Hazret-i Ali (r.a.) zamanında başlayan ve tarihte kritik bir yeri olan muharebelerin mahiyeti nedir? Bediüzzaman bu olayları nasıl değerlendirmektedir?
Müslümanlık tarihinin en kritik kırılma noktalarından olan Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ hadiseleri, asırlardır hem tarihî hem itikadî
[1] hem de siyasî yönleriyle tartışılmıştır. Bu hadiseler yalnızca siyasî çatışmalar olarak değil; adalet anlayışı, yönetim biçimi, ümmet birliği ve din-siyaset ilişkisi açısından da derin etkiler meydana getirmiştir.
Bediüzzaman, bu olayları değerlendirirken tarafgirlikten uzak, Ehl-i Sünnet çizgisini muhafaza eden ve hadiselerin arka planındaki fikrî ve ahlâkî boyutları öne çıkaran bir yaklaşım ortaya koyar. Onun değerlendirmelerinde şahısları mahkûm etmekten ziyade, içtihat farklılıkları, adalet anlayışları ve siyaset-hakikat ilişkisi üzerinde durulur.
Cemel Vakası: Adalet-i Mahza ile Adalet-i İzafiyenin Mücadelesi
Cemel Olayı, Hz. Osman’ın şehadetinden sonra ortaya çıkan siyasî ve toplumsal kriz ortamında meydana gelmiştir. Hz. Ali’nin halife seçilmesinin ardından, Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılması meselesi etrafında görüş ayrılıkları oluşmuş; süreç zamanla farklı provokasyonların da etkisiyle siyasî gerilime dönüşerek savaşla neticelenmiştir.
Bediüzzaman, bu hadiseyi sıradan bir iktidar mücadelesi olarak değil, iki farklı adalet anlayışının çatışması şeklinde yorumlar. Ona göre: Hz. Ali adalet-i mahzayı esas almıştır. Muhalif tarafta bulunan Hz. Âişe, Talha bin Ubeydullah ve Zübeyr bin Avvam ise mevcut şartlarda adalet-i izafiyeyi tercih etmişlerdir.
[2] Bediüzzaman bu olayı şu şekilde ifade eder:
“
Cemel Vak’ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka (radiyallahu teâlâ aleyhim ecmain) arasında olan muharebe, adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Şöyle ki: Hazret-i Ali, adalet-i mahzayı esas edip Şeyheyn zamanındaki gibi o esas üzerine gitmek için içtihad etmiş. Muarızları ise, Şeyheyn zamanındaki safvet-i İslâmiye adalet-i mahzaya müsait idi; fakat mürur-u zamanla İslâmiyetleri zaif muhtelif akvam hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye girdikleri için, adalet-i mahzanın tatbikatı çok müşkil olduğundan, “ehvenü’ş-şerri ihtiyar” denilen adalet-i nisbiye esası üzerine içtihad ettiler. Münakaşa-i içtihadiye siyasete girdiği için muharebeyi intac etmiştir… Tarihin gösterdiği sair esbab ise, hakiki sebep değiller, bahanelerdir.”
[3]
Adalet-i mahza anlayışında hiçbir masum ferdin hakkı toplum yararı adına feda edilemez. Hz. Ali’nin yaklaşımı bu esasa dayanıyordu. Katiller kesin şekilde tespit edilmeden geniş çaplı cezalandırmaya gidilmesini doğru bulmamıştır. Karşı taraftaki sahabeler ise, mevcut fitne ortamında mutlak adaletin uygulanmasının zorlaştığını düşünmüş; toplumsal düzenin korunmasını önceleyen bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Bediüzzaman’a göre her iki taraf da İslam’ın maslahatını gözeterek içtihat etmiş; ihtilafın savaşa dönüşmesi ise siyasî şartların ağırlaşmasıyla gerçekleşmiştir.
