Seyyid Şefik Arvasi (1884-1970)
Veysel AYDENİZ [1]
Yaşamı:
Şefik Arvasi, 1300/1884’te Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Permîs (Bölüklü) köyünde
[2] dünyaya gelmiştir. Babasının adı; Seyyid Şerif Efendi, annesinin adı ise Nazdan Hanım’dır. Seyyid Şerif Efendi, Seyyid Abdülgaffûr’un oğludur. Ailesi kendisine “Muhammed Şefik” adını vermiştir. Arvasi ailesi “Nakşibendi/ Halidi” ekolünün Kürdistan’daki en önemli temsilcisiydi. Hizan Arvasilerinden olan ailesi “Seyyid” olarak bilinmektedir.
Şefik Arvasi’nin adı çeşitli kaynaklarda farklı şekillerde telaffuz edilmektedir. 1925 hareketinde Diyarbakır’da yargılanırken iddianamede kendisinden “Seyyid Şefik” olarak bahsedilir.Çeşitli farklı kaynaklarda kendisi hakkında şu isimler de kullanılmıştır: “Şêx Muhammed Şefîk El-Arvasî”, “Arvasizade Esseyit Muhammed Şefik (Eryuvası), “Seyyid Mehmed Şefik Efendi”, “Şeyh Muhammed Şefik Arvasi”, “Seyyid Şefik Efendi”, “Şeyh Muhammed Şefik El-Arvasi”, “Seyyid Şefik Arvasî Efendi”, “Mehmed Şerif Eryuvası”, “Seyyid Mehmet Şefik Arvasî”, “Ervaszade Seyit Şefik Efendi”, “Şeyh Seyyid Muhammed Şefik El-Arvâsî”, “Arvasizade Muhammed Şefik”, “Mehmed Şefik Arvasi”, “Şeyh Şefik Arvasi”, “Seyyid Şefik Arvasi”
Şefik Arvasi, resmi olarak “Eryuvası” soyadını almış, günlük hayatta ise “Arvasi” müstear soyadını kullanmıştır. Kendisi yayınladığı kitap ve yazdığı yazılarda, Kürdistan dergisinde “Erwasîzade Mihemmed Şefîq”, Jîn dergisinde “Arwasîzade Mihemmed Şefîq”, Melayê Cizîrî “Dîwan”ına yazdığı önsözde “Ettabi‘-u heqîqî Muhemmed Şefîq-el Arwasî-el Huseynî”, Said-i Nursi’nin “Şemme Risalesi”ne yazdığı takrizde “El-Hakir Muhammed Şefik”, “Peygamber Efendimizden Hutbeler ve Sohbetler” kitabında ise “Esseyid Mehmed Şefik Arvasî” adlarını kullanmıştır. Süleymaniye Medresesi’nden aldığı icazetname de “El Hakiru’l Asi Muhammed Şefik El Arwasi” ibaresi vardır.
Van, Bitlis, Doğubayazıt ve İstanbul’da ağırlıklı bulunan Arvasi sülaleleri ‘Soyadı Kanunu’nun 1934’te yürürlüğe girmesi ile beraber “Eryuvası”, “Işık”, “Üçışık”, “Arvasi”, “İnan”, “Parlakışık”, “Gaydalı”, “Arvas” soyadlarını almış ya da alabilmiştir.
[3]
Şefik Arvasi’nin kardeşleri Seyyid Abdulgaffar, Seyyid Mehmed Mazhar, Seyyid Emir, Seyyid Sıddık, Seyyid Hacı Mir, Seyyid Abdulhalık, Feyfure Hanım, Havze Hanım’dır. Çok çocuklu bir ailenin çocuğu olan Arvasi’nin, babası, annesinin vefatından sonra ikinci defa evlenmiştir.
