetine ve istikametine vesile oldu. Kendim de bu gerçeğin şahitlerindenim. O, Türkleri Kürtlere, Kürtleri de Türklere sevdirtmesini biliyor ve beceriyordu. O, başta bu iki halk olmak üzere, bütün Müslüman milletlerin barış ve kardeşlik çimentosunun “İslâm” olduğunu çok iyi biliyordu. O çok net biliyordu; bilmenin ötesinde görüyordu ki, Türklerle Kürtler arasında düşmanlığı gerektiren bir çelişki yoktur; çelişki ve düşmanlığın kaynağı ırkçı rejim ve gayr-ı hukukî politikalardır. Kendi saltanatlarını idame adına, halkları düşmanlaştıran bu rejimler ve uygulayıcıların, bırakın Müslümanlıkla, insanlıkla da alakaları yoktur. İşte o çevrelerdir ki, malum rejim ve uygulamalarıyla ırkçılık, mezhepçilik, bölgecilik ve particilik gibi saiklerle halkları kendi emellerine kurban etmişlerdir; onların dökülen kanları üzerinde saltanat kurmuşlardır. Bu gün her şey ayan-beyan ortada değil mi ki?!...
   Seyda Molla İzzeddin’in o günlerde konuştukları, uğruna hayatını kurban verdiği hakikatler, bu gün itibariyle, kıyısından-köşesinden de olsa konuşulmakta, tartışılmaktadır. Yani ortak aklın devreye girmek üzere zorlandığı bir sürece girilmiştir. Düşünüyorum da, onun dediklerinin bir miktarının bile uygulanması bunca huzur ve sükûna vesile olurken, acaba tamamının uygulanması nasıl bir saadet ve selametin zeminin hazırlar, merak ediyorum. Evet, ortak akıl, fıtrata dönmekte, fıtratı adres göstermektedir. Yıllarca inkâr ve imha politikalarını siyasetlerinin temeli edinenler, bu gün “kardeşlik” ve “barış” şarkılarını terennüm ediyorlarsa, acaba bu gelişmenin temelinde Seyda’nın da harcı yok mudur? Bu bile, tek başına o zatın ileri görüşlülüğüne delalet etmez mi? İnanıyorum günü ve zamanı geldiğinde, Seyda bu tarihsel sürecin mimarlarından biri olarak toplumsal tarihimize geçecektir. 
   Seyda’nın bu kişilik ve ileri görüşlülüğüne vakıf olan kişi ve çevreler, nankörlük yapmamalıdırlar. Dünya, makam, nüfuz ve şöhret onları sersemleştirmemelidir. Emanet edilen düşünce ve istikbale dair toplumsal projelerine ihanet etmemelidirler. İçinde yenilen kaplara tükürülmediği gibi, açılan çığırlar da telvis edilmemelidir. Kullanılan dil ve takınılan tavırlara dikkat edinilmeli; incitici ve yaralayıcı ifadelerden uzak durulmalıdır. Yıkmanın kolay ve tel‘ine layık, yapmanın zor ve takdire istihkakını unutmamalıyız. Elinden ve dilinden zarar gelmemesi gerekenlerin saffında durmayı şiar edinmeliyiz.
  Evet, tamir ve inşa etmeye odaklanmış Seyda’nın bu konudaki yaklaşımlarından bir kaç örnek:
   1-Bir seferinde bir gurup arkadaşla Seyda’nın etrafında oturmuş, sohbet ediyorduk. Sohbet esnasında, arkadaşın biri Seyda’ya şu soruyu sordu: “Seydam, neden bizler Türklerden bağımsız, tamamen Kürtlerden müteşekkil bir cemaat oluşturmuyoruz? Ne kadar da fedakârlık yapsak, yine de bize karşı güvensiz ve şüpheci davranıyorlar. Ne zaman kendi ayaklarımız üstünde duracağız; kendi kimliğimizle yaşayacağız?” Seyda, aynen şu cevabı vermişti:
   “Biz ve Türkler kardeşiz; kim ne derse desin, Kürtlere karşı işlenen suç ve günahlardan Türkler mesul değildir; onlar, kendilerini Türk olarak lanse eden sahtekâr ırkçıların elleriyle irtikâp edilmektedir. Bin seneyi aşkındır birlikteyiz; umudum odur ki bu birliktelik kıyamete kadar sürsün. Irkçı kafalar bizi temsil etmezler; onların oyununa gelmek yerine, o oyunları bozmalıyız. Beynelmilel düşmanlarımız, bizi zerratımıza kadar parçalatmak istiyorlar. Biz ise, ancak vahdetimizi koruyarak mukavemet edebiliriz. Hem varlığımızı, hem de hukukumuzu bu vahdet ve kardeşlik sayesinde koruyabiliriz. Türkler bizim avukatımız, biz de onların avukatı olmalıyız. Aksi, hakkımızı ve hukukumuzu kimseye anlatamayız!”