Bu nedenle Bediüzzaman, Hz. Ali’nin içtihadını daha isabetli görmekle birlikte, karşı tarafta bulunan sahabelerin de kötü niyetle hareket etmediklerini özellikle vurgular. Onun nazarında bu hadiseler, adalet-i mahza ile adalet-i izafiye arasındaki tarihsel çatışmanın somut tezahürleridir. Ona göre tarih, yalnızca bir geçmiş değil, günümüz için de ahlâkî ve hukuki dersler barındırır. Perspektif olarak hak-merkezli, birey dokunulmazlığını öne alan ve siyasetin sınırlanmasını savunan Bediüzzaman; toplumsal düzen ve devlet güvenliğinin, masum bireylerin haklarının ihlali pahasına sağlanamayacağını ve gerçek adaletin, hakkın üstünlüğü ile mümkün olabileceğini ifade eder.
Nitekim ehl-i sünnet ve selef-i salihin, ümmet içinde tarafgirlik ve ihtilafa sebebiyet vererek fitneye yol açabilecek bu meselelerin tafsilatlı biçimde kurcalanmasını sakıncalı görmüş;
“Cenab-ı Hak ellerimizi o kanlı hadiselere bulaştırmadı, biz de dilimizi bulaştırmayalım.”[4] İlkesiyle hareket etmişler. Bediüzzaman, bu durumu gerekçeleriyle birlikte Emirdağ Lahikasındaki değerlendirmesinde izah ettiğinden yazıyı uzatmamak ve okurlarımı sıkmamak adına oraya havale ediyorum.
[5]
Yukarıda beyan edilen ilke; bir kaçış değil, bilinçli bir ahlâkî ve ilmî yöntemdir. Tarih okurken tarafgirliğin ahlâkı bozduğu uyarısını içerir.
Bu hadiselerden ders alınması gerektiği, fakat hükmün Mahkeme-i Kübraya bırakılması hatırlatmasıdır.
Sıffîn Olayı: Hilâfet ile Saltanat ve Azimet ile Ruhsat Anlayışının Çatışması
Siffin Olayı, Hz. Ali ile Muaviye bin Ebu Süfyan arasında meydana gelen siyasî mücadeledir. Hz. Osman’ın katillerinin cezalandırılması konusundaki anlaşmazlık, zamanla hilâfet anlayışı ile siyasî yönetim anlayışı arasında daha derin bir ayrışmaya dönüşmüştür. Adaletin siyasetle derin bir çatışması olan Sıffîn Savaşı, Cemel ’de başlayan ayrışmanın daha sistematik ve siyasal hâle geldiği safhadır. Bediüzzaman bu olay ile ilgili kısa ve öz bir şekilde şöyle der:
“Amma Hazret-i İmam-ı Ali’nin Vak’a-i Sıffinde Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi ise, hilâfet ve saltanatın muharebesidir. Yani, Hazret-i İmam-ı Ali, ahkâm-ı dini ve hakaik-i İslâmiyeyi ve ahireti esas tutup saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz muktezayatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.”[6]
Bu hadiseyi:
“Hilâfet ve saltanatın muharebesi” olarak değerlendiren Bediüzzaman; bu yaklaşımında Hz. Ali’nin hilâfetin din merkezli ve ahlâk temelli ruhunu temsil ettiğini, Şam tarafının ise toplum düzenini güçlü siyasî mekanizmalarla koruma anlayışını öncelediğini hatırlatır. Bediüzzaman’a göre Hz. Ali: Ahkâm-ı diniyeyi, adaleti ve ahiret sorumluluğunu esas alırken; karşı taraf siyasî zorunlulukları önceleyen bir yöntem benimsemiştir.
Bediüzzaman’ın:
“Azimeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler.”ifadesi de bu ayrımı anlatır. Burada karşı tarafın niyetinin tamamen dünyevî olduğu değil; ancak siyasî maslahat gerekçesiyle daha pragmatik yöntemlere yöneldiğini belirtir. Bu değerlendirme, İslam siyaset düşüncesinde hak merkezli yönetim anlayışı ile güç merkezli yönetim anlayışı arasındaki kırılma noktası olarak yorumlar.
