“Şu hükümet ve Türkler nasıl olsalar biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temaşa etmek ve ellerimizi onlarla beraber safi suya uzatmak, "kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır?"[1] Münazaratta geçen bu soruda Kürtlerin siyasal alanda görünür olma taleplerine Bediüzzaman ne tür cevaplar vermiştir?
Bediüzzaman Said Nursî, Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Kürt toplumunun içinde bulunduğu sosyo-politik ve dinî duruma dikkat çekmiş ve bu durumu kendi ifadeleriyle şu şekilde dile getirmiştir:
“Ben Kürdistan’da, Kürdlerin hâl-i perişanını görüyor idim… Devr-i İstibdatta Dersaadet’e geldim; saadet tevehhümüyle…”[2]
Bu ifade, onun hem bölge hakkındaki tecrübesini hem de merkezî yönetimden beklentilerini yansıtmaktadır. Ancak İstanbul’da aradığını bulamayan Bediüzzaman, yeniden memleketine dönmüş; ilerleyen süreçte ise İstanbul’a çeşitli vesilelerle gidip gelmeye devam etmiştir. Bu dönemde kaleme aldığı eserler, yalnızca dinî ve ilmî meselelerle sınırlı kalmayıp aynı zamanda Kürtler ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkileri de ele alan metinler olarak dikkat çekmektedir. Söz konusu eserler İstanbul ve Şam’da yayımlanmıştır.
Bediüzzaman’ın bu bağlamda telif ettiği dört temel eser şu şekilde sıralanabilir:
1-Münazarat (Reçetetu’l-Ekrad = Reçetetu’l-Avam):Bu eser, doğrudan Kürt halkına hitap etmekte olup, onların sosyolojik yapısını ve dinî anlayışını analiz etmektedir. Ayrıca eser, Kürtler ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerin geleceğine dair öneriler içermekte; eğitim, yönetim ve toplumsal düzen konularında bir takım proje ve fikirler ortaya koymaktadır.
2-Nutuk: Kürt aydınları ve siyasal aktörlere yönelik olarak kaleme alınmıştır. Eserde, söz konusu kesimlerin Osmanlı hilafet sistemi(?!) içerisinde aktif rol almalarının gerekliliği vurgulanmakta; dinî ve siyasî bütünleşme perspektifi ön plana çıkarılmaktadır.
3. İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi: Kürt milleti ve aydınları adına Osmanlı yönetimiyle yaşanan gerilimleri ve mücadele süreçlerini ele almaktadır. Aynı zamanda dönemin siyasî yapısına yönelik eleştirel değerlendirmeler içermektedir.
4. Muhakemat (Saykal’ul-İslamiyet = Reçetetu’l-Ulema): Eser, özellikle medrese ulemasının (Kürd Melaların) içinde bulunduğu fikri durumlarının düzeltilmesi ve onların İslam’ın özüyle yüzleşmelerine yönelik yazılmış metodolojik bir yenilenme çağrısı niteliği taşımaktadır.
Bediüzzaman Said Nursî, milletinin ve o milletin âlimlerinin içinde bulunduğu durumu derinden müşahede etmiş; bu hâlin tesiriyle
Muhâkemât / Reçetetu’l-Ulemâ adlı eserinde şu ifadeleri dile getirmiştir:
“... Şu fakir, garip Nursî ki, bid‘atü’z-zaman lakabıyla müsemma olmaya lâyık iken, haberi olmadan Bediüzzaman ile meşhur olan bîçare; tedennî-i milletten ciğeri yanmış gibi feryad u figan ederek, ah!… ah!.. ah!.. vâ esefâ der ki: İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zâhirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. … O da ceza olarak bizi dünyada tedip için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine O’nun merhametidir…”[3]
Bu sözleriyle, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi ve milletinin durumuna dair derin ıstırabını açıkça ifade etmiştir. Nitekim bu saikle,
“... En sevdiğim mevki olan Kürdistan’ın yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düştüğüme ...”[4] Diyerek yaşadığı sıkıntıları da dile getirir. Ardından memleketine döner, halkının arasına karışır; birtakım sosyal, siyasal ve millî faaliyetlerde bulunduktan sonra Şam’a, oradan da yeniden İstanbul’a döner.
