Müküslü Hamza (Hemzeyê Muksî)

🕒 07.06.2026 19:33 👁️ 342 görüntülenme ❤️ 12 beğeni

Müküslü Hamza (Hemzeyê Muksî)
Müküslü Hamza (Hemzeyê Muksî)

 Müküslü Hamza (Hemzeyê Muksî):Eski Said’in Ehemmiyetli Talebesi
Veysel AYDENİZ[1]
 
Yaşamı:
Müküslü Hamza, 1892 yılında Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde kalan Van vilayetinin Gevaş kazasının Müküs[2] nahiyesinde doğmuştur.[3] Kürtçe adı Hemzeyê Muksî olup, bu adın dışında Seyda Hamza, Hamza, Hemze, Muallim Hamza,Mikisli Hamza, Moksili Hamze, Hamza Bey, Müküslü Hamza, Molla Hamza, Mele Hamza, Müküslü Hamza, Hamza Efendi, Hemze Begê Muksî, Müküslü Hamza Efendi, Melle Hemzeyê Miksê, Hemze Begê Miksî, Hemze Begê Motkî, Hemze Begê Edalet, Hemzeyê Miksî adlarıyla da tanınır.
Hasip Koylan, babasının adının “Hacı Bekir” olduğunu söyler.[4] Fransızların hazırladıkları bir istihbarat raporunda ise bu isim “Bakır” olarak geçmektedir. Mezar taşında ise babasının adı “Hemze Beg kurê Hac Bakîr e” olarak geçer. 1919’da Diyarbakır’da yargılandığı iddianamede ise babasının adı konusunda “Bekir oğlu Hamza Efendi” ibaresi vardır. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi Müküslü Hamza’nın babasının adı “Bekir”dir.
Müküs’ün İslam Mahallesi’inde dünyaya gelen Müküslü Hamza ailesinin tek çocuğudur. Ailesi Müküs’te “Şivki ailesinin, Melle Saidi kolu” olarak tanınmaktaydı. Ailesinden bu dönemde birçok imam, molla yetişmiştir. Günümüzde aile “Öztürk”, “Ballı” , “Say” ve “Müks” soyadlarını taşımaktadır.[5]
Müküslü Hamza, İstanbul’da şimdiki adı, İstanbul Üniversitesi olan Darü’l-Fünun’da lisan fakültesinin Fars dili bölümüne girer. Burayı bitirdikten sonra Medresetü’l-Vaizîn’e (Vaiz yetiştirmek üzere 6 Şubat 1329/1914’te açılan medrese) girerek burayı da bitirir. Bir süre Üsküdar’ın Ömerli köyünde ilkokul öğretmenliği yapar.[6]
Hasip Koylan, Hamza’nın Mütareke yıllarına kadar Ömerli’de öğretmen olarak görev yaptığını söyler. Bilindiği gibi Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918’de imzalanmıştır. Müküslü Hamza, savaş resmen bittiği için bu görevinden ayrılmıştır. İtilaf Devletleri İstanbul’u 8 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e kadar denetimleri altında tutarlar.
 Müküslü Hamza üniversiteden arkadaşı olan Prof. Ali Nihat Tarlan’ın ablası; Adalet Hanım’la evlenir, Menije adında bir kızları olur. Adalet Hanım, Dağıstanlı (Lezgi) bir ailenin kızıdır. Müküslü Hamza, 1919 yılında Mardin’de tutuklanıp Diyarbakır’da yargılandığı zaman, Adalet Hanım’la nişanlı bulunmaktaydı. Adalet Hanım ile bu dönemde mektuplaşan Müküslü Hamza, daha sonra kendisiyle İstanbul’da evlenir.
Necmeddin Şahiner, görüştüğü Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’ın kendisine şunları aktardığını söyler:
“1920 yıllarında İşarat’ül-İ’caz tefsirinin kâtibi, muhatabı ve talebesi Müküslü Hamza ile Darü’l-Fünun lisan fakültesine devam ediyorduk. Kendileriyle çok samimî ve yakın arkadaştık, birbirimizi çok severdik. Talebeliğimiz hep birlikte geçmişti. Benden iki-üç yaş kadar büyüktü. O, Farsça kısmını, ben Fransızca ile Farsça’yı bitirdim. Hamza sonradan büyük ablamla evlendi; haliyle eniştem oldu. Daha sonra ise Medresetü’l-Vaizîn’i bitirdi. İmam olarak orduya intisap etti.
1960’da altmış beş yaşlarındayken vefat eden eniştemiz, Suriye’nin hududumuza çok yakın olan El-Haseke beldesinde –bizde- lise müdürü denen müdür-ü teçhiz olarak görev yapıyordu.
1978’deki Hicaz yolculuğum esnasında merhum Tarlan hocamla konuşmuş, eniştesinin çocuklarını ve adresini sorduğumda; çok dertlenip üzülmüş evlâtlarının olmadığını söylemiş, bütün mallarının da Suriye hükümetine kaldığını ah çekerek anlatmıştı.
Tarlan Hoca’mın ablası Adalet hanımla evlenen Hamza Efendi’nin, Menije isminde bir kızları olmuştu. Menije ismindeki bu kızcağız menenjit hastalığına tutularak yirmi yaşlarında vefat etmişti. Kaderin acı bir tecellisi, ismine benzeyen hastalığın kurbanı olmuştu.”[7]
   Tarlan bir başka anısında Müküslü Hamza ile olan dostluğunu, Bediüzzaman’ı birlikte ziyaretlerini burada Şefik Arvasi ile Mihri Hilav’ı gördüklerini anlatır:Said-i Nursî’nin eski talebelerinden Müküslü Hamza Efendi ile Darülfünun Fakültesi’ne devam ediyorduk. Hamza Efendi ile yakın arkadaştık, çok sevişirdik. Talebeliğimiz hep birlikte geçmişti. O Farsça kısmını, ben de Fransızca ile Farsçayı bitirdim. Hamza Efendi sonra büyük ablamla evlendi. Benim eniştem oldu. Daha sonra o, Medreset-ül Vaizîn’i bitirdi. İmam olarak orduya intisab etti. Medreset-üt Techiz (Lise) müdürlüğü yaptı. 1960 yılında vefat etti.
     Fakülteyi aliyyülâlâ derecede bitirmiştik. Hamza ile Divanyolu’ndan çıkarken, yolda Said-i Nursî ile karşılaştık, ellerini öptük, fakülteyi bitirdiğimizi söyledik. Hamza’ya “Siz zaten Arapça ve Farsça kelimelere Şark’tan aşinasınız. Sizin Farsça’yı bitirmeniz bir meziyet değildir. Ali Nihat’ın İstanbullu olarak Farsça’yı pekiyi derece ile bitirmesi büyük bir meziyettir” dedi.
     1920’lerde Şehzadebaşı’na tekrar ziyaret edip elini öptüm. Zannediyorum, Darül-Hikmet’ten elli lira maaş alıyordu. Paraya hiç elini sürmezdi. Yeğeni Abdurrahman alırdı paraları. Eserlerini kendisi söyler, Abdurrahman yazardı. Risaleleri, kitapları neşreder meccanen dağıtırdı. Paraya, mala hiç ehemmiyet vermezdi. Müstağni idi. Eğer böyle olmasaydı, Said-i Nursî olamazdı.
    Sonra da, Yavuz Selim’deki Medreset-ül Mütehassisin’de görüştük. Yanında Seyyid Şefik ve Avukat Mihri vardı. Yine Hamza ile gitmiştik, gri çeket vardı üzerinde O gece birçok mes’elelerden, ilmî ve dinî mes’elelerden bahsetti.”[8]
Necmeddin Şahiner’in, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’la görüşme nedeni ve bu bilgileri aktarması daha çok Müküslü Hamza’nın Bediüzzaman’ın öğrencisi, çalışma arkadaşı ve eserlerini düzenleyip yayınlamasından dolayıdır. Yine de denebilir ki bugüne kadar hiçbir araştırmacı Müküslü Hamza hakkında böyle bir çalışma yapmamıştır. Necmeddin Şahiner, Müküslü Hamza hakkında ayrıntılı bir çalışma yapmak istemişse de bu mümkün olmamıştır.
Müküslü Hamza’nın eğitimi ve yaşamı, Müküs, Van ve İstanbul’da sürmüştür. Müküs’te Mir Hasan Veli Medresesi’ni, Van’da Horhor medresesini, İstanbul’da da İstanbul Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı ile Medreset’ül Vâizîn’i bitirmiştir. Müküslü Hamza, bütün yaşamı boyunca eğitim ve öğretim faaliyeti içinde olmuştur; yaşamı boyunca öğrenci ve öğretmen olarak kalmıştır. Bu da onun eğitime bakış açısını yansıtmaktadır.
