Bu yazıda; Bediüzzaman’ın
Münazarat adlı eserinde dile getirdiği
“Milliyetimizin ruhu İslâmiyet’tir. Hakiki ve nisbî[1]ve izafîden[2] mürekkebdir. Başka millete benzemiyoruz.”[3] İfadesi merkeze alınarak, onun milliyet anlayışı analiz edilecektir. Çalışmada, Bediüzzaman’ın Kürd toplumunun sosyo-politik geri kalmışlığını nasıl teşhis ettiği, istibdat eleştirisi ve meşrutiyet savunusu çerçevesinde milliyet fikrine yüklediği dengeleyici rol ele alınmaktadır.
Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan siyasal, toplumsal ve fikrî dönüşümler; özellikle merkez-taşra ilişkileri, etnik kimlik tartışmaları ve yönetim biçimi ekseninde yoğunlaşmıştır. Bu bağlamda Bediüzzaman, hem İslâmî ilimlere vakıf bir âlim hem de yaşadığı dönemin sosyo-politik sorunlarına duyarlı biri olarak bu meseleye dikkat çekmektedir. Bediüzzaman’ın Kürd toplumuna dair tespitleri ve çözüm önerileri, onun milliyet anlayışını anlamada temel bir referans noktasıdır.
Bediüzzaman, Kürd kimliğini ve Kürtlerin millî haklarını meşru ve inkâr edilemez bir toplumsal gerçeklik olarak görür. Ona göre bir toplumun dili, kültürü ve kendini ifade etme hakkı, adaletin ve insan onurunun gereğidir. Kürtlerin millî hakları; asimilasyonla yok sayılmamalı, baskıyla bastırılmamalı ve siyasal eşitlik temelinde güvence altına alınmalıdır. Milliyetin ruhunu İslâm olarak tanımlayan bu yaklaşım, Kürtlerin kimliklerini özgürce yaşamasını savunurken, diğer halklarla çatışmayı değil; adalet, denge ve birlikte yaşamı esas alan bir toplumsal düzeni hedeflemektedir.
Bediüzzaman’a göre Kürtlerin geri kalmışlığının en önemli sebeplerinden biri, Osmanlı yönetiminde hâkim olan istibdat rejimidir. İstibdat, bireysel iradeyi felç etmiş; toplumsal sorumluluk ve siyasî bilinç gelişimini engellemiştir.
Yetişme çağına gelen Bediüzzaman içinde doğup büyüdüğü Kürd milletinin hâl-i perişaniyetine çareler bulmak gayesiyle İstanbul’a gelir. Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişi, şahsî bir makam veya menfaat arayışının değil; Kürd halkının içinde bulunduğu cehalet, perişaniyet ve geri kalmışlığa bir çare bulma arzusunun neticesidir. Kürdistan’da gördüğü bu hâl onu Hilafet Merkezi olan payitahta sevk etmiş; II. Abdülhamid’e doğrudan müracaat ederek gaye ve isteğini ulaştırır
. Bediüzzaman Hazretlerinin mabeyne verip de neticesinde birçok musibete hedef edildiği bu isteği 2 Aralık 1908 tarihli
“Şark ve Kürdistan Gazetesi” nde yayımlanmıştır.