[4]
Şefik Arvasi’nin kardeşlerinden Seyyid Abdulgaffar ile Seyyid Mehmed Mazhar, Bitlis’te etkin din âlimlerindendi. Ailenin bu iki bireyi geleneksel din eğitimi almış, dindar şahsiyetler olmanın dışında Kürt kimlikleri ile dikkat çekmişlerdi. Şefik Arvasi’de bu konuda ağabeylerinden etkilenmenin yanı sıra Said Nursi’den de etkilenmiştir. Çocukluğu Hizan’ın Permis köyünde geçmiş, ilk dini eğitimini burada ağabeyi Seyyid Abdulgaffar’dan almıştır. Seyyid Abdurgaffar’da icazetini Molla Fethullah Hasbî’den almıştı. Şefik Arvasi’nin ağabeyi Seyyid Abdulgaffar Bitlis’te Reis-ül Ulema olup, buralardaki medreselerde uzun yıllar müderrislik yapmıştır. Kürt Nakşibendi/Halidi geleneğinin Bitlis’teki etkin şeyhlerinden biri olan Seyyid Abdulgaffar, aynı zamanda politik bir şahsiyetti. Seyyid Abdulgaffar, Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (KTTC) üyesi olup Bitlis şubesinin önde gelen yöneticilerinden de birisidir. Siirt’te KTTC’nin şubesinin kuruluş çalışmalarında bulunduğu dönemde tutuklanmıştı. Dönemin yöneticileri tarafından 2 Ekim 1909’da Siirt’te 31 Mart olaylarının ardından “irtica” bahanesi ve meşrutiyet aleyhinde propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklanmıştır.
[5] I. Dünya Savaşı’nda Ruslar tarafından Bitlis yakınlarındaki Süreym köyünde öldürüldü.
Şefik Arvasi’nin kardeşlerinden Seyyid Mehmed Mazhar ise 1925’te “Şeyh Said Ayaklanması” bahane edilerek oğlu ile birlikte tutuklamış, Elazığ’da yargılanarak 17 yaşındaki oğlu ile birlikte idam cezasına çarptırılmıştır. Önce oğlu ardından da Seyyid Mehmed Mazhar idam edilmiştir.
[6] Mezarı Elazığ’da olup kendisi ile aynı akıbeti paylaşanlarla birlikte, gömüldüğü mezar yeri sonraki yıllarda İmam Hatip Okulu yapılarak kaybettirilmiştir.
Arvasi, ilk eğitimini çocuk yaşta ailesinden almıştır. Yedi sekiz yaşlarında Kur’an-ı Kerim’i hatmetti. Medrese tahsilini Norşin’de Şeyh Muhammed Ziyauddîn Efendi (ö. 1924) ve onun yeğeni Sultan Veled’den görmüştür. Bitlis/Ohin’de de ‘Şeyh Alauddîn Efendi’nin yanında tahsilini tamamlayarak icâzet almıştır. Tarikat icâzetini de yine ‘Şeyh Alauddîn Efendi’den almıştır. Şeyh Alauddîn Ohini (ö. 1949), Şeyh Fethullah-i Verkanisi’nin oğlu olup, Bediüzzaman’dan da ders almıştı.
Şefik Arvasi, ailesinin dışında, eğitim gördüğü yerlerden birisi de Said Nursi’nin Van’daki Horhor Medresesi’dir. Bu medresede iki yüzden fazla öğrenci bulunmaktaydı. Medresede Müküslü Hamza, Mehmed Mihri Hilav’la aynı dönemde ders almıştır. Bu medresede kısa sürede başarılı olmuş, yeni gelen öğrencilere ders vererek hocalık yapmıştır. Şefik Arvasi’den ders alan kişilerden biri olan Ali Çavuş hatıralarında bu döneme ilişkin detaylı bilgileri şöyle aktarır:
“
Kale dibinde Horhor Medresesi’ndeydik. Talebeler üç gruba ayrılıyordu: Yeniler, orta seviyedekiler ve yüksek seviyede olanlar. Yüksek seviyedekilere kendisi ders veriyordu. Orta seviyedekilere bir hoca, bir müderris tayin etmişti. Benim de içimde bulunduğum aşağı gruptaki talebelere de yüksek seviyede okuyan talebeler ders veriyordu. O yıl, bir-iki ay tahsile devam ettikten sonra, bir gün yeni talebeleri birer birer odasına çağırtıp yemin ettirdi. Yemini, abdestli olarak Kur’an’a el basarak yaptırıyordu: ‘Benimle başlayan iznim olmadan evlenmeyecek, ayrılıp başka bir yere gitmeyecek, sonuna kadar benimle devam edecek. Hatta bu konularda ebeveyninden gelecek sözlere de itibar etmeyecek!’ On beş kişi kadar yeni talebe bu şartları kabullenerek Kur’an üzerine yemin ettik. Medresenin yeminli talebeleleri arasına girdik. Benim esas hocam, Seyyid Molla Şefik Arvasi’ydi. Daha sonra o bazı talebeleriyle birlikte İstanbul’a gitti.”[7]
Dünya Savaşı’nın ardından 1915 Mayıs’ında Van ve çevresinin Çarlık Rusya’sı tarafından işgali ile beraber Şefik Arvasi’nin de eğitim gördüğü Horhor Medresesi, Ermeniler tarafından yakılır. Bitlis ve Van çevresinden binlerce insan yaşadıkları yerleri terketmek zorunda kalır. Van’ı terekedenler arasında Müküslü Hamza, Abdülmecid Ünlükül’da vardı.