I. Dünya Savaşı’na aktif olarak katılmayan Müküslü Hamza “Medresetü’l-Vaizîn”i bitirdiği için bu dönemi, Osmanlı ordusunda imamlık yaparak atlatır. “Bir Şehîd-i Millet” adlı yazıda kendisinin kişiliği ve birçok özelliği anlatılmaktadır. İstanbul’da iken Kürt ve Arap şairlerinin divanlarını okuyan Müküslü Hamza, okuduğu bu şiirleri arkadaşlarıyla da paylaşırdı. “Son derece sâf, samimî ve hakikatperest idi.” Kimsenin kalbini kırmayan, herkese güler yüzlü davranan, dostlarına karşı her zaman, elinden gelen her şeyi yapan fedakâr bir insandır Müküslü Hamza.
Müküslü Hamza ve Said-i Nursi
Müküslü Hamza’nın ilk eğitimini aldığı yer Müküs’te bulunan Mîr Hesenê Velî Medresesi’dir. Kendisi bu medreseden İcazet alarak mezun olmuş, medresenin resmi sorumluluğu ve yöneticiliğini de yapmıştır.[9] Müküslü Hamza’nın büyük dedesi Melle Abdülkerim’de bu medresede müderris olarak görev yapmıştı. Müküslü Hamza, Mîr Hesenê Velî Medresesi’ne her ne kadar devam etmişse de asıl eğitimini Van’da Horhor Medresesi’nde almıştır.
 Müküslü Hamza ile Said Nursî’nin bir diğer ortak özellikleri de ikisinin de Müküs’te bulunan Mîr Hesenê Velî Medresesi’nde[10] eğitim görmeleridir. Said Nursî 1890 yılında daha 12 yaşında iken Mîr Hesenê Velî Medresesi’ne giderek burada eğitim görür. Bununla ilgili olarak Müküs’te anlatılan yarı mistik olayı Sinan Hakan şöyle anlatır:
Bediüzzaman olarak ünlenen Said-i Nursî, Muhtıla Bey zamanında, bir dönem, Mîr Hesenê Velî Medresesi’nde öğrenim görmüştür. Said-i Nursî feqe (medrese talebesi) olup öğrenim gördüğü esnada, Muhtıla Bey’i görmek istemiş, kapısı herkese açık olan Muhtıla Bey de, onu hükümet konağındaki odasına kabul etmiştir. Adamlarına, kendilerini rahatsız etmemelerini ve gelecek misafirleri, başka bir odaya almalarını tembihleyen Muhtıla Bey, Feqê Nursî ile saatlerce içeride konuşmuştur. Daha sonra onu konağın dışına, sokağa kadar gelip uğurlamıştı. Bu durumu şaşkınlıkla izleyen insanlar; Mir’e merakla ne olduğunu sorduklarında; Mir üç dört defa Süphanallah! Deyip ‘Temaşa hîkmeta Xudê bikin. Hêka Teyrê Nûman kete koşa Mîrzayê Nûrsî’ (Allah’ın hikmetine bakın. Numan Kuşu’nun yumurtası Nurs’lu Mirza’nın ocağına düştü.) deyip, ta o zaman tanınmayan biri olan bu Nurslu talebenin gelecekte çok ünleneceğine işaret etmiştir.”[11] Said Nursî’nin, Mîr Hesenê Velî Medresesi’nde eğitim gördüğü sırada henüz iki yaşında olan Müküslü Hamza da ileride bu medresede ilk eğitimini alacaktır. Müküs’de efsanevi bir şekilde yukarıda anlatılan olayın etkisiyle Müküslü Hamza da sonraki yıllarda, Van’a giderek Said Nursî’nin Van’daki Horhor Medresesi’nde eğitim görecek; kendisiyle uzun yıllar birlikte kalacaktır.
Müküslü Hamza’nın ilk gençliğinde eğitim ve öğrenimine en fazla katkısı olan, kendisini yetiştiren, yönlendiren kişi Said Nursî’dir. Van’da başlayan tanışıklık uzun yıllar sürmüş olup Müküslü Hamza’nın dini açıdan şekillenmesini de sağlamıştır.
Müküslü Hamza ile Bediüzzaman’ın tanışıklıkları ikisi de Kürdistan’da iken başlamıştır. İlişkileri hakkında az da olsa bilgilere sahibiz. Müküslü Hamza’nın Bediüzzaman ile ilk tanışıklığı Van’da Horhor Medresesi’nde olmuştur. Buradaki tanışıklıkları İstanbul’da devam etmiştir. Müküslü Hamza’nın Suriye’ye gidişine kadar da bu ilişkileri sürmüştür.
Said Nursî, 1897-1907 ve 1912-1914 yılları arasında Horhor Medresesi’nde ders vermiştir. Horhor Medresesi, Urartulardan kalma tarihi Van Kalesi’nde bulunmaktadır. Bu medresede Müküslü Hamza ile Şefik Arvasi, Bediüzzaman’dan ders almıştır. Horhor Medresesi Van’ın Ermenilerce işgalinin ardından, yakılarak tahrip edilir.[12] Bediüzzaman bu medresede yaklaşık 200 öğrenciye ders vermiştir. Said Nursî, Horhor medresesine ilişkin olarak şunları anlatır:
“Harb-i Umumi’de Rus’un esaretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da iki üç sene Darü’l-Hikmette, hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur’an-ı Hâkim’in irşadıyla ve Gavs-ı Âzam’ın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibahıyla, İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şâşaalı hayat-ı içtimaiyeden bir nefret geldi. Daüssıla tabir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim. Her şeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki sair Van haneleri gibi onu da Rus istilasında Ermeniler yakmıştı. Van’ın meşhur kal’ası ki dağ gibi yekpare taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi-sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş enîs talabelerimin hayalleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakikî şehid, diğer bir kısmı da musibet yüzünden manevi şehid olarak vefat etmişlerdi.” [13]
Van’daki Horhor Medresesi’nde Bediüzzaman’dan ilk temel medrese eğitimini alan Müküslü Hamza, İstanbul’da da Said Nursî’nin kimi eserlerinin basılmasını sağlamıştır. Bu dönemde Bedüzzaman’a ilişkin olarak Müküslü Hamza şunları söyler:
“Hazret-i Üstad, bu tefsirini (İşarat’ül-İ’caz) yazmadan önce, halka-i tedriste bulunuyordum. Kelâm-ı Kadim’i eline alıp Kürdçe takrir ederdi. Hiç kitaba ve tefsirine bakmazdı. Arkadaşlarımızdan Molla Habib namında bir efendi, Kürdçe not alırdı. Çok devam etmeden Harb-i Umumi başladı. Bediüzzaman Said Efendi muharebe esnasında cephe-i harbte mehaz olarak yalnız o notlara malik olduğu halde elyevm Evkaf Matbaasında tabıyla iştiğal ettiğimiz o kitabı telif etmiştir.” [14]
Müküslü Hamza, Said Nursî’nin “İşarat’ül-İ’caz” adlı eserinin kâtipliğini yapmış, Arapça ilk baskılarında kitabın sonuna Said Nursî’nin hayatını da yazarak eklemiştir. Aynı zamanda bir yayıncı da olan Müküslü Hamza, Said Nursî’nin “İşarat’ül-İ’caz” adlı eserini yayınlayan kişidir.[15] Müküslü Hamza 1918 yazında “İşarat’ül-İ’caz”ı yayına hazırlamıştır, kitabın basımı için gerekli olan para dönemin Osmanlı Harbiye Nâzırı Enver Paşa tarafından verilmiştir. Said Nursî’nin kendisi, bu parayı bizzat istememiş, Enver Paşa’nın ısrarı sonucu kabul etmiştir.
Jîn dergisinin 8. sayısında Müküslü Hamza’nın yayıma hazırladığı Said Nursî’nin “İşaratü’l-İcaz” adlı eserinin ilanı vardır. İlan daha sonraki Jîn’in çeşitli sayılarında da yayınlanmıştır. Dergide adı geçen ilan şöyledir:
“Dar’ul Hikmet’il-İslâmiye âza-i kiramından ve Kürdistan ulema-i meşhuresinden Bedîüzzaman Said-i Kurdî hazretlerinin telifâtından “İşarat’ül-İ’caz fi Mezann’il- İ’caz” namındaki tefsir-i şerifi mevki-i intişare vaz’edilerek Şark Kütübhanesinde satılmaktadır. Müntesibin-i ilmin birer dane edinmesi tavsiyesini vazife addederiz.” [16]
Müküslü Hamza’nın sadece Said Nursî ile değil kardeşi Abdülmecid Nursî[17] ile de ilişkisi olmuştur. Abdülmecid Nursî, 1900 yılında Van’a giderek Horhor Medresesi’nde ağabeyinden ders almıştır. Müküslü Hamza ile Abdülmecid Nursî (Ünlükul)’nin ilişkileri Van’daki Horhor Medresesi’nde başlamıştır; her ikisi de burada Said Nursî’den ders almıştır. Burada başlayan ilişkileri İstanbul’da da devam etmiştir. Nitekim ikisinin İstanbul’da birlikte çektirdikleri bir fotoğraf bulunmaktadır.[18]