[4] Ancak, II. Abdülhamid, Bediüzzaman’a maaş ve ihsan (rüşvet) teklif ederek
[5] memleketine dönmesini ister. Bediüzzaman’ın bu teklifi reddetmesi üzerine “deli” yaftasıyla tımarhaneye kapattırılır. Bediüzzaman, bu süreci şöyle ifade eder:
“Ben Kürdistan’da, Kürtlerin hâl-i perişanını görüyor idim… Devr-i İstibdatta Dersaadet’e geldim; saadet tevehhümüyle… O’nun maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükûtu kabul etmedim, red ettim. Milletimin namını lekedar etmedim. O’na boyun eğmedim… Bir buçuk senedir burada, Kürdistan’da neşr-i maarif için çalışıyorum. Ekser İstanbul bunu bilir.”[6]
1908’de Meşrutiyet’in ilanı, Bediüzzaman açısından yeni bir imkân alanı oluşturmuştur. O, meşrutiyeti adalet ve meşveret-i şer‘iyyenin siyasal tezahürü olarak görmüştür. Bu nedenle
Meşrutiyet-i Meşrua[7] kavramını kullanmış ve özellikle Kürd toplumunun bundan en fazla istifade edebilecek kesimlerden biri olduğunu savunmuştur. İstanbul’da bulunduğu sırada Sadaret aracılığıyla Kürdistan’daki aşiretlere elli–altmış telgraf göndermiştir. Bu telgraflarda şu esaslar üzerinde durmuştur:
“Meşrutiyet ve Kanun-u Esasî işittiğiniz emr; adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir. Hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira saadetimiz, meşrutiyettedir. Ve devr-i istibdatta herkesten ziyade biz (Kürdler) zarardîdeyiz.”[8]
Bediüzzaman,
Nutuk adlı eserinde bu telgrafların ruhunu taşıyan hitabını
“Kürdistan Ulema ve Meşayih ve Rüesa ve Efradına Meşrutiyete Dair Telkinattır”[9] başlığıyla sunar. Bu hitabında, Kürd ulemasına, şeyhlerine, reislerine ve halkına seslenerek onları uyanıklığa, birlik ve sorumluluk bilincine çağırır. Kürtlerin kendi aralarındaki ihtilaflardan uzak durmaları gerektiğini, aksi hâlde bu durumdan efkâr-ı faside sahibi kişilerin faydalanacağını ifade eder. Üstad, medeniyet karşısında içe kapanmanın mümkün olmadığını, onur ve haysiyetin ancak adalet ve meşrutiyete hizmetle korunabileceğini vurgular. Kürtlerin istibdat döneminde büyük zarar gördüğünü hatırlatarak Meşrutiyet’in bu mağduriyetin telafisi için bir fırsat olduğunu belirtir. Kürtlerin namus ve haysiyetlerini koruyarak, meşrutiyet ve adalet yolunda diğer milletlere örnek olmaları gerektiğini ifade eder.
Ardından Kürdistan’a geri dönerek halkla doğrudan temas kurar.
“…Aşair-i Ekrad’ın içinde cevelan ile… Dağ ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyeti ders verdim…”[10] Ve
“…Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım…”[11] Diyerek Meşrutiyet-i Meşruayı anlatır. Onların bilinçlenmesi ve haklarını anlaması ve bu fırsattan istifade edebilmeleri için yorulmadan çalıştı. Münazarat yolculuğu başladı. Bu seyahat; Üstadın yalnızca bir fikir adamı değil, aynı zamanda milletine karşı derin sorumluluk duyan bir rehber olduğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.
Bediüzzaman,
“Aşair-i Ekrad’ın içinde cevelan ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye… Ettim”[12] ifadesiyle yaz boyunca süren bu seyahatin sonucunda umum Kürtleri temsilen ve iktidardaki siyasilere de hitap eden
“Ekrad Reçetesi (Münazarat)” adlı eseri ile Kürd âlimlerini muhatap alan
“Saykal-ı İslâmiyet(Muhakemat)” kitabını kaleme alır.