Şefik Arvasi’nin İstanbul’a gelişi 1912-1913 yılları arasındadır. “Kürt Talebe Hêvî Cemiyeti”nin 1913’teki kongresine katılan Şefik Arvasi’nin bu tarihte İstanbul’da olduğu biliniyor. İstanbul’a gelen Şefik Arvasi, Fatih Medresesi’nin Sahn kısmı için yapılan sınavda sekiz yüz kişi arasından kazanan sekiz kişiden bir olur. Medresenin en yüksek kısmı olan sahn kısmını başarıyla bitirdikten sonra, 1918 yılında Fatih Medresesi’nde müderris olarak görev yapar, aynı zamanda da Fatih Camii dersiamlık görevini de yapar. Ailesinden aldığı geleneksel medrese eğitiminin bu parlak başarıda büyük rolü olmuştur. Arapça ve Farsça’yı çok iyi derecede bilmesi kısa sürede başarısını artırmıştır. Fatih Medresesi’nin ardından Süleymaniye Medresesi’ne de devam eder. Süleymaniye Medresesi’nin Tefsir ve Hadis, Fıkıh, Kelam ve Hikmet bölümleri vardı.
Şefik Arvasi, Tefsir, Hadis, Usul’ul Hadis, er-Risale, Tabakatül Kurra, Tabakatül Müfessirin dallarında icazetname almıştır. Bunun dışında Seyyid Said Efendi’den Celvetîye ve Hüdâyî Dergâhı son postnişini Şeyh Mehmed Gülşen Efendi’den (ö. 1925) de Celvetîye icazetnamesi
[8] almıştır.
Şefik Arvasi, Süleymaniyeli ünlü Berzenci ailesinden Seyyid Abdulkadir Nuri-el Berzenci’nin kızı Gül Hanım’la evlenir. Darülfünun Tetkikât-ı İlmiye Encümeni azalarından olan müderris Seyyid Abdulkadir Nuri-el Berzenci’nin; “Gül”, “Melihat”, “Saide” ve “Av. Ahmed Arif İyicil” adında dört çocuğu vardı. Kendisi Darulfünün’da müdürlük yapmış, Dar-ı Ezkur Kütüphane Memurluğu görevlerinde de bulunmuştu. “Muktafat-ı Edebiyye” adlı Arapça fıkıh kitabı 1323/1906 yılında İstanbul’da Mahmut Bey Matbaası’nda basılmıştır. 1910 yılında İstanbul Darulfünun Fars Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesiydi.
Şefik Arvasi’nin biri kız diğeri erkek iki çocuğu olup bunlardan Dr. Rıfat Eryuvası, Belkıs Eryuvası ile evli olup “Hatice Didem” ve “Gülümser Didar” adında iki kızı vardır. Genç yaşta bir trafik kazasında yaşamını yitiren Operatör Dr. Mehmed Rıfat Eryuvası 23 Eylül 1969 günü Eyüp Camii’nde kılınan namazın ardından Küçüksu’daki aile mezarlığına gömülmüştür. Diğer çocuğunun adı ise “Lamia” olup onun da “Ahmed Ünderen” adlı oğlu vardır.