Müküslü Hamza ile Abdülmecid Nursî (Ünlükul)
Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Bediüzzaman Bitlis’te, Ruslara karşı yapılan savaşlara katılır, 3 Mart 1916’da kendisi esir düşerken, yeğeni Ubeyd ise şehit düşer. Said Nursî’nin esareti Ekim Devrimi’ne kadar devam eder, 2,5 yıllık esaretin ardından 25 Haziran 1918’de İstanbul’a gelir. Müküslü Hamza ile ilişkileri bu tarihten itibaren tekrar başlayacaktır.
Van’ın Rusların eline geçmesi üzerine Müküslü Hamza’nın eğitim gördüğü medrese tahrip edilir. Bunun üzerine Abdülmecid Nursî ve Müküslü Hamza Diyarbakır’a gelirler. Bir süre burada birlikte kalırlar. Müküslü Hamza, Said Nursî’nin “İşarat’ül-İ’caz” adlı eserinin notlarını 1914-1916 yılları arasında almıştır. Bu süre içerisinde birliktedirler. Said Nursî’nin “İşarat’ül-İ’caz” adlı eserini Müküslü Hamza ile kardeşi Abdülmecit Nursî (Ünlükul) yayıma hazırlamışlardı. Eseri 19 Şubat 1332 (1914) tarihinde Eski Van valisi Tahir Paşa’nın oğlu, babası gibi Van valiliği de yapan, İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilen Cevdet Bey’in Diyarbakır’da bulunan evinde birlikte temize çekerler. Temize çekerlerken esere dökülen mürekkep garip bir şekil oluşturur, bu oluşan şekil hakkında Müküslü Hamza esere, “Eski Said’in ehemmiyetli talebesi Hamza imzasıyla” şu dipnotu ekler:
 “Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın, kuyruğunu müellif Bediüzzaman’a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor.”[19]
Müküslü Hamza “Bedüzzaman Said-i Kürdi’nin Tercüme-i Halinden Bir Hülasadır” adlı yazısının başında “Uzun bir zaman refakatinde ve dersinde bulunan Hamza Efendi tarafından kaleme alınmıştır” diyerek yazının sonuna “Müşârünileyhin talebesinden ve Medresetü’l-Vaizîn mezunlarından Hamza” imzası bulunmaktadır. Müküslü Hamza biyografiyi yazarken hiçbir abartıya kaçmadığını, hatta taraf tutmamak adına birçok olayı eserde yazmadığını okuyucuların dikkatine sunar. Müküslü Hamza bu çalışmasının dışında da Said Nursî hakkında ayrıntılı bir kitap yazacağını söylese de böyle bir çalışması olmamıştır.
Müküslü Hamza, Said Nursî’nin kimi eserlerini de yayına hazırlayarak basmıştır. 1918 yılında Bediüzzaman Said-i Nursî’nin hayatını anlatan “Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin tercüme-i halinden bir hülasadır” adlı kitabı da kendisi yazarak yayınlar. Necmeddin Şahiner ise “Bilinmeyen taraflarıyla Bedüzzaman Said Nursî” adlı çalışmasında Hamza’nın eserindeki “Said-i Kurdî” ibaresini çıkararak eserin adını “Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatından bir Hülâsadır” biçiminde aktarır. [20]
Said Nursî’nin, Müküslü Hamza hakkında bir diğer değerlendirmesi de Nisan 1922’de gittiği Ankara’da TBMM’de yaptığı konuşmadır. Said Nursî için 25 Kasım 1922’de resmi hoş geldin merasimi düzenlenir. Said Nursî, Müküslü Hamza’nın İstanbul’da Turancı İttihatçıların etkisiyle “Ben şimdi, râfizi bir Kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim.” demesi/dediğinin iddia edilmesi, üzerine kendisini dini düşünceden uzaklaşmış olmakla suçlayarak, birinci TBMM’de şu konuşmayı yapmıştır:
“Eskiden Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulum-u diniyeden (dini ilimlerden) aldığı hamiyet dersiyle her vakit derdi: ‘Salih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır. Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddi fünun-u cedide okumuş. Sonra ben-dört sene sonra- esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki:
    “Ben şimdi, Rafızi bir Kürdü, salih bir Türk hocasına tercih ederim.’
    “Ben de,
    “Eyvah! Dedim, ‘ne kadar bozulmuşsun?’ bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakikatlı hamiyete çevirdim.”
    Aynı konu sonraki yıllarda da dile getirilmiştir. Bediüzzaman’ın Isparta’dan 1950’li yıllarda "Reisicumhura ve Başvekile" diye yazdığı bir mektupta da konu dile getirilmiş: Ben Van'da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: "Türkler İslamiyet’e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" dedim. Dedi: "Ben Müslüman bir Türk'ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünki tam imana hizmet ediyorlar." Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aks-ül amel ile o da Kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd'ü, sâlih bir Türk'e tercih ediyorum." Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım”.[21] Bediüzzaman’ın dile getirdiği reaksiyoner milliyetçiliği Memduh Selim de Dîyarîyî Kürdistan dergisine 1925’te yazdığı yazısında da dile getirir: “ 10/23 Temmuz İnkılâbı’nın ruhi amillerindeki âdem-i hulûs (halislik yokluğu),Turancılık a’razını (alametlerini) gösterince gayr-i Turanî unsurlardaki te’sîri pek tabiî bir aksü’l-amel oldu. Bu aksü’l-amel vikaye-i mevcûdune ma’tuf (varlığını korumaya yönelik) idi.”[22] Müküslü Hamza ve arkadaşlarının tek amaçları; Memduh Selim’in belirttiği gibi Kürt ulusal varlığını koruma ve Turancılık karşıtlığı üzerinde şekillenmişti. “Kürtçülük” üzerine kurgulanan idealler Kürt ulusal haklarını koruma, asimilasyona karşı olma ve din kardeşliğinin tek taraflı olarak İTC tarafından ortadan kaldırılmasına duyulan tepkilerdir. Müküslü Hamza ve arkadaşlarının iddia edildiği gibi “ırkçı”, “ötekini yok sayan” bir çalışması, çabası olmamıştı. Bu dönemde yayınlanan Kürt gazete ve dergilerinde de böyle nitelikte bir yazı da yayınlanmamıştı.
Said Nursî, Müküslü Hamza’nın yanısıra Mehmet Mihri Hilav ve Şefik Arvasi’nin de öğretmenidir.[23] Said-i Nursî bu üç öğrencisine de Horhor medresesinde ders vermiştir. Aralarında öğretmen-öğrenci ilişkisi olup, Said Nursî’nin bu öğrencilerinden Müküslü Hamza, 1919’da Klasik Kürt edebiyatının önemli eserlerinden Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’ini yayınlarken, Hesenê Hişyar ise anılarında Şefik Arvasi’nin de Melayê Cizirî’nin “Dîwan”ını bastırdığı için 10 yıl hapis cezasına çarptırıldığını söyler. Celadet Bedirhan, Melayê Cizîrî’nin Divan’ının 1919’da İstanbul’da bastırıldığını söylese de Divan’ı 1922’de bastırmıştı.[24] Said Nursî’nin bu iki öğrencisi de bu dönemde Kürt kültür yaşamına bu çalışmalarıyla önemli katkılarda bulunmuştur. Müküslü Hamza’nın Kürt ulusal düşünce yapısı Horhor medresesinde şekillenmişti. Jîn gazetesinde çıkan “Bir Şehîd-i Millet” adlı yazıda kendisi için “Daha Van’da Bediüzzemân’ın medresesinde küçük bir talebe hayatı yaşarken Kürtlüğü bir emel-i ebed-zinde hâlinde mefkûre edinmişti” der.
1919’da İstanbul’da çıkan “Kürdistan” dergisinin başyazarı Arwasîzade Muhammed Şefiq (Şefik Arvasi), sorumlu müdürü ve imtiyaz sahibi ise Mehmed (Muhammed) Mihri’dir. Dergi Kürdistan Teali Cemiyeti üyelerince çıkarılmaktadır. Jîn dergisi gibi bu dergi de Necm-i İstikbâl matbaasında basılmıştır. 13 sayı Türkçe-Kürtçe olarak çıkan dergide Müküslü Hamza’nın fotoğrafının da yayınlandığı iddia edilir. Dergi 31 Ocak 1919 ile 27 Mart 1920 tarihleri arasında yayınlanmıştır.[25] E. M. Cebbarî, derginin 31 Ocak 1919 tarihinde yayınlanan ilk sayısında Müküslü Hamza’nın resminin bulunduğunu belirtir.[26]
Müküslü Hamza’nın sorumlu müdürlüğünü yaptığı Jîn dergisinin 2. sayısında da Mehmed Mihri ile Arwasîzade Muhammed Şefiq’in birer yazıları yer almaktadır, bu da üç arkadaşın İstanbul’da ilişkilerinin devam ettiğini gösterir.
Musa Anter; anılarında İstanbul’a geldiğinde Sultanahmet Camii baş imamı Şeyh Şefik Arvasi, Mehmet Mihri Hilav ve Said Nursî ile tanıştığını belirtir. Osmanlı döneminden sadece birkaç kişinin köşede bucakta kaldığını belirtir.[27] Şefik Arvasi’nin “Dîwana Cizîrî” ve Mem û Zîn’i bir önsözle bastırdığını da iddia eder, fakat Mem û Zîn’i bir önsözle bastıran Müküslü Hamza’dır.
Mehmet Mihri Hilav, Said Nursî’nin 1952 yılında İstanbul’da “Gençlik Rehberi” adlı kitabı dolayısıyla açılan davada mahkemede kendisinin avukatlığını yapmıştır. Bediüzzaman’ın öğrencilerinden Şefik Arvasi ve Mehmet Mihri Hilav’la uzun yıllar boyunca ilişkisini sürdürmüş, Müküslü Hamza, Suriye’de olduğu için kendisiyle bir ilişkisi kalmamıştır. Said Nursî’nin Kürt ulusal hareketine kazandırdığı bu üç öğrencisinin Kürt kültür ve edebiyatına önemli katkıları olmuştur.