Burada
Münâzarât (Reçetetu’l-Ekrad) ve
Muhâkemât (Reçetetu’l-Ulemâ) adlı eserlerini neşrederek, hem Kürtlere hem de âlimlere yönelik fikirlerini kamuoyuna sunar. Bu seyahat esnasında kaleme aldığı eserlerden biri olan
Reçetetu’l-Ekrad (yani “Kürtlerin Reçetesi”) adlı risalede, kendi halkıyla gerçekleştirdiği bu görüşmede şu soru kendisine yöneltilmiştir:
“Şu hükümet ve Türkler nasıl olsalar biz rahat edemiyoruz, yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temaşa etmek ve ellerimizi onlarla beraber safi suya uzatmak, kendimizin de bir kavim olduğunu göstermek nasıldır? Zira hükümet ve İstanbul daha bulanıktır.”[5] Biz de bu soruya verilen cevabı, yine onun eserlerinden hareketle anlamaya ve ortaya koymaya çalışacağız.
Bu sorunun, aradan geçen zamana rağmen güncelliğini halen koruduğunu söyleyebiliriz. Nitekim söz konusu sual, muhtevası itibarıyla sanki doğrudan günümüze hitap etmekte ve bugünün şartları içinde yeni soruluyormuş izlenimini vermektedir. Bediüzzaman Said Nursî, kendisine yöneltilen bu soruya cevaben şu değerlendirmede bulunmaktadır:
“ Meşrutiyet; hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı ammenin misal-i mücessemi olan ‘Mebusan’ hâkimdir. Hükümet ise hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise, kendinizden teşekkî ediniz; her kabahati hükümet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız.”[6]
Burada Üstad, Kürtlerin millî bir şuur etrafında birleşerek, siyasî birlik içinde güç kazanmalarını ve bu güç sayesinde yönetimde temsiliyet elde ederek kendi efkârlarının hâkimiyetini sağlamalarını istemektedir. Ayrıca, bu gücün dışsal unsurlardan değil, doğrudan doğruya kendi iç dinamiklerinden doğması gerektiğini özellikle vurgulamaktadır.
Bununla birlikte, Bediüzzaman önemli bir hususa da dikkat çekerek şöyle der:
“İşte bakınız, istibdadın hükmünce; İstanbul ve hükümet bülağbaşı idi, şikâyette hakkınız var idi.”[7] Başka bir ifadeyle, istibdadın hâkim olduğu—yani demokratik mekanizmaların bulunmadığı—yönetimlerde, mevcut iktidara, devlete veya idare eden unsurlara yöneltilen şikâyetler belirli ölçüde haklı görülebilir. Buna karşılık, halk iradesinin meclis aracılığıyla yönetime yansıdığı sistemlerde ise farklı bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini ifade eder ve bu çerçevede takip edilmesi gereken yolların altını çizer.
Bediüzzaman Said Nursî bu bağlamda şu çarpıcı teşbihi yapmaktadır:
“Şimdi ise, hakikat itibarıyla; bilkuvve İstanbul göldür, hükümet havuzdur. Türk; zeyn-âb’dır veya öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir veya bizde olmak gerektir. Ey Kürdler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen, taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz.”[8]
Bu ifadeler, Kürtlerin millî bir şuur ve birlik içerisinde kendi iradelerini siyasî yapıya yansıtamamaları durumunda; dışa bağımlı, zayıf ve baskılara açık bir konumda kalacaklarını ortaya koymaktadır. Nitekim bu durum, iktidarların baskısı, asimilasyon ve benzeri olumsuzluklarla karşı karşıya kalınmasına zemin hazırlamaktadır. Bediüzzaman bu çerçevede, çözüm olarak aktif bir toplumsal ve siyasî çabayı şu sözlerle ifade eder:
“Öyle ise gayret ediniz, çalışınız. Sebeb-i saadetimiz olan ‘Meşrutiyet’i takviye için; fikr-i milliyeti hâffar yapıp, marifet ve fazileti eline veriniz. Şu yerlerde de bir küngân atınız; tâ bir kemalât pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız; ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan, dilenci olursa nefsine olsun. Bence, merhamet dilencileri ya haksızdır ya da tembeldirler. Eğer siz insan olsanız; hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olurlarsa olsunlar, size fenalıkları dokunmaz; bilakis iyilikleri gelir.”[9]
Bu son ifadelerde, hem millî iradenin ortaya konulması hem de toplumsal özgüvenin inşası vurgulanmaktadır. Dışarıdan yardım bekleyen pasif bir tutum yerine, kendi gücüne dayanan, kendi potansiyelini harekete geçiren bir yaklaşım önerilmektedir. Nitekim bu düşünceyi daha da derinleştirerek şu esasları ortaya koyar: Meşrutiyet düzeninde hâkimiyet millete ait olduğundan, bir milletin varlığını ve etkisini gösterebilmesi için kendi iradesini ortaya koyması zaruridir. Bunun yolu ise “teşebbüs-ü şahsî” ve “sa‘y-i nefsî”, yani bireysel inisiyatif ve öz gayretten geçmektedir. Her bireyin kendi gücüne güvenmesi; dış yardımın doğuracağı minnet, zillet ve bağımlılıktan kurtulmasını sağlar.