Şefik Arvasi, 1922/1338’de Hüsrev Paşa Nakşibendi/Halidi tekkesinin son postnişîni olmuştur. Osmanlı döneminde belli bir tekkeye atanmak için icazet alınması ve uygun bir tekkenin boş olması gerekmekteydi. Şefik Arvasi 1922’de açılan sınavla Hüsrev Paşa Hâlidî Dergâhına şeyh olarak atanır. Şefik Arvasi kendine tahsis edilen tekke de uzun yıllar bu görevini sürdürmüştür. Rivayetlere göre Hüsrev Paşa dergâh için vakfiyesindeki vasiyetinde
“tekkenin mülkiyeti son şeyhe devredilsin. İnşallah evladı Resulden olur o zat”[9] demiş. Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nu ilan edilince tekkenin mülkiyeti Şeyh Şefik Arvasi’ye geçer. Şefik Arvasi Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’n yürürlüğe girmesi üzerine Hüsrev Paşa Dergâhı’nı kişisel mülkiyeti olarak; ev olarak tescilleyip, dergâha el konulmasının önüne geçerek dergâhı kuruluş amacına uygun olarak 16 Kamil Bora Berzenç görüşmesi. 17 Av. Muhlis Arvas görüşmesi. 22kullanır. Tekkenin postnişini olduktan, ölümüne kadar ailesi ile birlikte bu tekke meşrutasında yaşamıştır. Ölümünün ardından kızı “Lamia” burada yaşamaya devam etmişti. Bediüzzaman’da İstanbul’a geldiğinde zaman zaman burada kalmıştı. Abdulhakim Arvasi de Eyüp Gümüşsuyu’ndaki Kaşgari Dergâhı’nı kişisel mülkiyeti olarak ev olarak tescilleyip, dergâhı halkın kullanımına açmıştı.
Hüsrev Paşa Tekkesi 19. yüzyılda Sadrazam Hüsrev Paşa tarafından yapılmış; Şefik Arvasi’nin vefatına dek kuruluş amacına uygun olarak kullanılmıştır. Arvasi ailesi yakın zaman kadar tekkenin harem bölümünde ikamet etmekteydi. Tekkenin derviş hücreleri 1930’a kadar var olup sonradan yıktırılmıştı. İki katlı olan tekkede tevhidhane, dedegân odaları, semahane, harem, derviş hücreleri, mutfak ve kiler bulunmaktaydı. Tekke Eyüp, Bostan İskelesi yakınında, Hüsrev Paşa Türbesinin arkasında bulunmaktaydı.
İstanbul’daki tekke, dergâh ve tarikatlar üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Cemaleddin Server Revnakoğlu, tanıştığı Şefik Arvasi için İstanbul Müftülüğünde “müsevvid” (eski mushaf, belge ve yazıları temize çeken kişi) olarak çalışmıştı demektedir. Revnakoğlu, Şefik Arvasi’nin Sultanahmet Camii imamlığı öncesinde İstanbul Müftülüğünde Mushafları Tedkik Reisliği görevini yaptığını doğrulamaktadır.
Cemaleddin Server Revnakoğlu, Şefik Arvasi’yi şöyle anlatmaktadır: “Eyüp-Hüsrev Paşa/Hasan Hüsnü Paşa Hâlidî Dergâhı Şeyhleri Şeyh Seyyid Hacı Muhammed Şefik (Eryuvası) Efendi Arvâsîlerden ve zümre-i sâdâttandır. Ulemânın fuzalâsından, fuzalânın bihakkın asfiyâsındandır. Hakikaten siyâdet-i sahîha ve kâmile sahibi bir insandır. Cenâb-ı siyâdetmeâb denilmeğe pek lâyıktır. İstanbul müftülüğünde müsevvid idi. Şimdi Sultan Ahmed Cami-i Şerifi imam ve hatibi olarak Müslüman halkın mâneviyâtına hizmetlerde bulunmaktadır. Bu tekyenin şeyhliğini 1338’de açılan müsâbaka imtihanının kazanmak 23suretiyle almıştı. Seyyid Said Efendi’den Celvetîyye, Hüdâyî şeyhi Gülşen Efendî’den Celvetiyye icâzeti vardır.”
[10]
Şefik Arvasi’nin uzun yıllar yaşadığı Hüsrev Paşa Tekkesi ve kompleksi günümüzde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Müzeler ve Kütüphaneler Müdürlüğüne bağlı Eyüp Körler Kütüphanesi
[11] olarak kullanıyor. Şefik Arvasi’nin yaşadığı yerlerden birisi de Kandilli’deki Edip Efendi Yalısıydı, burası da kayınbiraderi Av. Ahmed Arif İyicil’den Arvasi’nin eşi Gül Hanım ve diğer kız kardeşleri ile İyicil’in annesi ve kendi eşine miras yoluyla kalmıştı.