“Kendilerini mecbur zannettiler ve hata ettiler” ifadesiyle niyetlerinde İslam toplumunu koruma düşüncesi olsa bile, yöntem tercihlerinde yanlış ve hata ettiklerini söyler. Buradan itibaren adalet, siyasetin baskısı altına girmiştir. Hak merkezli yaklaşım yerini güç ve maslahat hesaplarına bırakmaya başlamıştır. Bu durum, ilerleyen süreçte çok daha ağır sonuçlara zemin hazırlamıştır.
Kerbelâ: Dinî Hakikatin ve Adaletin Müdafaası, din ile milliyet muharebesi
Kerbela Olayı; Bediüzzaman’ın yaklaşımında ayrı bir yere sahiptir. O, Cemel ve Sıffîn’i daha çok içtihad farklılığı çerçevesinde değerlendirirken, Kerbelâ’yı “…
Amma Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ve milliyet muharebesi idi.”[7] Diyerek din ve milliyet muharebesi olarak tanımlar. Bediüzzaman’a göre; Hz. Hüseyin, rabıta-i diniyeyi esas almış; İslam’ın adalet, hakikat ve kardeşlik anlayışını muhafaza etmek için mücadele etmiştir. Bunu da
“…Hazret-i Hüseyin, rabıta-i diniyeyi esas tutup, muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiştir.”[8] Diyerek ifade eder. Burada “milliyet” kavramı, kavmiyetçi ve güç merkezli siyaset anlayışını ifade etmektedir. Bediüzzaman’ın yaklaşımında Kerbelâ, yalnızca tarihî bir trajedi değil; dinî hakikatlerin siyasî çıkarların gölgesinde kalması durumunda ortaya çıkabilecek sürekli bir insanlık problemidir.
Bu çerçevede Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in birlikte zikredilmesi de anlamlıdır. Bediüzzaman’a göre: Hz. Hasan sulh yoluyla, Hz. Hüseyin ise direniş ve şehadet yoluyla aynı hakikati müdafaa etmişlerdir.
Bediüzzaman; yukarıda beyan edilen
“Din ve milliyet muharebesi” ifadesiyle bu mücadeleyi sadece siyasî bir iktidar çatışması olarak değil; İslâm’ın evrensel kardeşlik ilkesi ile ırk merkezli devlet anlayışı arasındaki temel bir gerilim olarak okur. Bu cümle aslında sanki bugüne hitap ediyor gibi güncelliğini muhafaza etmektedir. Eğer; din, ahlâk, adalet ve insanlık ilkeleri yerine etnik kimlik, grup çıkarı, kavmiyet ve ideolojik aidiyet esas yapılırsa, bugün de aynı krizleri üretmesi kaçınılmazdır. Bu zaviyeden bakıldığında sadece geçmişte yaşanmış bir olay değil, sürekli tekrar edebilecek bir insanlık problemidir.
Bediüzzaman, İslam’ın aslî ruhunun adalet, meşveret ve insan hürriyeti olduğunu; ancak zamanla hilafetin saltanata dönüşmesiyle istibdadın yeniden güç kazandığını ifade eder. Ona göre İmam Hüseyin’in Karbala Olayı’ndaki mücadelesi bir iktidar kavgası değil, zulme ve baskıcı yönetime karşı “
hürriyet-i şer’iye”yi, yani İslam’ın adalet ve hukuk anlayışını savunan bir direniştir. Ayrıca zulmün yalnız yöneticilerden değil, cehalet ve toplumsal bilinçsizlikten de beslendiğini vurgulayarak, din adına ortaya çıkan siyasî yapıların hak ve adaletten uzaklaştığında istibdada dönüşebileceği mesajını verir.
[9]
Bediüzzaman, kader nokta-i nazarında feci akibetin hikmetini ise:
“Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem’i gayet müşkildir. Onun için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi tâ, kalben dünyaya karşı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı maneviyeye tayin edildiler. Âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.”[10] Diyerek ifade eder.