Bediüzzaman ayrıca
“Mahiyetinizde dest-i kaderin ektiği istidadatı ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve mahiyet-i kavmiyetinizde saklanmış olan secâyanızı âb-ı hayat-ı maarifle iska etmek vaktidir. Yoksa ya kuruyacak yahud tefessüh edecektir.”[10] Diyerek Kürt Milletinin mahiyetine yerleştirilmiş olan kabiliyet ve istidatların ancak ilim, maarif ve fazilet ile inkişaf edeceğini belirterek; bu potansiyelin harekete geçirilmemesi hâlinde ya köreleceğini ya da bozulacağını ifade etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî, devletin Kürtler arasında çeşitli entrikalarla milli duyguları zayıflattığını ve onları etkisiz hâle getirmeye çalıştığını birçok defa dile getirmiş, bu tür oyunlara gelinmemesi gerektiğini vurgulamıştır:
“S-Demek, öldürmemize, hükümetin istibdadına yardım eden başka istibdadlar da var imiş? C-Evet. Cehaletimizin silahıyla asıl bizi mahveden, içimizdeki garip namlar ile hüküm süren parça parça istibdatlar idi ki, hayatımızı tesmim etmiş idi. Fakat yine kabahat, o küçük küçük istibdatların pederi olan istibdad-ı hükümete aittir.”[11]
Ayrıca şöyle der:
“… Hem de zaman-ı sâbıkda bir kısım büyükler, namus-u milleti muhafaza eden cesaret-i milliyeyi sû-i istimâl edip, zemin-i ihtilaf olan kumistana atıp kaybettiler. Her biri o kuvvetin bir zarfını başkasının boynuna vurup kırdılar ve kırıldı. Ve hatta beş yüz bin (500.000) kahraman ile namus-u milleti muhafaza etmeye müsait olan bir kuvve-i azimeyi mâbeynlerinde sarf edip, ihtilâf zemininde mahvettiklerinden, kendilerini terbiyeye müstahak ederlerdi. …”[12]
Bu bağlamda, Bediüzzaman Said Nursî, Umum Kürdistan’a hitaben Sadaret aracılığıyla çektiği telgrafta şunları ifade etmiştir:
“Ey Umum Ekrad! Gözünüzü açınız, sabah geldi ve müteyakkız olunuz. Sizin ihtilaf ve vahşetinizden efkâr-ı faside sahibi istifade etmesin. Bu şanlı olan ittihad-ı milleti fena bir hastalığa hedef etmesinler. Zira o vakit bütün millet ve İslâmiyet size davacı olacaktır. Zaman size sille vurmakla o ihtilâf ve keşmekeşi atacaktır. Namusunuzu isterseniz, tokat yemeden atınız. … Hem de kabahat hükümetindir. İstediğim nokta, Kürdlük namus ve haysiyetini muhafaza ve yiğit, kahraman Arnavutlara, meşrutiyet ve adalete hizmet ile iktida ediniz. Bu hâl-i hazır saadetimize herkesten ziyade hizmet edecektir. Çünkü herkesten ziyade istibdattan biz zarar görmüşüz. Güya bizden darılmışlardı, mazi tarafına bizi sevkediyorlardı. Beşaret ediyorum ki: Yakın zamanda Umum Kürdistan’da medaris-i münderiseyi ihya ve olmayan yerlerde de medaris tesis edilecektir. Vesselam.”[13]
Ayrıca, Meşrutiyetin önemine ve halkın hâkimiyetine dikkat çekerek şöyle der:
“Evet, meşrutiyet; hâkimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvamın sebeb-i saadetidir. Siz de saadete gideceksiniz. Bütün eşvak ve hissiyat-ı âliyeyi uyandırır. ‘Uyku’ bes! Siz de uyanınız! İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de, ‘Tam İnsan Olunuz’. … Herkesi birer padişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyetperverlikle padişah olmaya gayret ediniz. Esas-ı insaniyet olan ‘cüz’-i ihtiyar’ı temin eder, âzad eder. Zira ‘Meşveret’ perdeyi attı, milliyet göründü… Harekete geldi. Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı… İhtizaza geldi. …”[14]
Bu metinlerde, Bediüzzaman Said Nursî hem Kürtlerin birliğinin ve milli şuurunun önemini vurgulamakta hem de Meşrutiyet ile birlikte halkın hâkimiyetinin ve özgür iradesinin ortaya çıkmasını teşvik etmektedir
Yukarıda görüldüğü gibi, Bediüzzaman, milletinin dikkatini beş temel noktaya çekmektedir:
- Milli şuur ve uyanış: Ey Kürdler, milletlerin özgürlüklerini kazandıkları dönemde siz de milli şuurla uyanmalısınız. Eğer birlik olup kendi kendinize sahip çıkarsanız, zamanın güçlükleri ve sınamaları sizi uyanmaya zorlayacak ve bu süreçte milli namusunuz korunmuş olacaktır.