Aile Osmanlı’nın son dönemlerinde taşradan çıkmış İstanbul’a yerleşmeye başlamıştır. Aileden Meclis-i Mebusan’a Van mebusu olarak seçilen Taha Arvasi, Şefik Arvasi ve Abdulhakim Arvasi İstanbul’a yerleşmişlerdir. Şefik Arvasi eğitim amacı ile İstanbul’a gelirken, Abdulhakim Arvasi ise Van’ın Çarlık Rusya’sı işgali nedeni ile uzun ve maceralı bir yolculuğun ardından 1919’da İstanbul’a yerleşir.
Siyasal ve Kültürel Çalışmaları
a-Şefik Arvasi ve Kürt Talebe Hêvî Cemiyeti
II. Meşrutiyetin ilanıyla beraber yapılan anayasal düzenlemelerle birlikte ekonomik ve siyasal alanlarda Osmanlı toplumu hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Özellikle basın yayın alanında yapılan düzenlemeler Kürt aydınlarının da önünü açmıştır. 1909’da I. Meşrutiyetin sağladığı kişi hak ve özgürlükler alanı daha da genişletilmiştir. Osmanlı padişahının tebaasını sürgüne gönderme yetkisi kaldırılmış, basın alanında düzenlenen 10. ve 12. maddelerle “matbuat kanun dairesinde serbesttir” hükmü ile “basının ön denetime tutulamayacağı” hükmü ile daha da genişletilmiş. Kanuni Esasi’nin 120. maddesi ile birlikte toplanma, dernek kurma hakları getirilmiş.
Kürt üniversite ve medrese öğrecileri 9 Ağustos 1912’de “Kürt Talebe-Hêvî Cemiyeti”ni İstanbul’da kurmuşlardır. 26 Kadri Cemil paşa (Zinnar Silopî) “Doza Kurdîstan”da “Kürt Talebe Hêvî Cemiyeti”nin on dokuz kişinin ismini vererek bunların üye olduğunu söyler, bunlar arasında Şefik Arvasi’nin adını da zikreder.
Şefik Arvasi’nin bu dönemde Kürt aydınları ile yakın ilişkileri olduğunu Kadri Cemil paşa şöyle aktarır:
“Milli meseleye dair her vakit beraberce hasbihal ettiğimiz Ekrem Cemil Paşa ve Memduh Selim Bey daha ilk günden Hêvî’ye aza kayd olunmuş, Cemiyetin çalışmasına iştirak etmiş bulunuyorlardı. Kürt talebeleri sıcak bir istekle Hêvî’ye aza kayd olunduklarından az bir zaman zarfında intisap edenlerin miktarı bir yekûn teşkil etmişti.Bunlar arasında belli başlı olarak merhum maslup Kemal Fevzi, Kardeşi Ziya Vehbi, Kerküklü Necmeddin Hüseyni, Babanzade Aziz, Arvaslı Şefik, Müküslü Hamza, Harputlu Tayyip Ali, Süleymaniyeli Abdülkerim, Diyarbekirli Salih ve yine Diyarbekirli Abdulkadir, Asef Bedirhan, Diyarbekirli Mustafa Reşat, Mahabadlı Doktor Mustafa Şevki, Sineli Mihri, Doktor merhum meslup Fuad, Hakkârili şair Abdürrahim Rahmi’yi zikredebiliriz.”[12]
1913 yılında gerçekleştirilen Hêvî Kongresi, Kürt gençlerinin siyasal ve kültürel hakları konusunda önemli tartışmalara sahne olmuştur. Kongrede Diyarbakır milletvekilleri Pirinçcizade Fevzi Bey, Pirinçcizade Zülfü Bey ve Genç milletvekili Muhammed Bey gençlerin siyasetten uzak durmasını savunurken, Mehmed Şükrü Sekban ve Şefik Arvasi gibi isimler gençlerin Kürt toplumunun haklarını savunmasının gerekli olduğunu ifade etmişlerdir. Şefik Arvasi, kongrede yaptığı konuşmalarla gençlerin siyasal ve kültürel faaliyetlere katılımını desteklemiş, Kürt ulusal haklarının savunulması gerektiğini dile getirmiştir.