Müküslü Hamza’nın Siyasal ve Kültürel Faaliyetleri[28]
   Müküslü Hamza, XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Kürt siyasal ve kültürel hareketinin önde gelen isimlerinden biri olarak öne çıkmıştır. Eğitimini Van’daki Horhor Medresesi’nde sürdürmüş, burada Said Nursî’nin öğrencisi olmuş ve hem dini hem de ulusal düşüncelerinin temellerini bu dönemde edinmiştir. Daha sonra İstanbul’a gelerek yükseköğrenimine devam etmiş ve Kürt aydın çevreleri içerisinde aktif rol üstlenmiştir.
   1918 yılında kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin (KTC) kuruluş çalışmalarında Said Nursî ve Halil Hayali ile birlikte yer almış, cemiyetin ilk örgütlenme faaliyetlerini yürütmüştür. Resmî yönetim kadrosunda bulunmamasına rağmen cemiyetin etkin üyelerinden biri olmuş; siyasal, kültürel ve yayın faaliyetlerinde önemli görevler üstlenmiştir. Dönemin çeşitli kaynakları, arşiv belgeleri ve tanıklıkları, Müküslü Hamza’nın KTC’nin kurucuları veya en azından kurucu kadrosu içerisinde yer alan etkili isimlerden biri olduğunu göstermektedir.
   Müküslü Hamza’nın en önemli faaliyet alanlarından biri basın ve yayın çalışmalarıdır. KTC’nin yayın organı olan Jîn dergisinin kuruluşunda aktif rol almış ve derginin ilk yirmi sayısında sorumlu müdürlük görevini yürütmüştür. Jîn, Kürt dili, edebiyatı, tarihi ve toplumsal meselelerini ele alan ilk modern yayınlardan biri olarak Kürt kültürel hayatında önemli bir yer edinmiştir. Dergi, Kürt ulusal bilincinin gelişmesine katkı sağlamış, ancak dönemin siyasi koşulları nedeniyle sansür ve baskılarla karşılaşmıştır.
   Müküslü Hamza aynı zamanda Jîn dergisinin yazarları arasında yer almış, özellikle Ehmedê Xanî’nin klasik eseri Mem û Zîn için kaleme aldığı Kürtçe önsözle dikkat çekmiştir. 1919 yılında İstanbul’da yayımlanan bu eser, Kürt kültürel mirasının yeniden canlandırılması açısından önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir. Hamza’nın bu çalışması, onun kültürel faaliyetler ile siyasal mücadeleyi birlikte yürüttüğünü göstermektedir.
   Öğrencilik yıllarında Kürt Talebe-Hêvî Cemiyeti içerisinde de aktif görev alan Müküslü Hamza, cemiyetin en çalışkan üyeleri arasında gösterilmiştir. Hêvî’nin eğitim, kültür ve örgütlenme faaliyetlerinde yer almış, Kürt öğrenci hareketinin gelişmesine katkı sunmuştur. Ayrıca 1914 Bitlis Ayaklanması öncesinde aşiretler arasında temaslar kurarak siyasal örgütlenme faaliyetleri yürüttüğü çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir.
   1919 yılında Kürt Tamim-i Maarif ve Neşriyat Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte Kürt kültürel faaliyetleri daha kurumsal bir yapıya kavuşmuş, Müküslü Hamza da bu çatı altında çalışmalarını sürdürmüştür. Basın-yayın faaliyetlerinin örgütlenmesi, Kürtçe eserlerin yayımlanması ve eğitim faaliyetlerinin geliştirilmesi konularında görev almıştır.
   Kürdistan Teali Cemiyeti içerisinde zamanla ortaya çıkan özerklik ve bağımsızlık yanlısı eğilimler sonucunda kurulan Kürt Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti’nde de faaliyet göstermiştir. Bu dönemde Diyarbakır, Mardin ve çevresinde yürüttüğü çalışmalar nedeniyle Osmanlı makamlarının takibine uğramış, hakkında soruşturmalar açılmış ve tutuklanmıştır. Resmî belgelerde bağımsızlık yanlısı faaliyetlerle suçlanmasına rağmen, ileri sürülen iddiaların önemli bir kısmı yargı sürecinde kanıtlanamamış ve serbest bırakılmıştır.
   Müküslü Hamza’nın özel mektupları ve dönemin resmî raporları, onun Kürt kimliğine ve Kürt toplumunun geleceğine güçlü bir bağlılık duyduğunu göstermektedir. Kendi ifadeleriyle “Kürtlük ve Kürtler için her şeyi feda etmeye hazır” olduğunu belirtmesi, dönemin Kürt aydınları arasında yükselen ulusal bilincin yansımalarından biri olarak değerlendirilebilir.
   Müküslü Hamza, yalnızca bir siyasal aktivist değil; aynı zamanda yayıncı, yazar, eğitimci ve kültürel örgütleyici kimliğiyle Kürt modernleşme sürecinin önemli aktörlerinden biridir. Kürdistan Teali Cemiyeti, Jîn dergisi, Hêvî Cemiyeti ve diğer kültürel kuruluşlar içerisindeki faaliyetleri, onun Kürt siyasal ve kültürel hareketinin şekillenmesindeki etkisini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Müküslü Hamza’nın siyasal ve kültürel çalışmaları Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanıyla birlikte sona erer. Kürt kimliği açıkça yasaklanır, gazeteleri, dernekleri ise kapatılarak ret ve inkâr dönemi başlar. Müküslü Hamza da bundan nasibini alır, öğretmenlik mesleğine geri döner.
Cumhuriyet Sonrası
Cumhuriyetin ilanından sonra ülkeyi terk etmeyen Müküslü Hamza, Mayıs 1925 yılında öğretmenlik yaptığı Mardin’in Ömerli ilçesinde tutuklanarak, 1925 Ayaklanmasına katılanların yargılamalarının yapıldığı Diyarbakır’a gönderilir.[29] Diyarbakır İstiklal Mahkemesi’nde 1919’da İstanbul’da yayınladığı Mem û Zîn yüzünden yaklaşık on yıl ceza alarak Kastamonu hapishanesine gönderilir.
1925 Ayaklanmasının ardından kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere öğretmen olarak görev yaptığı Mardin’in Ömerli ilçesinde tutuklanan Müküslü Hamza Diyarbakır’a gönderilir. Dönemin Vakit gazetesinde Müküslü Hamza’nın tutuklanma ve gönderilme haberleri yer alır.
Vakit Gazetesi’nin 29 Mayıs 1925 tarihli nüshasında olay şöyle verilir:
“Şark İstiklal Mahkemesinde adı geçen 4-5 kişi polis müdürlüğü tarafından tevkif edildi. Bunların arasında Ömerli’de şimdi öğretmen olan, eskiden Jîn gazetesinin sorumlu müdürü olan Seyid Hamza Efendi de var. Tahminlere göre onları Diyarbakır’a gönderecekler.”
Mardin’de gözaltına alınan Müküslü Hamza yaklaşık 17 gün gözaltında tutulur, buradan da Diyarbakır’a gönderilir. 14.06.1926 tarihli Akşam gazetesinin bu konudaki haberi şöyledir:
“Birkaç gün önce tutuklanan Kürt gazetesi Jîn’in sorumlu müdürü Seyid Hamza bugünlerde Diyarbakır İstiklal Mahkemesine gönderilecek.”[30]
Osmanlı’da yasal olarak kurulmuş olan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin üyeleri sonraki yıllarda ağır baskılarla karşılaşırlar. Geçmişte yasal olarak kurulmuş olan cemiyetlerdeki faaliyetleri dolayısıyla anti-demokratik yargılamalarla cezalandırılırlar. Bu sürek avından kurtulan kimi Kürt aydınları ise yaşamlarının sonuna kadar sessizliğe bürünürler. Tarık Zafer Tunaya, Kürdistan Teali Cemiyeti üyelerinin, Cumhuriyet sonrası akıbeti için şunları söyler:
“Cumhuriyetin ilk yıllarında Cemiyet’in ve eski üyelerinin eylemleri ağır cezalarla karşılanmıştır”. [31]
İstanbul’da Abdullah Sadi (Palulu Kör Sadi) ile ilişkiye geçen İstanbul Emniyeti’nden Celal adlı kişi, tuttuğu raporlarda Müküslü Hamza’nın kurulan Geçici Kürdistan Hükümeti Şeyhülislamı olduğunu iddia eder. 27 Eylül 1924 tarihli Birinci Raporda şunları aktarır:
“. . . /. . . Palulu Kör Sadi, Mütareke zamanında İstanbul’da neşrolunan Kürtçe Jîn gazetesi sahibi Kemal Fevzi,bu gün Kürdistan hükümet-i muvakkatasında Şeyhülislâm bulunan Molla Hamza ile Van’a gittiklerini, Kemal Fevzi’nin derdest edilerek Van’dan buraya getirildiğini ve polis müdüriyetinde mevkuf bulunduğunu ve kendisine muavenetten menedildiklerini ve bunların intikamını unutmayacaklarını kemal-i suzişle nakletmektedir.”
Ekrem Cemilpaşa Muhtasar Hayatım adlı anılarını anlattığı kitabında 1925 Ayaklanması nedeni ile aldığı 10 yıllık cezanın üç yılını Kastamonu cezaevinde geçirdikten sonra tahliye edildiğini, 3 ay Kastamonu’da kaldıktan sonra İstanbul’a sürgün edildiğini, burada da altı ay kaldığını belirtir.
Ekrem Cemilpaşa Kastamonu hapishanesinde Müküslü Hamza’dan Farsça ders aldığını, kendisinin de O’na Fransızcayı öğrettiğini belirtir[32]. Ekrem Cemilpaşa Eylül 1925 yılından Mayıs 1928 yılına kadar Kastamonu’da kalır.[33]