Bediüzzaman,
Ekrad Reçetesi (Münazarat) adlı eserinde, Meşrutiyet’in Kürdler için ne ifade ettiğini ve hangi müspet sonuçları doğurduğunu açıklarken,
‘Zira milliyetimizin ruhu İslâmiyet’tir; hakiki, nisbî ve izafîden mürekkebdir. Başka millete benzemiyoruz’[13] ifadesini kullanmaktadır. Bu ifade, yalnızca siyasî bir tercihi değil, aynı zamanda Kürd toplumunun tarihî, dinî ve içtimaî kimliğini tarif eden temel bir çerçeveyi ortaya koymaktadır. Şimdi bu ifade, öncesi ve sonrasındaki metinle ilişkisi dikkate alınarak izah edilecektir:
Bediüzzaman’a göre Kürdlerin milliyet anlayışının merkezinde İslâmiyet yer almaktadır. Bu sebeple, kavmiyetin ırk merkezli ve dışlayıcı bir kimliğe indirgenmesi, Kürd toplumunun ruhuna ve tarihî tecrübesine aykırıdır. Bediüzzaman, bu ifadelerle dengeli ve sağlıklı bir milliyet anlayışı ortaya koymuştur. O’na göre Kürdlerin milliyeti, başka milletlerdeki gibi ırkçılığa dayanan, başkalarını dışlayan veya üstünlük iddiası taşıyan bir anlayış değildir. Kürd kimliğinin özü hakiki Müslümanlıktır; diğer milletlerle ilişkiler ise karşılıklı kabul, ölçü ve denge esasına dayanır. Bu yaklaşımda milliyet, mutlaklaştırılmaz ve kutsallaştırılmaz; başka milletlere düşmanlık veya onları değersiz görme aracı hâline getirilmez. Kürdler milliyetlerini yaşarken dinin sınırlarını aşmaz, ırkçılığa düşmez ve diğer milletlere haşarat nazarıyla bakmaz. Böylece Kürtlük milliyetini, hem kendi varlığını koruyan hem de adalet ve ahlâkı esas alan özgün bir kimlik olarak ortaya koyar.
Nitekim Üstad, Kürd âlimlerinin İslâm’ın özü yerine şekil ve kabukla meşgul olan anlayışlarından duyduğu derin rahatsızlığı şu ifadelerle dile getirir:
“…Şu fakir, garib Nursî ki, bid'atü'z-zaman lâkabıyla müsemma olmaya lâyık iken haberi olmadan Bediüzzaman ile meşhur olan bîçare; Tedeni-i Milletten ciğeri yanmış gibi feryad u figan ederek, ah!. ah!.. ah!.. vâ esefâ der ki: İslâmiyetin mağz ve lübbünü terkederek kışrına ve zâhirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû-i fehm ve sû-i edeb ile İslâmiyetin hakkını ve müstahak olduğu hürmeti ifa edemedik. Tâ o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi. Hem de hakkı var. Zira biz İsrailiyat’ı usulüne ve hikâyatı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada tedib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine onun merhametidir. …”[14] Bu pasajda Bediüzzaman, İslâm’ın mağz ve lübbünün terk edilip kışır ve zâhirine yönelinmesini, hem dinin hakikatinin perdelenmesinin hem de toplumun izzet ve terakkiden mahrum kalmasının temel sebebi olarak görür. Ona göre milliyetin ruhu olan İslâmiyet, usûlsüzlük, sû-i fehm ve bâtıl unsurların dine karıştırılması neticesinde hayattan dışlanmış; bunun doğal sonucu olarak da zillet ve sefalet ortaya çıkmıştır.
Üstad Bediüzzaman, yanlış din anlayışının yalnızca manevî bir zaaf üretmekle kalmadığını, aynı zamanda Kürd toplumunu medeniyet ve terakki yolundan da alıkoyduğunu vurgular. Bu durumu, bizzat yaşadığı bir hadise üzerinden şöyle açıklar:
“…
Bugünlerde bir hikâye buna misal olabilir: fahr olmasın; zaman-ı sabavetimden beri üssü’l-esas-ı meslekim; ifrat ve tefrit ile hakaik-i İslâmiyete sürülen lekeleri temizlemek ve o elmas gibi hakikatlerine saykal vurmak idi. Bu mesleğime tarih-i hayatım, pek çok vukuatıyla şehadet eder. Bununla beraber, bugünlerde küreviyet-i arz gibi bedihî bir meseleyi zikrettim… Güya onların zannınca küreviyet-i arza hükmeden, dinde çok mesaile muhalefet ediyor. Onu bahane ederek büyük bir iftirayı ettiler. O derecede kalmadı. Vesveseli ezhanı, iftiranın büyümesine müsaid bir zemin bulduklarından, iftirayı o derece büyüttüler ki; Ehl-i Diyanetin hakikaten ciğerlerini dağdar ve Ehl-i Hamiyeti, Kürd Terakkiyatından meyus ettiler.”