Hêvî Cemiyeti, yalnızca öğrenci örgütü olarak kalmamış; Ahmedê Xanî'nin
Mem û Zîn'i başta olmak üzere Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran, Elîyê Herîrî ve Nalî gibi klasik Kürt edebiyatı eserlerinin yayımlanmasını hedefleyen kültürel çalışmalar da yürütmüştür. Daha sonraki yıllarda Şefik Arvasi'nin yayımladığı bazı eserler, cemiyetin bu kültürel programıyla örtüşmektedir. Ayrıca Hêvî'nin bazı üyeleri, Şefik Arvasi ve Mihri Hilav'ın çıkardığı
Kürdistan dergisinde yazar olarak görev almışlardır.
Ancak İttihat ve Terakki yönetiminin giderek otoriterleşmesiyle birlikte Hêvî Cemiyeti ve diğer Kürt kuruluşları yoğun baskılarla karşılaşmıştır. Cemiyet yöneticileri hakkında davalar açılmış, yayınları takip edilmiş ve I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla öğrencilerin askere alınması sonucunda cemiyet faaliyetleri büyük ölçüde durmuştur. Memduh Selim'in ifadesiyle
[13] Hêvî'nin etkisini ortadan kaldırmak dönemin Turancı siyasetinin temel hedeflerinden biri hâline gelmiştir. Buna paralel olarak, Kürt siyasal hareketini dengelemek amacıyla İttihat ve Terakki yanlısı bazı alternatif Kürt dernekleri de kurulmuştur.
Şefik Arvasi, Kürt Talebe Hêvî Cemiyeti'nin aktif üyelerinden biri olarak hem Kürt gençliğinin örgütlenmesine hem de Kürt dili, edebiyatı ve kültürel mirasının korunmasına yönelik çalışmalara katkı sağlamış; II. Meşrutiyet dönemindeki Kürt aydın hareketinin önemli isimleri arasında yer almıştır.
b-Şefik Arvasi ve Kürdistan Teâli Cemiyeti/KTC
I. Dünya Savaşı'nın ardından oluşan görece özgür siyasal ortamda İstanbul'daki Kürt aydınları yeniden örgütlenerek 7 Aralık 1918'de Kürdistan Teâli Cemiyeti (KTC)'ni kurmuşlardır. Kürt aydınları, bürokratlar, askerler, din adamları ve ileri gelenlerden oluşan cemiyet, Kürtlerin siyasal, kültürel ve eğitim alanındaki haklarını geliştirmeyi amaçlamıştır.
Şefik Arvasi, cemiyetin kuruluşundan itibaren faaliyetlerine katılmış ve ilk yönetim kadrosunda yer almıştır.
[14] Kadri Cemil Paşa’nın aktardığı bilgilere göre
[15] Arvasi, müderris kimliğiyle yönetim kurulu üyeleri arasında bulunurken, bazı arşiv belgelerinde ise faal üyeler arasında gösterilmektedir
[16]. 1919 tarihli İngiliz istihbarat raporlarındada Kürdistan Teâli Cemiyeti'nin tanınmış üyelerinden biri olarak kaydedilmiş ve bu dönemde cemiyet faaliyetleri kapsamında Bitlis'te bulunduğu belirtilmiştir.
[17]
Kürdistan Teâli Cemiyeti'nin temel amacı, Kürtlerin ortak çıkarlarını korumak ve geliştirmekti. Bu doğrultuda gazete ve dergi yayımlamak, okul, kütüphane ve matbaa açmak, konferanslar düzenlemek, eğitim faaliyetleri yürütmek ve çeşitli sosyal yardım çalışmaları gerçekleştirmek hedeflenmiştir. Cemiyet üyeliği ekonomik katkı düzeyine göre kurucu, faal ve tabiî üyelik olmak üzere üç kategoriye ayrılmış; Şefik Arvasi faal üyeler arasında yer almıştır.
Şefik Arvasi, cemiyet bünyesinde yalnızca idari görev üstlenmekle kalmamış, Jîn dergisinde yazılar yayımlamış ve Kürdistan dergisinin başyazarlığını yaparak Kürt kültürel ve düşünsel hayatına katkıda bulunmuştur. Siyasal görüş olarak ise Seyyid Abdulkadir çizgisine yakın durmuş; Osmanlı Devleti'nin bütünlüğü içinde Kürtlerin özerklik temelinde haklarının tanınmasını savunmuştur. Dini kimliği ile Kürt ulusal kimliğini birlikte ele alan Arvasi, muhtariyet yanlısı bir yaklaşım benimsemiştir.