 Kastamonu Cezaevi solda Müküslü Hamza, orta Ekrem Cemilpaşa
Hasan Hişyar Serdî de anılarında 1925 Ayaklanmasında kendilerine verilen cezayı çekmek üzere gönderildikleri Niğde’ye giderken Harput’ta eski bir kiliseden cezaevine dönüştürülen bir yerde kaldıklarını, burada Müküslü Hamza’yı ve Mehmet Şefik Arvasi’yi gördüğünü belirtir. Müküslü Hamza’nın Mem û Zîn, Mehmet Şefik Arvasi’nin de Melayê Cizîrî’nin “Divan” adlı eserleri yayınladıkları için 10 yıl hapis cezasına çarptırıldıklarını aktarır.[34]
Avni Doğan, TBMM İstiklal Mahkemesi tarafından Mem û Zîn’in Kürt milliyetçiğinin propagandasını yaptığının tespit edildiğini söyler. 1919’da Mem û Zîn’i yayınlayan Müküslü Hamza eserin gerek Kürt medreselerinde gerekse 1925 Ayaklanması döneminde ayaklanma liderleri tarafından taraftarlarına okutulduğunu öne sürülerek TBMM İstiklal Mahkemesi tarafından yargılanarak ceza alır, cezasını çekmek üzere de Kastamonu cezaevine gönderilir. Bilindiği gibi Mem û Zîn Ehmedê Xanî tarafından yazıldığı 17. yüzyıldan beri Kürt medreselerinde okutulmaktaydı. 1919’dan sonra özellikle Kürt medreselerinde özellikle milliyetçilik propagandası yapılmak amacıyla da okutulmamıştır. Var olan medrese müfredatı çerçevesinde eser bugün bile çeşitli Kürt medreselerinde okutturulmaktadır.
Dönemin hükümeti, 7 Mayıs 1928 gün ve 1939 sayılı “Şark Mıntıkasında Muayyen Vilayet ve Kazalarda Ceraim Takibatı ve Cezaların Tecili Hakkındaki Kanun” ile aynı yasaya ek 23 Mayıs 1928 günü çıkardığı yasa ile genel af ilan eder. Birçok Kürt aydını bu afla birlikte salıverilir.
 Suriye Yılları
1928 yılında genel af kapsamında Kastamonu Cezaevi’nden tahliye edilen Müküslü Hamza, bir süre İstanbul, Mısır ve Lübnan’da kaldıktan sonra Suriye’ye yerleşmiştir. Daha sonra Suriye vatandaşlığına geçen[35] Hamza, hayatının geri kalanını büyük ölçüde burada geçirmiştir. Dönemin istihbarat raporları, Türkiye’den ayrılmasına rağmen faaliyetlerinin Türk makamlarınca yakından takip edildiğini göstermektedir. Halep Konsolosluğu tarafından hazırlanan raporlarda, İstanbul’daki ailesini başlangıçta yanında götürmediği[36] ve Suriye’deki siyasi çevrelerle ilişkilerinin izlendiği belirtilmektedir.
Müküslü Hamza hakkında bilgi aktaran kişilerden birisi olan Necmeddin Şahiner, Müküslü Hamza’nın 1929’da Suriye’ye gittiğini, 1931’de de eşi Adalet Hanım’ı yanına aldırdığını söyler. Necmeddin Şahiner, Müküslü Hamza hakkında şunları aktarır:
“1917 yılında Hamza’nın ismi bazı hâdiselere karıştı, İstanbul’da kısa bir müddet mevkuf (gözetim altında) kaldı. 1929’da ise Suriye’nin El-Haseke şehrine gitti. 1931’de merhum Tarlan Hocamın ablası Adalet hanımı yanına aldı. Burada Müdür-ü Teçhiz iken Ehmedê Hani’nin ‘Mem û Zîn’ kitabını neşretti. 1960’ta kendisi, daha sonra da hanımı Adalet hanım Hakkın rahmetine kavuştu.”[37]
1930 yılında Türk hükümetinin isteği üzerine Suriye’yi işgal eden Fransız yetkilileri Türkiye sınırına yakın yerlerde yaşamakta olan Kürt aydınlarını, yurtseverlerini Şam’da zorla ikamete tabi tutarlar. Bu ikamete tabi olanlar arasında Müküslü Hamza da vardı. Müküslü Hamza ile birlikte Ekrem Cemilpaşa, Kadri Cemilpaşa, Celadet Bedirhan, Osman Sabri, Nureddin Zaza, Arif Abbas, Dr. Ahmed Nafiz de Şam’da gözetim altında tutulurlar.
Müküslü Hamza, Şam’da Kürt aydınlarıyla beraber sadece siyasal çalışmalarda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda kültürel faaliyetlere de katkıda bulunur, bunlardan birisi de Latin harfleriyle Kürtçe alfabe oluşturulmasıdır. 1930’da Celadet Bedirhan Latin harfleriyle hazırladığı Kürtçe alfabe, Ekrem Cemilpaşa ile Müküslü Hamza tarafından eksik bulunarak Celadet Bedirhan sertçe eleştirilir.[38]
 Kadri Cemilpaşa, 1931 yılında Şam’da Ali Axayê Zilfo’nun evinde toplanan Celadet Bedirhan, Müküslü Hamza, Şam Kürtlerinden Musa ile Ekrem Cemilpaşa’dan oluşan bir komisyonun bugün kullanılan Latin harfli Kürt alfebesini kabul ettiklerini belirtir.
Müküslü Hamza’nın Suriye’deki önemli çalışmalarından birisi de Kürt yoksullarına yönelik yardım faaliyetleridir. Burada kurulan derneklerde zaman zaman çeşitli faaliyetlerde bulunmuş, bunlara öncülük de etmiştir. 1932 yılında Hesîcê kasabasında[39] “Civata Arîkariyê ji bo Belengazên Kurd li Cizîrê-“Cizre’deki Yoksul Kürtlere Yardım Derneği”- kurulur. Bu derneğin kimi üyeleri şunlardı: Hesenê Haco Ağa, Arif Ebas, Cegerxwîn, Dr. Ehmed Nafiz, Ebdilrehmanê Eliyê Yûnis, Müküslü Hamza, Emînê Perîxanê, Osman Sebrî, Resûl Ağa, Mele ‘Eliyê Topiz, Mihemed ‘Eliyê Şiwê. Müküslü Hamza’nın da üyesi olduğu bu derneğin amacı Kürt yoksullarının yaşamını düzeltme, sağlık ve eğitim ve öğretimlerine yardımcı olmaktı. “Hawar” dergisinin 2. sayısında derneğin amacı ve niçin kurulduğuna dair bir yazı da yayınlanmıştır. Bu yazıda zengin Kürtlerden derneğe ve yoksullara yardım etmeleri çağrısında bulunurlar. Bu derneğin Kürt kasaba ve köylerinde şubeleri bulunmaktaydı.[40]
 “Civata Arîkariyê ji bo Belengazên Kurd li Cizîrê” derneği Celadet Bedirhan’a Latin harfleriyle yayın yapması için harf kalıpları satın alır.[41] Bir süre iç sorunlarla, tartışmalarla boğuşan dernek kısa bir süre sonra da işlevsiz hale gelerek kapanır, derneğin en önemli çalışması da Latin harfli Kürtçe yayın yapmak için alınan bu harf kalıpları olur.
      