Bediüzzaman’ın Temel Yaklaşımı ve Fitneden Sakınma İlkesi
Bediüzzaman, sahabeler arasındaki ihtilafların tarafgirlik malzemesi yapılmasına karşı son derece dikkatli davranır. Bu konuda Ehl-i Sünnet’in temel prensibini şu ifadeyle aktarır:
“Allah ellerimizi o hadiselerin kanına bulaştırmadı; biz de dillerimizi bulaştırmayalım”[11] Bu yaklaşım, tarihî hadiseleri tamamen görmezden gelmek değil; onları ümmet içinde yeni kırgınlık ve düşmanlıklara sebep olacak şekilde tartışmaktan kaçınmaktır.
Bediüzzaman’a göre: Geçmişte yaşanan hadiselerden ibret alınmalı, fakat tarafgirlik üretecek üsluptan sakınılmalıdır. Çünkü sahabeler arasında meydana gelen bu ihtilaflarda her iki tarafta da büyük zatlar bulunmuştur.
Bu meseleleri ölçüsüz biçimde tartışmak, zamanla hürmetsizlik ve düşmanlık duygularını besleyebilir. Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, özellikle sahabeler arasındaki savaşları değerlendirirken: Tekfirden, mahkûmiyet dilinden, şahıs merkezli düşmanlıktan uzak durmayı tercih etmişlerdir.
Bediüzzaman’ın söz konusu olaylar hakkında manevi açıdan Ehl-i Beyt için ileri sürdüğü şu ifadeler de kayda değerdir:
“Madem, Ehl-i Beyte zulmedenler şimdi ahirette cezasını öyle bir tarzda görüyorlar ki, bizim onlara hücumla yardımımıza bir ihtiyaç kalmıyor. Ve mazlum Ehl-i Beyt, muvakkat bir azab ve zahmet mukabilinde o derece yüksek bir mükâfat görmüşler ki, aklımız ihata etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri noktasında binler tebrik etmek gerektir ki;birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve baki saadetler ahirette kazandıkları gibi; dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz, dünyanın fani saltanatı ve muvakkat hâkimiyeti ve karışık siyasetine bedel; manevî birer sultan ve hakikat âleminde birer şah, birer manevî padişah makamını kazandılar. Valiler yerine, evliyalar, aktablara kumandan oldular. Kazançları, bire bin değil, milyonlardır… Zalimlerin gaddarlıklarını değil deşmek, bakmak; belki düşünmek de meşrebimize gelmiyor. Çünkü onlar mücazatını ve mazlumlar mükâfatını, aklımızın fevkinde görmüşler.”[12]
Bediüzzaman, bu ifadeleriyle, Ehl-i Beyt’e yapılan haksızlıkların yalnızca tarihî bir acı olarak değil; zulmün akıbetini, sabrın ve hak üzere kalmanın manevî neticelerini gösteren büyük bir ibret vesilesi olarak görülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ona göre Ehl-i Beyt, geçici dünya sıkıntılarına karşılık çok yüksek manevî makamlar kazanmış; bu sebeple geçmişteki zulümleri kin ve tarafgirlik duygularıyla sürekli deşmek yerine, ilahî adaletin tecellisinden ders almak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın bu husustaki yaklaşımı üzerine
Ahmet Yaşar Ocak’ın şu tespiti dikkat çekicidir:
“Müslümanlar artık tarihleriyle yüzleşmek zorundadırlar. Tarihçilerin görevi buna yardımcı olmaktır. Hakikate ulaşmak, problemleri görmezden gelmekle, anlamsız tevillerle eğip bükerek gerekçe üretmekle değil, ancak sorgulayıcı ve eleştirel bir yaklaşımla mümkün olabilir.”[13]
Nitekim yazarın eserine verdiği “Siyasal, Toplumsal, Kültürel Kırılmalar ve Dönüşümler Işığında Farklı Bir İslam Tarihi” ismi de bu yaklaşımın bir yansımasıdır. Ancak teorik düzeyde doğru görünen bu yaklaşımın pratiğe sağlıklı biçimde aktarılması oldukça güçtür. Çünkü tarihî hadiseleri hakkaniyet ölçüsünde değerlendirebilmek; yalnızca akademik bilgi değil, aynı zamanda tarafgirlikten uzak bir akıl, itidal sahibi bir dil ve ahlâkî bir sorumluluk bilinci gerektirir. Günümüzde ise çoğu zaman tarih okumaları ilmî analizden ziyade mezhebî, siyasî veya ideolojik aidiyetlerin gölgesinde yapılmakta; meseleler sağlıklı bir muhasebe zemini yerine tarafgirlik ve suçlama dili içerisinde ele alınmaktadır. Bu durum ise hakikatin ortaya çıkmasına değil, yeni kırılmaların ve zihinsel kutuplaşmaların oluşmasına zemin hazırlamaktadır.