   Evet, Seyda bu sözleri sarf ederken, etrafındaki gençlerin tamamı Kürtlerden müteşekkildi. Aramızda Türk menşeli hiç bir arkadaş yoktu; ama o bunu fırsat kollayarak Kürtlük hamasiliğine soyulmadı; Türklere veryansın etmedi. Çünkü o, dil ve kalbiyle aynıydı; inandığı gibi konuşuyordu; konuştuğu gibi de yaşıyordu. Bütün bunlara rağmen, kalbinde ırkçılık marazı olanlar, ona hep hücum ettiler, onu Kürtçülükle itham ettiler, yalan ve iftiralarla onun müstakim ve nezih hizmetini karalamak istediler. Ama bu gün, o yalancılar, kafaları önünde, mahcubiyet içinde, günahları belinde yaşıyorlar. Bir kısmı da dar-ı bekaya irtihal etmiştir.
Seyda’nın fikirleri ise bütün canlılığı ve tazeliğiyle dipdiri ayaktadır.
   2-Yine bir başka yerdeydik; kalabalık bir kitle vardı. Bir tanışma faslıydı ve çay içiliyordu. Kalabalık içinden bir gurup genç Seyda’nın yanına yaklaştılar. Onlardan biri, adeta hepsini temsilen bir soru sordu. Sorusu aynen şöyleydi: “Seyda, siz de biliyor ve görüyorsunuz ki, toplum olarak bir kaos yaşıyoruz; kimin eli kimin boğazında belli değil. Her Allah’ın günü, nice insanımız, durduk yere kaçırılıp boğazlanıyor. Durum bu merkezde iken, biz neden başımızın çaresine bakmıyoruz; mesela, neden uygun bir ortamda ilimle birlikte savunmak amaçlı eğitim almıyoruz. Yani gün gelir, bizlere de suikastlar yapılabilir, bizim hizmetimize kastedilebilir; hiç olmazsa tedbirli olalım; Risale-i Nur tedrisatının yanı sıra, biraz da silahlı bir eğitim alsak olmaz mı? Hatta ortam olarak Güney Kürdistan için ne diyorsunuz?” Evet, aynen bu şekilde soru soruldu ve Seyda’nın cevabı hepimizin merakı idi. Seyda, hiç duraksamadan cevabı verdi.(Ana hatlarıyla aynen şöyleydi): 
   “Hayır, ben buna müsaade edemem; Üstadın tarz ve uygulamalarında böyle bir şey yoktur. Şayet gerekli olsaydı, Üstadın buna dair bir tavsiyesi ve öğüdü olurdu muhakkak. Bu tarz bir hareket ve talepler, hayır getirmez; felaket ve çatışmalara yol açar. Gençlerin zapturapt altına alınması kolay değildir; silaha el attıktan sonra ya öldürür, ya da öldürülürler. İkisi de zarardır. İyisi, insanlar bizde dirilsinler, bizimle uyansınlar. Okumayla arası açılan gençler, tamamen silaha meyleder ve netice itibariyle tuzağa çekilmeleri kolaylaşır. Kurtuluş uyanıştadır, uyanış da ancak eğitim ve bilinçlenmektedir. Onun için, bu tür hülyalardan vazgeçip hayatın gerçeklerine dönün; kalem ve okuma silahıyla cihazlanın!” Seyda’nın bu husustaki nasihatleri kısaca böyleydi...
   3-Bir defasında da kendim sormuştum; “Seyda, siz fazlasıyla seyahat eden bir insansınız; hususan Kürdistan’daki seyahatleriniz hayli tehlikeli. Zira bölge, tamamen karanlık kimselerin ve işlerin meydanı durumunda.Ve siz hep yalnız dolaşmaktasınız; ne olur, ya ortalık sakinleşinceye kadar emin bir yerde dinlenseniz, ya da seyahatlerinizde güvenliğinizi temin edip öyle dolaşsanız. Zira etrafınızdaki gençlerin çoğu henüz tecrübesizdirler; onların olgunlaşması için sizlerin varlığı büyük önem taşır...” Seyda’nın, hiç unutmam, cevabı şöyle olmuştu: 
   “Ben kadere iman etmişim; yolumda ne varsa o karşıma çıkacaktır. Ölümüm mukadderse, bu yatakta da vaki olur. Ya da bir trafik kazasıyla... Yok, ölümüm bir bedbahtın eliyle olacaksa, o da olacaktır; bundan kaçış yoktur. Vazifem, Allah yolunda, hak, adalet ve tevhid uğruna mücadeledir; bu uğurda ölmek ya da kalmak O’nun elindedir. Can da, canan da ona teslim. Şehid olsam, bu benim için şereftir ve malum, en yüksek rütbedir. Hâsılı, narı da hoş, nuru da hoştur; O’ndan başımıza gelen her şeye ‘ehlen ve sehlen’ demekle mükellefiz.” Gerçekten de, o bu teslimiyet üzere yaşadı ve tatlı hayatını Rabbine teslim etti. Zalimlerin zulüm tezgâhında şehadete uçtu.
   Seni tekrar yâd ederken, kabrin ve ruhun binlerce rahmete gark olsun aziz Seyda’m...
 
Yunus İpek
14/01/2025
 
 
Paylaş:

Yorum Yap

💬 Yorumlar
Ahmet 09.02.2026 00:25

Kalbimizin tercümanı olmuş bu yazı. Hassaten son paragraf kadere teslimiyetin kerametvari bir tecellisini dile getirmiş. Risale-i Nura sadakatle geçen bir ömrün meyvesi şehadet olmuş. Bu çalışmaların devamı temennisi ile hayırla kalın.

Bu içerik faydalı oldu mu?