- Olumsuzlukların kaynağı: Yaşanan bütün olumsuzlukların temelinde devletin ve iktidarın rolü bulunduğu belirtilmektedir.
- Kürdün namus ve haysiyetinin korunması: Kürdlük namus ve haysiyetini muhafaza etmek esastır;
- Örnek teşkil eden mücadeleler: Yiğit ve kahraman Arnavutlara iktida etmek (o dönemde Arnavutlar bağımsızlık mücadelesi vermiş ve nihayetinde bağımsızlığını kazanmışlardı)
- Meşrutiyetin önemi: İstibdattan en çok zarar gören Kürtlerdir; bu nedenle Meşrutiyet’ten (günümüzde gerçek demokrasi) yana olmak ve bu fırsatı değerlendirerek halkın hâkimiyetini güçlendirmek gerekmektedir.
İstanbul’da bir yandan Meşrutiyetin meşru çerçevede gelişip olgunlaşmasına çalışırken, diğer yandan İstanbul’da bulunan Kürt ileri gelenleri ve siyasi partilere yönelik yoğun bir faaliyete girişen Bediüzzaman;
“Zira Hürriyet Milliyeti Gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyet’in cevher-i nuranisi tecelliye başladı.”[15] Ve
“Ruh-u kulüp, İttihad-ı Kulûbdedir. Ve mizac-ı hayat-ı hükümet kulüplerin imtizacındadır.”[16] diyerek bu aşamada, Kürd siyasi oluşum ve yapılanmalarıyla alaka kurar ve çalışmalara başlar.
Özellikle düşmanlar/art niyetli çevreler tarafından, büyük fedakârlıklarla faaliyet gösteren Cemiyet-i Millî aleyhine yürütülen karşı propagandalara itibar etmemeleri gerektiği vurgular. Bu bağlamda, söz konusu cemiyetin faaliyetleri sonucunda ortaya çıkacak faydaların tüm millete ait olacağı ifade edilmekte; dolayısıyla bireysel düzeyde bazı fedakârlıkların yapılmasının kaçınılmaz ve makul olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, istibdat idaresinin toplum içinde yaymaya çalıştığı ifsat edici unsurlara karşı dikkatli ve uyanık olunması gerektiği özellikle vurgulanmaktadır. Hak ve hukuk mücadelesinin önemine dikkat çeken bu yaklaşım, Bediüzzaman’ın şu ifadesiyle temellendirilmektedir:
“Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebid eder.”[17]
Bu ifade, toplumsal bilinç ve hukuk bilgisinin eksikliğinin, iyi niyetli aktörlerin dahi otoriter eğilimler sergilemesine yol açabileceğini ortaya koyarak, siyasal ve toplumsal uyanışın gerekliliğine işaret etmektedir.
Bediüzzaman, çalışmanın giriş kısmında ortaya konulan soruya konu olan metni birkaç merhale hâlinde ele alır:
- Milli bir ihtiyacın önemi: Her milletin uluslararasındaki yerinin olmasının gerekliliğini vurgular. Bu bağlamda, bazı milletlerin ifrata kaçarak ırkçılığa yöneldiğini ve dini rüşvet aracı olarak kullandıklarını gösterir;
- Milli şuurun gelişimi: Kürtlerin milli şuurunun yeterince olgunlaşmamış olduğunu belirtir ve bunun geliştirilmesi için atılması gereken adımları gösterir.