Müküslü Hamza, Kamuran Bedirhan, Cemile Haco, Memduh Selim,  Ekrem Cemil, Kadri Cemil.
Oturanlar: Celadet Bedirhan, Haco Ağa
1932’de Fransız yetkililerden aldığı izinle Endîwer’de Kürt çocukları için okul açar, böylece Müküslü Hamza yeniden eğitim ve öğretim işlerine başlar. Bu okul bölgede açılan ilkokullardan biridir de. Yakın arkadaşı Dr. Ahmet Nafiz de burada bir klinik açarak doktorluk yapmaya başlar. Her iki arkadaş Cizre bölgesinde Celadet Bedirhan’ın çıkarmış olduğu Hawar dergisinin bölgedeki dağıtımını da yapar. Müküslü Hamza’nın burada açtığı okulda Kürtçe eğitim ve öğretim yapıldığı iddia edilse de, burada daha çok Arapça eğitim ve öğretim yapılmıştır. Konê Reş 1932 yılında Müküslü Hamza’nın Endîwer’de Kürt çocuklarına Kürtçe eğitim ve öğretim verdiğini, Kürt çocuklarına Latin harfleriyle Kürtçe öğrettiğini söylese de, Müküslü Hamza, Kürt çocuklarına yönelik bu tür faaliyetleri daha çok okul dışında yürütmüştür.[42]
 1937’de Fransızlar Suriye’de bulunan Kürtleri Suriye hükümeti ve Araplar aleyhinde kullanmak isterler, burada bulunan bazı Kürt aydınları Fransızların bu tavırlarına karşı çıkarlar, Fransızların çabaları boşa çıkartılır. Hesenê Hişyar bu gelişmeleri şöyle nakleder:
 “1937’de Fransa ‘Kürtleri ve Hristiyanları (Süryaniler) Araplara karşı ayaklandırmak istedi. Biz mülteciler, yani Xweyîbûn (Hoybûn) üyeleri bir toplantı yaptık. Orada iki grup olduk. Kadri Bey, Ekrem Bey, Hemze Efendi, Evdurehman Ağa, ben ve Dêrika Çiyayê Mazî’den Reşid, ‘Araplar haklıdır, biz Fransa’nın haksızlığına destek olmayız’ dedik. Fakat Haco Ağa, diğer bazı ağalar ve Cîgerxûn, Hristiyanlarla birlikte Fransa’yı desteklediler. Halkı bütünüyle Kürt olan Amûdê şehri baştanbaşa yakıldı. Kadri Bey ve Ekrem Bey’i yakalayıp Tüdmür’e sürdüler. Biz geriye kalanlar saklandık.”[43]
1940 yılında Fransızlarla, Suriye Hükümeti aldığı bir kararla Türkiye ve Irak sınırı yakınlarındaki Endîwer köyünü, Irak sınırı yakınlarına taşıyarak, köyü boşaltır. Müküslü Hamza’yı da Hesîcê’de bulunan liseye müdür yaparlar. Yaklaşık 20 yıl; ölümüne kadar burada müdürlük yapar. Hesîcê’de ırk ayrımı yapmadan Kürt, Ermeni, Asurî ve Arap öğrencileri yetiştirir. [44]
1940 yılında Müküslü Hamza, Cizre vilayetine bağlı Hesîcê’de resmi yüksekokulun (lisede müdür-müdür-i techiz) ilk idarecisi olur. 1943 yılında da Cizre vilayetinde bütün okullarının sorumlusu olur. Müküslü Hamza’nın görev yaptığı bu yıllarda birçok Kürt öğretmen de Şam’dan Cizre bölgesine gelerek öğretmenlik yapar.
Celadet Bedirhan, “Herekol Azîzan” takma adıyla Hawar’ın 1 Ekim 1941 tarihli 33. sayısında yazdığı “Klasîkên Me” yazısında “Hamza bugün Hesice’de[45] okul müdürüdür ” der.
Nureddin Zaza’nın aktardığına göre[46] Müküslü Hamza, medrese eğitimi almış, Kürtçe, Türkçe, Farsça ve Arapçayı iyi derecede bilen bir aydındı. Şam’da görev yapma imkânına sahip olmasına rağmen, Kürt nüfusun yoğun olduğu Cezîre bölgesine gitmeyi tercih etmiş ve Endîwer’de açılan okulda hem müdürlük hem de öğretmenlik yapmıştır. Bölgede eğitime yönelik ilginin son derece düşük olması nedeniyle Kürt aileleri çocuklarını okula göndermeye ikna etmek için yoğun çaba göstermiştir. Başlangıçta büyük dirençle karşılaşsa da zamanla öğrenci sayısının artmasını sağlamış, özellikle Dr. Ahmed Nafiz’in bölgeye gelmesinden sonra okul önemli bir eğitim merkezine dönüşmüştür. Hamza’nın eğitim faaliyetleri sonucunda birçok Kürt öğrenci ortaöğretim ve yükseköğrenim görme fırsatı bulmuş; bunların bir kısmı daha sonra doktor, eczacı, avukat ve mühendis gibi mesleklerde görev almıştır. Bu yönüyle Müküslü Hamza, Cezîre bölgesinde modern eğitimin yaygınlaşmasına katkı sağlayan öncü eğitimcilerden biri olarak değerlendirilmektedir.
Sürgün yıllarında kültürel üretimini de sürdüren Müküslü Hamza, Hawar dergisinde “Behmen” mahlasını kullanarak yazılar ve şiirler yayımlamıştır. Hesenê Hişyar’ın aktardığına göre, “Ji Xanî Ra” adlı şiiri Hawar’ın sekizinci sayısında yayımlanmıştır. Bu çalışmalar, onun Kürt edebiyatı ve kültürüne olan bağlılığının sürgün yıllarında da devam ettiğini göstermektedir.[47]
                         
