“Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.”
[1] Bu ifade, insanın değerini belirleyen asıl ölçünün servet, makam ya da güç değil;
hedef edindiği gaye, yani himmeti olduğunu ifade eder.
Himmet kelimesi “Hemm” kökünden gelir; gaye, hedef ve maksad anlamlarını taşır. “Hemm” hem hayır hem şer için kullanılabilirken,
himmet yalnızca hayırda yoğunlaşmayı ifade eder. Akıl, kalp ve iradenin birlikte bir hedefe yönelmesi ve orada sebatla yoğunlaşmasıdır. Bu yönüyle himmet, insanın iç dünyasındaki en güçlü sevk edici dinamiktir.
Bediüzzaman,
Münazarat’ın son kısmında toplumu
zindan-ı atalete düşüren sebepleri sayarken, bu ataletten ancak
ulvî bir himmetle kurtulunabileceğini ifade eder. Bu vecize, ferdî hayattan toplumsal düzene kadar uzanan son derece kapsamlı mânâlar ihtiva eder.
İnsan, yaratılışı gereği
sosyal ve medenî tabiatlı bir varlıktır. Diğer insanlarla kurduğu ilişkiler sayesinde daha geniş bir perspektif kazanır; dünya hayatında farklı işlerle, sanatlarla ve mesleklerle meşgul olur. Ancak insanın değeri yalnızca yaptığı işle değil,
hayat-ı içtimaiyedeki rolüyle de ölçülür. Toplum içinde kişilere maaş, makam, yetki ve salahiyet verilmesi; saygı ve hürmet gösterilmesi, üstlendikleri rollerle doğrudan ilişkilidir. Bu roller arasında en ulvî olanı ise,
insanla meşgul olmak, insanı yetiştirmek ve insan kaynağını geliştirmektir. Çünkü yapılan her iş nihayetinde insana hizmet ettiği ölçüde anlam kazanır.
Varlıklar içinde en mükerrem ve
ahsen-i takvimde yaratılan insan, akıl ve irade sahibi olmasıyla diğer varlıklardan ayrılır. Bu iki melekî gücü muhafaza etmek ve tekâmül ettirmek, insanın asli vazifesidir. Ancak insan, potansiyeli itibarıyla hem iyiliğe hem kötülüğe açıktır; insan, insanın hem şeytanı hem de koruyucu meleği olabilir. İnsan bencil olduğunda; başkalarının emeklerini sömürür, kendi menfaati için çevresini ifsat eder, bozgunculuk yapar ve zulme sapar. Bu yol, insanı giderek alçaltır; Nemrutlaşır, Firavunlaşır, Karunlaşır ve nihayet şeytanlaşarak insaniyetten sukut eder. Kur’an’ın,
“İnsan kendini müstağni gördüğü zaman mutlaka azgınlaşır”[2] hakikati bu durumu veciz biçimde özetler.
İmam-ı Ali’ye isnad edilen,
“Kimin himmeti midesi ise, kıymeti de ondan çıkan kadardır”
sözü, insanın hedefi ne kadar aşağıdaysa değerinin de o kadar düştüğünü ifade eder. Buna mukabil, insan
hamiyetperver ve ehl-i himmet olduğunda yalnız kendisini değil; hemcinsini ve insanlığın ortak kazanımlarını da önemser. Topluma katma değer üretir, onu yaşatmaya çalışır. Bu, birey için olduğu kadar toplum ve devlet için de geçerli bir hakikattir. Nitekim Kur’an’da,
“Bir insanı ihya eden, bütün insanlığı ihya etmiş gibidir”[3] buyrularak bu ulvî bakış açısı ortaya konur.
“Bir âlim bir âlemdir” sözü, ehl-i himmet insanların yalnız kendileri için değil, başkalarının selâmeti için yaşayan kimseler olduğunu ifade eder. Hadis-i şerifte de,
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır”[4] buyrularak bu anlayış teyit edilir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin,
“Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım”[5] şeklindeki mecazî ifadesi,
fedakârlığın en uç noktasını dile getirir. Bu söz, kişisel kurtuluşu değil; toplumun imanını merkeze alan bir dava ahlâkını yansıtır. Yaşadığı veya yaşayacağı acı, azap ve mahrumiyetler; milletin imanının kurtuluşu yanında değersiz görülmektedir.