- Milli birlik ve hassas dinamikler: Kürtlerin milli birlik ve milletleşme sürecinde çok hassas dinamikler bulunduğunu, dolayısıyla büyük bir dikkat ve özen gösterilmesi gerektiğini açıklar.
- Milli şuur ve devlet imkânları: Kürtlerin bir millet olarak tüm gerekli hususiyetlere ve imkânlara sahip olduğunu, bu nedenle kendi milli şuur ve birliklerini oluşturduklarında, uluslararası arenada yerlerini alarak diğer milletler gibi bağımsız bir millet olarak “safi suya” ulaşabileceklerini ifade eder. Aksi takdirde, gerekli adımları atmazlarsa zamanın vuracağı darbeler ve diğer milletlerin getireceği felaketler nedeniyle özgürlüğü ancak yüzlerce yıl sonra görebileceklerini belirtir.
Bediüzzaman, Kürtlerde hamiyet-i milliyenin gelişimi için, bireysel ve toplumsal sorumluluğun önemini vurgular; “neme lazım” ve “nefsî-nefsî” yaklaşımının milletin ilerlemesini engellediğini belirtir. Özellikle aşağılık duygusuna kapılarak kendini başka bir millete isnat veya mensup saymanın ne kadar yıkıcı ve olumsuz bir tutum olduğunu vurgular. Farklı örnekler vererek, fedakârlığın milli şuurun oluşmasındaki rolünü gösterir ve Kürtlerin Arap, Türk ve Farslar karşısındaki durumlarını bu bağlamda değerlendirir. Ayrıca, hamiyet-i milliye ile hamiyet-i İslâmiye’nin birlikte işlediğinde, milletin birliği, ilerlemesi ve “safi suya” ulaşabileceklerinin sağlanabileceğini ifade eder. Olumsuz duygular, enaniyet ve sahte fedakârlıkların bu süreci engellediğini, gerçek hamiyetin ise muhabbet, hürmet ve merhametin doğal sonucu olduğunu vurgular.
Bediüzzaman, millet olarak safi suya ulaşma yolunda ilerlemenin temelinin, din ve milliyetin uyumlu biçimde yön verdiği “Müsenna”
[18] anlayışı olduğunu belirterek Kürtleri bu doğrultuda sorumluluk almaya çağıran ifadelerinde;
“Müteferrik ve tavaif-i mülûk temelleri olan cemiyetleri tevhid edecek ve vasıta-i terakki Olan “Hubb-u Din, Hubb-u Vatan” gibi ve hedef-i maksad olan i’lâ-yı kelimetullahı, menfaat-i dünyeviye gibi ‘Hamiyet-i İslâmiye’ ile ‘Hamiyet-i Milliye’ gibi herkese müteveccih kılacak. Zira vasıta-i terakkimiz, tarikte, maksatta ve Hiss-i Hamiyette Müsenna’dır, daha muhkemdir. Amma, vâesefâ ki, istifade tarikini bilmedik. Bu Müsenna’nın bir katı çözülse nısf-ı kuvvet gider. Hem de, “yürüyüşünü terk ile başkasının yürüyüşünü öğrenmedi” meseline masadak olacağız. Hem de lahm ve demlerine karışmış olan hissiyat-ı diniyenin yerini başka bir şey tutamaz. Meğer birden, vücud tamamıyla birden inkılâb edebilsin.”[19] Demektedir
Bediüzzaman bu merhaleden sonra, Kürtlerin hamiyet-i milliye ve İslamiye ile uyanıp kitleleşip organize olma yolunda, Kürt siyasi hareketi ve liderlerine yönelik çalışmalar yapacaktır. Onların fedakâr ve hassas davranmaları gerektiğini, zira teşekkül aşamasında olduklarından ve düşmanlarının içlerine kundak sokmaya çalışacaklarından, çabuk parçalanıp dağılabilecekleri tehlikesine dikkat çeker.