          Şam 1930: Önde oturan Haco Ağa, Arkada (sağdan) Ekrem Cemilpaşa, Müküslü Hamza, Kadri Cemilpaşa
 
Prof. Qanatê Kurdo ise Müküslü Hamza’nın 1947 yılında Halep’te Mem û Zîn’e bir önsöz yazarak ikinci kez yayınladığını söyler.[48] Halep’te bastırılan eser İstanbul baskısının aynısı olup, Eladdîn Seccadî Mêjûyî Edebî Kurdî-Kürt Edebiyatı Tarihi adlı eserinde Mem û Zîn’in bu baskısının 1947 yılında Halep’te Aras Matbaası’nda Beşîr Şêx Hesen Haşîmî sorumluluğunda yayınlandığını söyler.[49]
Sonuç olarak Müküslü Hamza’nın Suriye yılları, siyasal sürgün koşullarına rağmen eğitim, kültür, yayıncılık ve toplumsal dayanışma alanlarında yoğun faaliyetlerle geçmiştir. Kürt alfabesinin geliştirilmesi, Hawar çevresindeki kültürel çalışmalar, eğitim kurumlarının kurulması ve Mem û Zîn’in yeniden yayımlanması gibi girişimler, onun Kürt entelektüel ve kültürel tarihindeki yerini güçlendiren başlıca faaliyetler olmuştur.
Müküslü Hamza ve Hoybûn
Müküslü Hamza’nın son örgütsel çalışmalarından birisi de Hoybûn içerisinde olmuştur. Suriye’de sürgünde yaşayan Kürt aydınları ve yurtseverleri tarafından kurulan Hoybûn örgütünün üyelerinden birisi olan Müküslü Hamza, Hesîce’de kurulan Hoybûn komitesinde faaliyet göstermiştir.
Müküslü Hamza’nın 1927 yılında yapılan Hoybûn’un kuruluş kongresine katılarak, Hoybûn kurucusu olduğunu iddia eden kaynaklar olsa da Müküslü Hamza bu örgütün kurucusu değil, aktif üyelerinden birisidir.
Fransızların 1931 yılında Halep’te düzenlediği 6 sayfalık raporlarından, 3266. S6 nolu “Belirlenen Kürt Faaliyetleri” başlıklı raporda Hoybûn’un çeşitli bölgelerde komiteler kurarak görevlendirmelerde bulunduğu belirtilmektedir. Raporda Hesîcê’de Kadri Cemilpaşa başkanlığında kurulan komitede Müküslü Hamza’nın adı Hamza files de Bakar Kurdîolarak geçmektedir. Müküslü Hamza’nın babasının adı Bekir olup, raporda Bekir “Bakar Kurdi” olarak yanlış yazılmıştır. Doğrusu “Kürt Bekîr’in oğlu Hamza” olmalıydı.[50] Bu rapordan anlaşılacağı gibi Müküslü Hamza, Hoybun’un Hesîce komitesine bağlı olarak faaliyet yürütmüştür. Bu komitede Haco Ağa, Muhammed Cemilpaşa da yer almaktaydı. Nureddin Zaza da Müküslü Hamza’nın Hoybun üyesi olduğunu söyler.[51] Rohat Alakom’da Müküslü Hamza’nın 1929 yılından sonra çeşitli Kürt aydınlarıyla birlikte Hoybûn örgütüne katıldığını söyler.[52]
Kısa yaşamına yayıncılık, öğretmenlik, gazetecilik ve aktif siyasal mücadeleyi sığdıran Müküslü Hamza, bütün yaşamı boyunca kurulan Kürt siyasal ve kültürel örgütlenmelerinde yer alarak Kürt ulusal hareketinde etkin bir rol oynamıştır.
Müküslü Hamza’ya Ait Yazılar ve Hakkında Kaleme Alınan Metinler[53]
  1. Nemirê Miksî, “Zozanê Tocî çawa bû? Îro çawa ye?” (Tocî Yaylası Nasıldı? Bugün Nasıl?).
  2. Hemzeyê Muksî, “Edebîyat û Eserên Edebî” (Mem û Zîn’e Yazdığı Önsöz).
  3. Hamza, “Bediüzzaman Said Kürdî’nin Tercüme-i Hâlinden Bir Hülâsa”, İst. 1334(1918).
  4. “Necmeddin Bey’e Cevabımız”, Yazı Kurulu, Jîn, sy. 3, 20 Teşrîn-i Sânî 1334 (20.11.1918).
  5. Memduh Selimbegî, “Mem û Zîn’in Tab‘ı Münasebetiyle”.
  6. Müküslü Hamza’nın 1920 yılında Mardin’de öldüğüne dair yanlış bir haberin yayılması üzerine Jîn gazetesinde onun adına kaleme alınan “Bir Şehîd-i Millet” yazısı ve Ji Mala Hekarîyan ‘Ebdurrehîm Rehmî’nin yazmış olduğu mersiye
Müküslü Hamza’nın vefatı
Müküslü Hamza, 5 Nisan 1958 (15 Ramazan 1377) yılında Hesîcê şehrinde kendi evinde hayata gözlerini yumdu. İsteği üzerine Dûgir köyünde, Kürt milliyetçilerinin, yurtseverlerinin yattığı mezarda toprağa verilir. Bu mezarlıkta uzun yıllar birlikte çalıştığı Dr. Ahmed Nafiz, Haco Ağa, Arif Abbas, Miktad Cemilpaşa, Abdurrahman Elîyê Unis, Hasan Haco ile birlikte yatmaktadır. Mezar taşını ise Doğu Kürdistanlı ünlü şair Hejar yazmıştır. Hejar, Suriye’de sürgünde olduğu zaman Müküslü Hamza’nın mezarının baş kısmına bir şiir yazmış, ayak kısmındaki mezar taşında ise Müküslü Hamza’nın kimlik bilgileri ile ölüm tarihi yazılmıştır. Kürt aydınlarının yattığı bu mezarlıktaki mezarlar, Suriye rejiminin hedefi olmuş; Müküslü Hamza’nın mezar taşı kırılarak, mezarı tahrip edilmiştir. 2010 yılında Suriye’de faaliyet yürüten Kürt siyasal örgütü; “Partîya Yekîtî ya Demokrat a Kurd li Sûrîyê (Yekitî)” tarafından[54] bu mezarlıktaki mezar taşları onarılmış, mezar taşındaki yazılar ise aslına uygun olarak yeniden yazılmıştır. Yurdundan uzakta sürgünde ölenlerin bir arada yattıkları bu mezarlık Cizre bölgesinde, Kamışlı’nın 27 km. doğusunda, Tirbêspî’nin ise 4 km. batısında Dûgir köyündedir.
Müküslü Hamza’nın mezarının baş kısmındaki mezar taşındaki yazıyı Mahabad’lı Kürt şair Hejar, 1958 yılında yazmıştır. Hejar, Mahabad Kürt Cumhuriyetinin yıkılmasının ardından ülkesini terk ederek önce Güney Kürdistan’a ardından da Suriye’ye geçer, burada Haco Ağa ile Kamuran Bedirhan’ın evinde kalır. Kendisi gibi sürgün olan Müküslü Hamza’nın mezar taşına şunları yazar:
 
Fatîhe
Mamosta Hemze Beg rehberê fidakar
Pir kes ji xew te kirîne hişyar                    
Raza bi xoşî bes e menala
Peyman elê me ew hewala
Roja ku welat bijî bibînim
Ez mijde bi xwe ji bo te bînim
Sala 1377”            
Fatiha
Öğretmen Hamza Beg,
Fedakâr rehber
Nicelerini sen
uyandırdın uykudan
Rahat uyu artık,
yeter inlediğin.
Ahdim olsun o yarenlere
Vatanı zinde
gördüğüm gün
Bizzat getireceğim müjdeyi sana.
Yıl 1377
  Müküslü Hamza’nın ayak tarafında bulunan mezar taşında ise şunlar yazılıdır:
“Elfatihe
Ev gora rehmetiyê buhiştî
Hemze Beg kurê hacî Bekir e
Çûye ber rehmet û dilovaniya Xwedê
Di 15ê Remezana mubarek de
Sala 1377”
“El-Fatiha
Bu kabir, cennetmekân rahmetli
Hacı Bekir oğlu Hamza Beg’indir
Mübarek Ramazan’ın 15’inde Allah’ın
Rahmetine ermiştir. Yıl 1377.”
download

   Müküslü Hamza’ nın Onarılan Mezarı
    Bediüzzaman Said Nursî’nin mühim talebelerinden olan Müküslü Hamza, hem din hem de milleti için fedakârlık dolu hizmetlerde bulunmuş nümûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Cenâb-ı Hak’tan kendisine rahmet niyaz ederiz.
Veysel AYDENİZ
     06.06.2026
 
 
   Not: Müküslü Hamza’nın hayatı, faaliyetleri, düşünce dünyası ve kaleme aldığı metinlere ilişkin bu özette yer verilemeyen ayrıntılar, birincil ve ikincil kaynaklar ile arşiv belgeleri için bkz. Veysel Aydeniz, Müküslü Hamza, Nubihar Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.
 