[15] Bu örnek, Kürd toplumunda akıl, ilim ve hakikatle bağını koparan bir din telakkisinin nasıl bir korku, vesvese ve gerileme ürettiğini göstermektedir. Bediüzzaman’a göre küreviyet-i arz gibi bedihî bir hakikatin bile dine muhalefet sayılması, İslâmiyet’in hakiki ruhunun kavranamadığının açık bir delilidir. Böyle bir zihniyet, milliyetin ruhu olan İslâmiyet’i terakki ve hürriyetin değil, duraklama ve taassubun aracı hâline getirmektedir.
Bu tecrübeler neticesinde Üstad, milliyetin sahih bir zeminde yeniden inşasının ancak doğru bir din anlayışıyla mümkün olabileceği sonucuna varır ve şu dersi çıkarır:
“Lakin bu hâl büyük bir derstir. Beni ikaz etti ki: Cahil dost, düşman kadar zarar verebilir. Öyle ise şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp eldeki elmas kılıçla onların tefritlerini kırardım; fakat şimdi mecburum ki, dostların terbiyesi için, onların avamperestane ve ifratkârane hayalatına da o kılıcı bir derece iliştireyim.”[16]
Yukarıda izah edilen hakikatler muvacehesinde Bediüzzaman’ın “milliyetimizin ruhu İslâmiyet’tir” ifadesi, kuru bir slogan değil; cehaletle, ifrat ve tefritle, yanlış din anlayışıyla verilen çok yönlü bir mücadelenin özetidir. Hakiki milliyet, İslâm’ın mağzına yönelmeyi; nisbî ve izafî unsurlar ise bu hakikatin tarih ve toplum içinde aldığı şekilleri ifade etmektedir. Bu çerçevede Meşrutiyet, Kürdler için İslâmiyet’in adalet, meşveret ve hürriyet esaslarını hayata geçirecek bir önemdedir.
Bediüzzaman bu sözüyle, Kürt kimliğinin ahlâkî ve toplumsal yönünü belirleyen temel değerin İslâm olduğunu ifade eder. Yani Kürtler, kimliklerini inşa ederek; adalet ve kardeşlik temelinde toplumsal hayata katılmalıdır.
Hakiki, nisbî ve izafî ayrımı da bunu tamamlar: Kürt kimliği gerçektir ve meşrudur (hakiki); diğer halklarla ilişkilerde denge ve karşılıklı saygı esas alınmalıdır (nisbî); milliyet ise kutsal ve mutlak bir değer değil, toplumsal şartlara bağlı bir aidiyettir (izafî). Bu anlayış, Kürtlerin kendi kimlikleriyle var olmasını, kimliğinin özünün İslâm olduğunu, milliyet anlayışlarının ise diğer milletlerle eşitlik, denge ve karşılıklı tanıma esasına dayandığını ifade eder. Bu yaklaşım, günümüz kimlik ve siyaseti açısından da dikkatle incelenmesi gereken özgün bir düşüncedir.
Bediüzzaman, istişareye dayalı, katılımcı yönetimle birlikte Kürt toplumunda milliyet bilincinin ortaya çıkmasını doğal ve kaçınılmaz görür. Ona göre baskı ortamlarında kimlikler gizlenir; özgürlük ve temsil imkânı doğduğunda ise halklar kendi kimlikleriyle toplumsal hayatta görünür hâle gelir. Bu nedenle Kürtlerin millî kimlikleriyle toplum içinde yer alması, siyaset yapması, kültürünü yaşatması ve kamusal alanda var olması bir sorun değil, aksine toplumsal adaletin gereğidir.
Bediüzzaman, İstibdatın fenalıkları ve Meşrutiyetin iyiliklerini anlatır. Ona göre Meşrutiyet, halkın hâkimiyetini, özgürlüğünü ve insanî haklarını sağlayan bir sistemdir; aklı, kalbi ve dili harekete geçirir, insanları hayvanlıktan çıkarır ve toplumu uyandırır. Meşveret sayesinde halk kendi sözünü söyleyebilir ve toplumsal kararların ortağı olur. Üstad, Kürdlerin kimliğini bu çerçevede yaptığı değerlendirmesinde:
“…Zira meşveret perdeyi attı, milliyet göründü, harekete geldi. Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizaza geldi. Zira milliyetimizin ruhu İslâmiyet’dir. Hakiki ve nisbi ve izafiden mürekkebdir. Başka millete benzemiyoruz.”[17] Der.