“İbadet ve camideki müsavat üssü’l-esas-ı meslek edilse, umur-u uhreviyeden olan hamiyet-i millî kuvvetiyle ve teşebbüs-ü şahsî yardımıyla cüz’i muhabbetler öyle bir cazibe-i umumiyeyi teşkil eder ki,Kürd gibi bir kitle-i azimeyi küre gibi tedvir edecektir”[20] diyen Bedüzzaman, milli değer ve kişisel gayretler, küçük sevgi ve bağlılıklarla birleştiğinde, öyle güçlü bir çekim oluşturur ki, Kürt gibi büyük bir topluluğu bile bütünleştirip harekete geçireceğini salık verir
Bediüzzaman, münazarat adlı eserinde, Memleketi Kürdistan’da seyahati esnasında halka
“Hürriyet, Milliyet, Siyaset, Hamiyet-i Milliye ve Diniye vs” yi anlatırken, aralarında geçen diyaloglara bakıldığında bu eserin bir reçete olduğu görülecektir
Bu eserde Kürt toplumunun sosyo-politik geri kalmışlığını ve hürriyetle ilişkisini
diyalog temelli bir yöntemle analiz etmekte; bu bağlamda temel engel olarak ye’s (ümitsizlik) olgusunu öne çıkarmaktadır. Ona göre ye’s, toplumsal gelişimi engelleyen başlıca faktör olup, buna karşılık hamiyet, kolektif direnci ve ilerleme iradesini temsil eden kurucu bir dinamiktir.
Bediüzzaman, Kürt toplumunun içinde bulunduğu durumu açıklarken
cehalet, husumet ve sosyal çözülmüşlük (vahşet) kavramlarını yapısal engeller olarak tanımlamakta; bu unsurların, toplumsal birlik ve müşterek bilinç üretimini sekteye uğrattığını ileri sürmektedir. Burada hem istibdat idaresinin hem de Kürdistan’daki yerel düzeyde etkili olan sahte şeyhler ile liyakatsiz rüesanın (bey ve ağaların), Kürtlerin bir millet olarak teşekkül etmesinde belirleyici olan temel dinamikleri—“millî cesaret/kuvvet”, “millî sehavet (maliye/millî hazine)” ve “milliyet fikri”—nasıl tahrip ettiklerini ortaya koymaktadır. Bu süreç sonucunda, Kürt toplumunun millî duygularının zayıflatıldığı, toplumsal bütünlüğünün parçalandığı ve dolayısıyla milletleşme sürecinin engellendiği vurgulanmaktadır.
Bu çerçevede Bediüzzaman, bir milletin varlığını sürdürebilmesi için iki temel kurumsal unsurun altını çizer:
milli kuvvet (cesaret kapasitesi) ve milli servet (ekonomik kapasite). Bu iki unsurun tahrip edilmesi, “fikr-i milliyet”in çözülmesine ve toplumsal dağılmaya yol açmaktadır. Milliyet Fikri geliştirildiği takdirde Kürd Milletinin kahramanlıklarını âleme tasdik ettirip milletler arasındaki mevkilerinin yüksek tabakalara çıkacağını ve Kürt milletinin de başka milletlere yolda karışabileceğini müjdelemektedir.
Çözüm önerisi olarak ise, fikr-i milliyetin bilinçli inşası, maarif yoluyla zihinsel dönüşüm ve zekât mekanizması üzerinden ekonomik dayanışmanın kurumsallaştırılması gibi araçları öne çıkararak bireysel ve aşiret temelli aidiyetlerin aşılması suretiyle kolektif kimliğin güçlendirilmesi ve toplumsal kaynakların ortak menfaat doğrultusunda seferber edilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Özetle, Said Nursî, Kürt toplumuna yönelik olarak şu temel tespit ve önerilerde bulunmaktadır:
- Bediüzzaman, Kürt halkıyla gerçekleştirdiği diyaloglarda dile getirilen, “mevcut yönetim ve hâkim unsur karşısında geri kalmışlık ve yükselme imkânı bulamama” şeklindeki şikâyetleri haklı görmekle birlikte, bu durumun aşılabilmesi için Kürtlerin de kendi sorumluluklarını yerine getirmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çerçevede, gerekli şartlar sağlandığında Kürtlerin de diğer milletlerle eşit düzeyde yer alabileceğini (“başka milletlere yolda karışabileceğini”) ifade etmektedir.