Bediüzzaman’ın,
“Güya dest-i kudret, celâl ile o asrı çalkaladı; şiddetle tahrik edip çevirdi, ehl-i himmeti gayrete getirip elektriklendirdi.”[6] İfadesi; Allah’ın kudret ve celâliyle çağları sarsarak, müçtehidleri, evliyayı, asfiyayı ve aktabları âlem-i İslâmın her köşesinde fedakârlık ve hizmete sevk ettiğini anlatır. Bu zatlar, gösterdikleri yüksek himmet dereceleriyle ümmete rehberlik etmiş; iman ve istikamet yolunda öncülük etmişlerdir. Bu hakikat, Allah’ın rahmetinin ve inayetinin ümmetin üzerinden hiçbir zaman eksilmediğini, her devirde yol gösterici kullarını gönderdiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir. Âdeta dest-i kudret, celâliyle o asrı şiddetle sarsmış; yaşanan çalkantılar ehl-i himmeti gayrete getirerek onları hizmet için harekete geçirmiştir.
Bu noktada Bediüzzaman, Kürtlerin sosyal, siyasal ve kültürel bakımdan geri kaldığını; çoğunlukla aşiret seviyesinde yaşadıklarını tespit eder. Toplumsallaşma, milletleşme ve devletleşme gibi hedefler açısından yeterli bir himmete sahip olmadıklarını görür. Onları ikaz etmek, aşiret dar kalıplarından kurtarıp himmetlerini yükseltmek ister; böylece medeni dünyada layık oldukları yeri almalarını hedefler. Ve
“İnsanın kıymetini tayin eden mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise himmeti nisbetindedir” ilkesini ortaya koyar. Daha sonra Şam’a giderek Arap âleminin nabzını tutarak İslâm coğrafyasındaki hastalıkları teşhis eder ve reçeteyi sunar: küçük ihtilaflarla himmet tüketilmemeli;
ittihad-ı İslâm ve hilafet gibi büyük hedeflere yoğunlaşılmalıdır. Bu veciz hakikat, orada da yüksek bir sesle ilan edilir.
Tasavvufta da himmet temel bir kavramdır. Müridin seyr ü sülûkta mesafe alabilmesi, bütün kuvvet ve enerjisini toplamasına; yani
âlî bir himmete bağlıdır. Bu yolda mürid “Himmet” ister; şeyh ise ona “Hizmet”i gösterir. Çünkü hakikî yükseliş, himmetle başlayan ve hizmetle kemale eren bir yolculuktur.
Bediüzzaman Said Nursî,
Münazarat eserinde gerçek büyüklük ve liderliğin özünü şöyle anlatır:
[7] Gerçek büyük adam, gücünü zorbalıktan veya kılıçtan almaz; milletini ezerek yükselmez. Onların omuzlarına basmaz, aksine yüklerini taşır ve onları yükseltir. Başarıyı kendine mal etmez; iyiliği ve şerefi millete dağıtır, böylece herkes o iyilikten pay alır ve toplumun şevki artar.
Hakiki lider, milletini bilgi ve marifet ışığına yönlendirir, duygularını sevgiyle besler ve gelişmeleri için zemin hazırlar. Bu anlayış, Peygamberimiz ’in
“Toplumun efendisi, onlara hizmet edendir” hadisiyle uyumludur. Büyüklük, kılıcın keskinliğiyle değil; aklın berraklığı ve kalbin millete adanmışlığıyla ölçülür. Gerçek lider, milletini kendine feda eden değil, kendini milleti için feda edendir.
Allah bizleri himmeti milleti olanlardan eylesin. Selam ve dua ile…
Mahmut POLAT / 29.04.2026
[1] İ.Dersler. 60. s
[2] Alak suresi: 6 -7
[3] Maide Suresi: 32
[4] Suyuti, El-Feth’ül Kebir, 2/98
[5] Tarihçe-i Hayat, 616. s
[6] Mektubat, 138. s
[7] İ. Dersler. 90. s
Yorum Yap