Bediüzzaman, Meşrutîyet ile birlikte Kürtlerde milliyet fikrinin doğal olarak ortaya çıkacağını ifade eder.
“Zira meşveret perdeyi attı, milliyet göründü, harekete geldi. Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizaza geldi” sözüyle, bu uyanışın bastırılmış bir kimliğin görünür hâle gelmesi olduğunu vurgularken, milliyet fikrinin ölçüsüz ve kontrolsüz bir şekilde gelişmemesi gerektiğini özellikle belirtir. Bu nedenle
“Milliyetimizin ruhu İslâmiyet’tir. Hakiki, nisbî ve izafîden mürekkebdir. Biz Kürdler başka millete benzemiyoruz” diyerek dengeli ve sağlıklı bir milliyet anlayışı ortaya koyar. O’na göre Kürdlerin milliyeti, başkalarını dışlayan veya üstünlük iddiası taşıyan bir anlayış değildir. Kürd kimliğinin özü hakiki Müslümanlıktır; diğer milletlerle ilişkiler ise karşılıklı kabul, ölçü ve denge esasına dayanır. Bu yaklaşımda milliyet, mutlaklaştırılmaz ve kutsallaştırılmaz; başka milletlere düşmanlık veya onları değersiz görme aracı hâline getirilmez. Kürdler milliyetlerini yaşarken dinin sınırlarını aşmaz ve bazı milletlerde olduğu gibi farklı milletlere haşarat nazarıyla bakmaz. Böylece Kürtlük; hem kendi varlığını koruyan hem de adalet ve ahlâkı esas alan özgün bir kimlik olarak tanımlanır.
Bediüzzaman, Kürd toplumunda millî şuurun henüz olgunlaşmadığını görmüş; bu nedenle milliyet fikrinin ne bastırılarak yok edilmesini ne de ölçüsüz biçimde ırkçılığa dönüşmesini savunmuştur. Ona göre asıl hedef, toplumsal barışı sağlayacak dengeli bir yol izlemektir. Bu çerçevede
sulh-i umumî, afv-ı umumî ve imtiyazların kaldırılmasını[18] savunur; çünkü bugün olduğu gibi bir grubun imtiyaz sahibi olup diğerine haşerat nazarıyla bakmasının nifak ve çatışma doğuracağını belirtir. Kürdlerin ahlâkî karakterini ise “
Fahr olmasın, derim ki: Biz ki Kürd’üz, aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. …”
[19] Sözüyle ifade eder.
Bediüzzaman, istibdadı toplum için öldürücü bir hastalık olarak tanımlar ve hükümeti hekime, milleti ise hastaya benzetir. Teşhis edilmeden, şartlar dikkate alınmadan uygulanan baskıcı politikaların şifa değil, zehir olacağını vurgular. İstibdat döneminde Kürd halkının ağır vergilerle ezildiğini, fakirliğin derinleştiğini, otorite boşluğu nedeniyle aşiret çatışmalarının arttığını ve Hamidiye Alayları gibi uygulamaların Kürdlerin iç gücünü birbirine kırdırarak yok ettiğini ifade eder. Bu durum, Kürd toplumunu
“yaşayan ölü” hâline getirmiştir.
[20]
Buna karşılık Bediüzzaman,
Meşrutiyet-i Meşruayı bir tedavi olarak sunar. Meşrutiyet; cehalete karşı eğitim, dinden uzaklaşmaya karşı din ile ilmin birlikte öğretilmesi, iç çatışmalara karşı ise adalet, muhabbet ve dengeli bir milliyet fikrinin geliştirilmesini esas alır. Milliyet fikri toplumu bir arada tutan, ahlâkla sınırlı bir bilinçtir. Üstad’a göre her toplum, kendi şartlarına uygun ilacı almalıdır; bir millete fayda veren reçete, başka bir millet için zehir olabilir.