Oysa tarihî hadiseleri konuşmanın meşruiyeti, geçmişi yeniden üretmekte değil; ondan ibret ve ders çıkarabilmektedir. Eğer tarih okumaları ümmet içerisinde kin, düşmanlık ve tarafgirlik üretmek yerine; birlik, kardeşlik, adalet ve muhasebe şuurunu güçlendirecekse, elbette bu hadiseler konuşulmalı ve ilmî bir dikkatle değerlendirilmelidir. Ancak bunun yolu, tekfir edici ve mahkûmiyet merkezli bir üslup değil; hakikat eksenli, dengeli ve sorumlu bir yaklaşım geliştirebilmektir.
Bu noktada yazarın da kitabında özellikle belirttiği “İslam tarihi” ile “Müslümanların tarihi” arasındaki ayrımın dikkatle yapılması gerekir. Çünkü İslam; vahye dayanan, adaleti, hakkaniyeti, takvayı ve insanlığın selametini esas alan ilahî bir hakikattir. Buna karşılık tarih boyunca Müslüman toplumların ortaya koyduğu her siyasî tercih, her içtihat veya her uygulama doğrudan İslam’ın kendisiyle özdeş kabul edilemez. Nitekim Bediüzzaman’ın yaklaşımında; adalet-i mahza, hilâfet anlayışı, takva ve azimet çizgisi İslam’ın aslî ruhunu temsil ederken, buna karşı geliştirilen bazı siyasî ve pragmatik yaklaşımlar daha çok tarihî ve beşerî tercihler olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla tarih boyunca yaşanan yanlışlıkları, zulümleri veya siyasî kırılmaları doğrudan İslam’a mal eden bir yaklaşım hem ilmî açıdan problemli hem de kavramsal olarak isabetsizdir. Çünkü bu durum, dinin aslî prensipleri ile Müslümanların tarih boyunca yaptıkları uygulamaları birbirine karıştırmak anlamına gelir. Böyle bir karışıklık ise özellikle modern dönemde birçok insanın İslam’a değil, Müslümanların tarihî tecrübelerine bakarak hüküm vermesine ve neticede İslam’dan uzaklaşmasına sebep olabilmektedir.
Bu sebeple sağlıklı bir tarih okuması; ne geçmişi bütünüyle kutsayan romantik bir yaklaşımı ne de bütün tarihî tecrübeyi dinin kendisine yükleyen indirgemeci bir bakışı esas almalıdır. Asıl ihtiyaç duyulan şey; İslam’ın evrensel ilkeleri ile tarihî uygulamaları birbirinden ayırabilen, adalet merkezli, eleştirel fakat insaflı bir tarih bilincidir.
Sonuç olarak; Bediüzzaman Said Nursî’nin Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ hadiselerine yaklaşımı; bu olayları yalnızca siyasî mücadeleler olarak değil, adalet anlayışı, yönetim tasavvuru ve din-siyaset ilişkisi açısından değerlendiren dengeli bir perspektif sunmaktadır. Onun yaklaşımında Hz. Ali adalet-i mahzanın temsilcisidir; Cemel ve Sıffîn büyük ölçüde içtihad farklılıkları çerçevesinde değerlendirilirken, Kerbelâ ise hak, adalet ve dinî hakikatin müdafaası olarak öne çıkmaktadır.