- Kürtlerin, gerek Osmanlı/Türk unsuru karşısında gerekse komşu topluluklar (Ermeniler ve Araplar) karşısında ulusal eşitlikten mahrum olduklarının farkında olduklarını ve bu eşitliği talep ettiklerini belirtmekte; bu talebin nasıl gerçekleştirileceğine dair çözüm arayışlarını ele almaktadır.
- Bediüzzaman’a göre Kürt toplumunun gelişimi ve güçlenmesi için vazgeçilmez unsurlar şunlardır:fikr-i milliyetin geliştirilmesi, siyasal ve toplumsal birlik, hubb-u vatan[21], asakir-i milliye-i müttehide-i Kürdî[22], ana dilde eğitim ve öğretim, eğitimde birlik ve kurumsallaşma ile millî bir ekonomik yapının (maliye) oluşturulması.
- Bu bağlamda Bediüzzaman, Kürtlerin uluslararası düzlemde kimlik sahibi bir topluluk olarak yer edinebilmeleri için gerekli teorik ve pratik esasları ortaya koymakta ve bu hedeflerin ancak aktif çaba ile gerçekleştirilebileceğini vurgulamaktadır.
- Kürtler eğer Bediüzzaman’ın onlara yaptığı Milli Kimlik ve yapılanma çağrılarının yerine getirmedikleri takdirde, birçok maddi ve manevi felaketlere maruz kalacaklarını, (Milletin Namusu-Milli Namusun payımal olacağını), zamanın böylesi silleleriyle onları uyandıracağını ama bu süreçlerin yaklaşık Bin Ay/Yüz Sene sonra gerçek hürriyetlerine/kimliklerine kavuşacakları;
- Ayrıca Bediüzzaman, hangi siyasal yapı altında bulunulursa bulunulsun, istibdat yönetimlerinin en fazla zararı Kürtlere verdiğini belirterek, Kürtlerin daima hürriyet, meşrutiyet ve demokratik değerler yanında yer almaları gerektiğini savunmaktadır.
Yazımızı Bediüzzaman’nın cümleleriyle bitirelim:
“Ey Kürdler! Tımarhaneyi kabul ettim. Ve Kürdlüğü lekedar etmemek için İrade-i Padişahı ve maaş ve İhsan-ı Şahaneyi kabul etmedim.” [23]
“Benim gibi bir asabi ve sinirli ve hakikatı hiçbir şeye feda etmeyen, gayet insafsızlığa karşı sözlerindeki şiddet ve ifratı ile muaheze ederseniz, insafsızlığa bir insafsızlık daha ilave edersiniz.”[24]
“Ey ehl-i insaf! Mazeretim bu... Kabul ederseniz insafın şe’nidir. Etmezseniz; emin olunuz size minnet etmem. Hiç de kabul etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım. Vesselam.”[25] Allah’a emanet olunuz. Selam ve dua ile...
Adilê Etmanekî
21.04.2026
[1] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 94.s,
https://zehra.com.tr
[2] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 167.s,
https://zehra.com.tr
[3] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Muhakemat, 10.s,
https://zehra.com.tr
[4] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 167.s,
https://zehra.com.tr
[5] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 94.s,
https://zehra.com.tr
[6] “
[7] “
[8] “
[9] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 94.s,
https://zehra.com.tr
[10] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 189.s,
https://zehra.com.tr
[11] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 89.s,
https://zehra.com.tr
[12] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 124.s,
https://zehra.com.tr
[13] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 30.s,
https://zehra.com.tr
[14] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 84.s,
https://zehra.com.tr
[15] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 106.s,
https://zehra.com.tr
[16] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 31.s,
https://zehra.com.tr
[17] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 86.s,
https://zehra.com.tr
[18] Müsenna” anlayışı, Bediüzzaman’a göre,
millî şuur ve fedakârlık (hamiyet-i milliye) ile dinî sorumluluk ve ahlaki değerlerin (hamiyet-i İslamiye) birlikte ve uyumlu biçimde işleyerek toplumsal birlik ve devletin sağlam temeller üzerinde yükselmesini sağlayan çift yönlü yaklaşımdır.
[19] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 554.s,
https://zehra.com.tr
[20] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 32.s,
https://zehra.com.tr
[21] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 173, 516, 521, 554 s,
https://zehra.com.tr
[22] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 505, 511 s,
https://zehra.com.tr
[23] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 35.s,
https://zehra.com.tr
[24] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 31.s,
https://zehra.com.tr
[25] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 80.s,
https://zehra.com.tr
Yorum Yap