Bu nedenle Üstad, “Milliyetimizin ruhu İslâmiyet’tir; hakiki, nisbî ve izafîdir; başka millete benzemiyoruz” derken şunu vurgular: Kürdlerin kimliğinin özü İslâm’dır (hakiki). Diğer milletlerle ilişkileri karşılıklı tanıma, eşitlik ve dengeye dayanır (nisbî ve izafî). Kürdler, ırkçılığa düşmeden, diğer milletlerin sahip olduğu siyasî ve toplumsal hakları kendi şartlarına uygun şekilde talep etmeli ve yaşamalıdır. Böylece ne kimliksizleştirilen ne de çatışmacı bir milliyet değil; adalet, sorumluluk ve birlikte yaşama bilinci üreten dengeli bir milliyet anlayışı ortaya konmuş olur.
Üstad Bediüzzaman’a göre Kürt kimliği, inkâr edilemez bir hakikat olup inşa edilmesi, korunması ve toplumsal hayatta yaşanması gereken meşru bir aidiyettir. Bu kimlik, İslâmî ahlâk üzerine kurulur ve ırkçılığa düşmeden, fakat asimilasyona da boyun eğmeden varlığını sürdürür. Bediüzzaman, Kürtlerin dilini, kültürünü ve toplumsal varlığını koruma konusunda tavizsizdir; kimliğin başkaları tarafından bastırılmasına da kendi içinden yozlaşmasına da karşıdır. Diğer Müslüman milletler, hangi statü, vatan, devlet, bayrak, ordu, vs.lere haiz ise aynı nispet ve izafetle Kürdler de kendilerine uygun görmeli, yaşamalıdır. Bu yaklaşım, Kürt kimliğini hem güçlü hem de adaletle sınırlı bir toplumsal bilinç olarak tanımlar.
Umulur ki, Bediüzzaman’ın adalet ve sorumluluk temelli milliyet anlayışı, Kürt kimliğinin haklarını ve özgürlüğünü korumada rehber olur; eşit, özgür ve hak temelli bir toplum bilincinin gelişmesine katkı sağlar.
Adilê Etmanekî
28.01.2026
[1] Nisbî: Diğerine Göre. Birbirine göre. İki nesnenin birbiriyle kıyaslamasına göre olduğu gibi. Nisbet: İki veya daha fazla şey arasındaki münasebet. Kıyas. İlgi. İki veya daha fazla şeyin birbirine göre hali. Münasebet. Yakınlık. Ölçü. Oran. Bağıntı. İlinti.
[2] İzafî: Zihnî bir faaliyette iki veya daha çok tasavvur arasında kurulan bağlantı, bir başka şeyle bağlantılı olarak kavranan şey. fels. Varlığı veya tasavvuru bir başka şeyin varlığına bağlı bulunan, bağıntılı, göreli, göreceli, rölatif. İzafet: Zihnî bir faaliyette iki veya daha çok tasavvur arasında kurulan bağlantı, bir başka şeyle bağlantılı olarak kavranan şey
[3] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 84.s,
https://zehra.com.tr
[4] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 507.s,
https://zehra.com.tr
[5] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 186.s,
https://zehra.com.tr
[6] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 167.s,
https://zehra.com.tr
[7] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 83, 85, 166, 190, 557. s,
https://zehra.com.tr
[8] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 158. s,
https://zehra.com.tr
[9] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 29. s,
https://zehra.com.tr
[10] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 81. s,
https://zehra.com.tr
[11] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 160. s,
https://zehra.com.tr
[12] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 81. s,
https://zehra.com.tr
[13] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 84.s,
https://zehra.com.tr
[14] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Muhakemat, 10-11.s,
https://zehra.com.tr
[15] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Muhakemat, 45.s,
https://zehra.com.tr
[16] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Muhakemat, 45.s,
https://zehra.com.tr
[17] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 84.s,
https://zehra.com.tr
[18] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 169.s,
https://zehra.com.tr
[19] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 169.s,
https://zehra.com.tr
[20] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 84-85.s,
https://zehra.com.tr
Yorum Yap