Ahmet Yaşar Ocak’ın da dikkat çektiği gibi, Müslümanların tarihleriyle sağlıklı biçimde yüzleşmeleri ve geçmiş hadiselerden doğru dersler çıkarabilmeleri gerekmektedir. Ancak bu yüzleşme; tarafgirlik, suçlama ve geçmişi yeniden bir kavga alanına dönüştürme anlayışıyla değil, hakikat, insaf ve ibret merkezli bir tarih şuuru ile mümkün olabilir. Tarihî hadiseleri konuşmanın amacı geçmişi yargılamak değil; aynı hataların yeniden yaşanmaması için adalet ve İslam kardeşliği adına ders çıkarabilmektir.
Esasen bu yaklaşım, Bediüzzaman’ın meseleye bakışıyla da önemli ölçüde örtüşmektedir. Çünkü Bediüzzaman da sahabeler arasındaki ihtilafları tarafgirlik ve düşmanlık üretmek için değil; adalet, hakkaniyet ve ümmetin birliği adına ibret almak için değerlendirmiştir. Onun yaklaşımında geçmiş hadiseleri sürekli tartışma ve mahkûmiyet konusu yapmak değil, o hadiselerin doğurduğu kırılmalardan ders çıkararak aynı fitnelerin yeniden yaşanmasına engel olmak esastır. Bu sebeple tarihî olayları ya bütünüyle kutsamak ya da bütün yanlışları doğrudan İslam’a mal etmek sağlıklı bir yaklaşım değildir. Burada “İslam tarihi” ile “Müslümanların tarihi” arasındaki farkı doğru kurabilmek gerekir. Yazımın başında hemen ilk kelimede
“Müslümanlık Tarihi” tabirini kullanmam bu nedenledir. Dinin aslî prensipleri ile tarih boyunca ortaya çıkan beşerî uygulamaları birbirinden ayırabilmek büyük önem taşımaktadır.
Bu hadiseler göstermektedir ki; Müslüman toplumları ayakta tutan esas güç, sadece siyasî otorite değil; adalet, hakkaniyet, meşveret ve kardeşlik ruhudur. Tarihte yaşanan Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ gibi acı hadiseler, ihtilafların tarafgirlik, güç mücadelesi ve öfke diliyle büyüdüğünde ümmet bünyesinde ne kadar derin yaralar açabileceğini göstermiştir.
Temennimiz odur ki; İslam âlemi geçmiş ihtilaflardan ayrılık değil ibret, düşmanlık değil kardeşlik dersleri çıkarsın. Müslümanlar; mezhep, kavmiyet ve siyaset farklılıklarını çatışma sebebi yapmak yerine, Kur’an ve sünnet ekseninde adalet, merhamet ve uhuvvette birleşsinler. Cenab-ı Hak ümmeti fitne, tarafgirlik ve tefrikadan muhafaza ederek hak ve kardeşlik üzerinde daimî bir birlik ve dirliğe ulaştırsın. Selam ve dua ile…
Abdulkadir KURŞUN
31.05.2026
[1] https://islamansiklopedisi. org.tr/cemel-vakasi, Yusuf Şevki YAVUZ
[2] risaleportal.com/detay/2537-adalet-i-mahza-ve-adalet-i-zafiye-ne-demektir-aralarind
[3] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 75,76.s, https://zehra.com.tr
[4] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 159.s, https://zehra.com.tr
[5] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 155,159.s, https://zehra.com.tr
[6] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 76-77.s, https://zehra.com.tr
[7] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 77.s, https://zehra.com.tr
[8] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 77.s, https://zehra.com.tr
[9] B.S.N. Zehra Yayıncılık, İçtimai Dersler, 91.s, https://zehra.com.tr
[10] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Mektubat, 78.s, https://zehra.com.tr
[11] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 159.s, https://zehra.com.tr
[12] B.S.N. Zehra Yayıncılık, Emirdağ Lahikası, 159.s, https://zehra.com.tr
[13] Ahmet Yaşar Ocak, Farklı Bir İslam Tarihi, İletişim Yay. 535. s
Yorum Yap