[1] 1972 yılında Diyarbakır Dicle’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Diyarbakır’da tamamladı. Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. Araştırma ve İnceleme, fotoğraf, sinema ve radyo tiyatrosu ile ilgili çeşitli yazıları War, Bîr, Fırat’ta Yaşam, Newroz, Peyv gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Akkoyunlu-Kürt ilişkileri adlı kitabı Nûbihar Yayınları tarafından yayınlandı.
[2] Şemseddin Sami, Kamûs’ul-A’lâm’da Müküs için şunları aktarır. “Van ili ve sancağında ve Van’ın 99 km. güneybatısında, dağlık bir yerde ve Botan suyuna bağlı bir çayın üzerinde, ilçe merkezi bir kasaba olup, 3.852 nüfusu vardır. Muks ilçesi sancağın güneybatı köşesinde yer alıp, kuzeyden Qarcikan ve Kewaş, doğudan Ştaq ilçeleriyle, güneyden Hekari sancağıyla, batıdan Bitlis iliyle sınırlıdır.” (Şemseddin Sami, “Tarihte İlk Türkçe Ansiklopedide Kürdistan ve Kürtler”, s: 180) 1902 yılında Van’ın Çatak ilçesine, 1932’de Van’a bağlanmıştır. 1989 yılında Müküs’ün adı “Bahçesaray” olarak değiştirilerek Van iline bağlı ilçe yapılmıştır.
[3]  A. Hasip Koylan, Aktaran, M.Bayrak, “Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri”, s.105.
[4] Mehmet Bayrak, “Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri”, s: 105.
[5]   Abdulhakim Öztürk görüşmesi, 27.03.2013.
[6]  A. Hasip Koylan, Akratan Mehmet Bayrak. “Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri”, s.105. Osmanlı döneminde küçük bir köy olan Ömerli şimdi İstanbul Üsküdar’da belde statüsünde bir yerleşim birimidir.  
[7]  Necmeddin Şahiner, “Son Şahitler”, c.1, s.106.
[8] Necmeddin Şahiner, “Said Nursi ve Nurculuk Hakkında Aydınlar Konuşuyor”, s.150.
[9] Nûbihar, Mehnameya Çandî, Hûnerî, Edebî, sy. 63/64, s.28.
[10]  Mir Hesenê Velî Medresesi, Bahçesaray’ın girişinde mezarlık içerisinde bulunmaktadır. Medrese, Mir Hasan Velî tarafından XVI. yüzyılda yaptırılmıştır. Yapıldığında iki katlı olan yapının günümüzde sadece zemin kat kuzey hücreleri sağlam kalmıştır.
[11] Sinan Hakan, “Müküs Kürt Mirleri Tarihi ve Han Mahmud”, s. 129.
[12]     Rohat Alakom, “Eski İstanbul Kürtleri”, s.75
[13]     Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Zehra Yayıncılık, s.296.
[14]     Bediüzzaman Said Nursî, “Nurlar Silsilesinden-İçtimaî Dersler”, “Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin Tercüme-i Hâlinden Bir Hülâsadır”, s. 591, Zehra Yayıncılık, Istanbul, 2012
[15]     Bediüzzaman Said Nursî, “İşarat’ül-İ’caz”, Zehra Yayıncılık, s: 320.
[16]     Jîn, (din, edebiyât ve iktisâttan bahseder, Türkçe-Kürdçe mecmûadır), İst. no: 8, yeniden basımı: Jîn (Kürdçe-Türkçe dergi), Arap harf. Latin harflerine çeviren ve dilini sadeleştiren: M. Emin B, c: 2, s.412.
[17]      Abdülmecid 1884 yılında Bitlis’in Nurs köyünde doğmuştur. 1900 yılında Van’a giderek Horhor Medresesi’nde 400 öğrenci ile birlikte dört yıl ders görür. 1917’de Diyarbakır Askeri Rüştiyesinde Arapça öğretmenliği yapar. 1920-1927 yılları arasında Van’da öğretmenlik yapar. 1925 Ayaklanmasının ardından öğretmenlikten atılır. Bunun üzerine Diyarbakır’ın Ergani ilçesine yerleşerek 1936 yılına kadar burada kalır. 1940 yılına kadar da Malatya’da yaşayarak aynı tarihte Ürgüp’e müftü olarak atanır. 12 yıl müftülük yapar. Burada yeniden görevden alınır. 1955’te Konya’ya yerleşerek burada yeniden öğretmenliğe başlar. Kısa bir süre sonra yeniden görevden alınır. 1967 yılında Konya’da vefat eder.
[18]     Rohat Alakom, Eski İstanbul Kürtleri, s: 276
[19]     Bediüzzaman Said Nursî, İşaratül-İ’caz, Zehra Yayıncılık, s: 194
[20]  Necmeddin Şahiner, “Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî”, s.495.
[21]  Bediüzzaman Said Nursi, “Barla Lahikası”, Envar Neşriyat, s.224-225.
[22]  Memduh Selim. “Târih Hûzurunda bir tashîh” Dîyarîyî Kurdistan, 18 Haziran 1925.
[23]  Malmîsanij, “İlk Legal Kürt Öğrenci Derneği-Kürt Talebe Hêvi Cemiyeti”, s.56.
[24]  Hawar, Kovara Kurdî, "Klasîkên Me, Herekol Azîzan, S.33.          
[25]  Malmîsanij&Mahmûd Lewendî, “Rojnamegerîya Kurdî”, s.77-78.
[26] Ebdulcebbar Muhammed Cebbarî. “Mêjûy Rojnamegerî Kurdî”, Aktaran, Malmîsanij&Mahmûd Lewendî, “Rojnamegerîya Kurdî”, s.76.
[27]  Musa Anter, “Hatıralarım”, c: 1-2, s.68.
[28] Konuya ilişkin daha ayrıntılı bilgi, belge ve değerlendirmeler için bkz. Veysel Aydeniz, Müküslü Hamza, Nubihar Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.
[29]  Aktaran, Malmîsanij&Mahmûd Lewendî, a.g.e, s.82, 85, 86.
[30]  Aktaran, Malmîsanij&Mahmûd Lewendî, a.g.e, s.86.
[31]  Tarık Zafer Tunaya, a.g.e, s.215.
[32] Ekrem Cemil Paşa’ nın “Muhtasar Hayatım” adlı kitabını yayınlayan Beybun Yayınları, Müküslü Hamza’nın Ekrem Cemilpaşa’ya Fransızca ders verdiğini, dipnotta da Ekrem Cemilpaşa’nın da Müküslü Hamza’ya Farsça öğrettiğini söylese de bu doğru değildir. Müküslü Hamza İstanbul Üniversitesi Farsça bölümünü okumuştur. Ekrem Cemilpaşa’ nın eseri Arap alfabesinden Latin alfabesine çevrilirken yanlış bir okuma yapılmasından kaynaklanmaktadır.
[33] Ekrem Cemilpaşa, “Muhtasar Hayatım”, s.60-74
[34]  Hasan Hişyar Serdî, “Görüş ve Anılarım”, s.291.
[35] Konê Reş’in tarafıma aktardığı notu.
[36] Haco Heznî, “Tê Bîra Min”, s. 44, 53, 54
[37]  Mahmut Aktaran Aksu, “Bedüzzaman Said Nursi’nin Van Hayatı ve Hayalindeki Üniversite”, s.69.
[38]  Dr. Nureddin Zaza, “Hawar”, pêşgotin Aktaran, Malmîsanij, “Diyarbekirli Cemilpaşazadeler ve Kürt Milliyetçiliği”, s.239.
[39]  Konê Reş ise “Civata Arîkariyê ji bo Belengazên Kurd li Cizîrê” derneğinin 1931 yılında Şam’da kurulduğunu belirterek, derneğin tüzük ve programının 1932 yılında Kürtçe, Arapça ve Fransızca olarak basıldığını belirtir. (Konê Reş, “Komele, dibistan, kovar û rojnameyên ku Bedirxaniyan damezirandine û beşdarî wan bûne”, www.amude.com, 18. 05. 2003)
[40]  Destpêka Avakirina Komele û Bizavên Rewşenbîrîyên Kurd li Sûriyê (Rûpelên winda) Dîlawer Zengî, nivîs, kovara malpera Amûdê-mehane, çandî, wêjeyî û hunerî, 21. 04. 2001, s.5.
[41]  Malmîsanij, “Diyarbekir’li Cemilpaşazadeler ve Kürt Milliyetçiliği”, s.346
[42]     Konê Reş, “Nureddîn Zaza”, Kovara Dîcle, s.33.
[43]     Aktaran Malmîsanij, a.g.e, s.349.
[44]     Nûredîn Zaza, “Kurdên nejibîrkirinê”, Kovara Hêvî, Payîz 1996, Paris, sy.7, s.21-22.
[45]     Ekrem Cemilpaşa o yılların Hesice’sini anılarında şöyle anlatır: “Hesice elli, altmış hanelik bir köydü. Şimalde Kamışlı kaymakamlıktı. Burası da kırk elli hanelik bir köyden başka bir şey değildi. Bu iki köyde medeniyet eseri olarak birer postahane vardı. Mektep, doktor, hastahane gibi şeyler yoktu.” Muhtasar Hayatım, s.81.
[46] Nûredîn Zaza, “Kurdên Nejibîrkirinê”, Kovara Hêvî, sy.9, s.21-22, Paris, Payîz 1996
 [47] “Xwedîyê şiîrê rehmetîyê Hemze Efendîyê Ji Muksê ev şiîr binavê BEHMEN di kovara Hawarê jimar 8 de hatîye çapkirin. Livir ji bona şakirina giyanê wîê pîroz div kovarêde bergê digre. Deh sal bere çûye peyarîya xuda, rehmeti ji welatê xûere gelek xebitîye ciqas civatên siyasî li istanbul çêbûne ew têde libet buyê, çawaku wî ê rehmetîye duktor Cewdet kovara İCTİHAD li sitembol der xistin, rehmetî ê ku bi Mehmed Şefîq Erwasî re Mem û Zîn Dîwana Cizirî çap kirine, ji bo wî qasî li Xarpêt girtî bûn, paşê ew jî dakete Sûrî li Cizîrê li bajarê Hesîça midirê maarîf bûn, her bijî nişteman perwerên wekê wî ” Kovara Agahi, 30 Nisan 1971, hejmar:5, r.2.
[48]  Prof. Dr. Qanatê Kurdo, “Tarîxa Edebyeta Kurdî”, s.105.
[49]  Mûrad Ciwan, “Ehmedê Xanî Jiyan, Berhem û Bîr û Bawerîyên wî”, s.26.
[50]     Rohat Alakom, “Hoybûn Örgütü ve Ağrı Ayaklanması”, s.151, 156.
[51]  Malmîsanij&Mahmûd Lewendî. “Rojnamegerîya Kurdî”, s.89.
[52]  Rohat Alakom, “Hoybûn Örgütü ve Ağrı Ayaklanması”, s.49.
[53] Bu metinlere ulaşmak için bkz. Veysel Aydeniz, Müküslü Hamza, Nubihar Yayınları, 2. Baskı, İst.
[54] Konê Reş, “Qehremanek ji pêşengê rewşenbîrên gelê min”.
 
 
Paylaş:

Yorum Yap

💬 Yorumlar
Henüz hiç yorum eklenmedi. İlk yorumu siz yapın!

Bu içerik faydalı oldu mu?