Cumhuriyet'in ilanından sonra Kürdistan Teâli Cemiyeti üyeleri yoğun devlet baskısıyla karşılaşmış, birçok üye İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanmış veya haklarında soruşturmalar yürütülmüştür. Şefik Arvasi'nin yanı sıra Ekrem Cemilpaşa, Kadri Cemilpaşa, Müküslü Hamza, Memduh Selim ve Abdurrahim Zapsu gibi isimlerin geçmişteki yasal cemiyet faaliyetleri ve yayımladıkları eserler de mahkemelerde sorgulama konusu olmuştur.
Şefik Arvasi, Kürdistan Teâli Cemiyeti'nin kuruluşundan faaliyetlerinin sona ermesine kadar aktif rol üstlenmiş; eğitimci, yazar ve cemiyet yöneticisi kimlikleriyle Kürt kültürel ve siyasal hareketine katkı sağlamıştır. Benimsediği siyasal yaklaşım, Osmanlı Devleti içerisinde Kürtlere özerklik tanınmasını savunan, dini ve milli kimliği birlikte değerlendiren bir çizgiyi yansıtmaktadır.
c) Şefik Arvasi ve Kürdistan Dergisi
Şefik Arvasi'nin Kürt kültür hayatına en önemli katkılarından biri, kitap yayıncılığı faaliyetleri ve
Kürdistan dergisindeki çalışmalarıdır. Arvasi, Kürtçe, Osmanlıca, Arapça, Farsça ve Fransızca yazıların yayımlandığı
Kürdistan dergisinin başyazarlığını üstlenirken
[18], derginin imtiyaz sahibi Mehmed Mihri Hilav olmuştur. Dergide Mehmed Mihri Hilav, Abdurrahman Nursi, Kemal Fevzi, Emin Feyzi, Harputlu Ahmed Vehbi, Qadizade Mustafa Şewqî ve Abdurrahim Zapsu gibi dönemin önemli Kürt aydınları da yazılarıyla yer almıştır.
Kürdistan dergisi,
Kürdistan Teâli Cemiyeti tarafından yayımlanmış; kültürel, edebî ve siyasal içerikli yazılara yer vermiştir. İlk sayısı 31 Ocak 1919'da İstanbul'da yayımlanan dergi, haftalık olarak yaklaşık 37 sayı çıkmış ve 1921–1922 yıllarına kadar yayın hayatını sürdürmüştür.
[19] Kurmancî ve Soranî lehçelerinde yayımlanan yazılarla birlikte Osmanlıca ve diğer dillerde makaleler de dergide yer almıştır.
Şefik Arvasi, ilk sayıda yayımlanan
"Mülâhaza" başlıklı yazısının yanı sıra,
"Muhammed" müstear adıyla Melayê Cizîrî'nin
Dîwan'ından bir bölümü ve şerhini yayımlamıştır. Daha sonraki sayılarda
"Wezîfa Me Çîye?" başlıklı Kürtçe makaleleri ile Arapça kaleme aldığı
"Allah'ın adıyla ve O'nun ihsanını isteme arzuları" başlıklı yazısı yayımlanmıştır. Ayrıca imzasız yayımlanan bazı başyazıların da Arvasi tarafından kaleme alındığı değerlendirilmektedir.
Dergi, yalnızca bir yayın organı değil, aynı zamanda Kürt klasiklerinin ve yeni eserlerin tanıtıldığı bir kültür merkezi işlevi de görmüştür. İdarehanesinde Melayê Xelîl, Ehmedê Xanî ve Abdurrahim Rahmi gibi yazarların eserleri satılmış; böylece Kürtçe yayıncılığın gelişmesine katkı sağlanmıştır.
Kürdistan dergisinin dağıtımı İstanbul ile sınırlı kalmamış; Diyarbakır, Harput, Dersim, Urfa ve çevre illere kadar ulaşmıştır. Diyarbakır Kürt Teâli Cemiyeti'nin maddi desteğiyle dağıtım ağı genişletilmiş, bölgedeki Kürt aydınlarının yazıları da dergide yayımlanmıştır. Dönemin
Jîn dergisi de sık sık
Kürdistan dergisini tanıtmış ve okuyucularına tavsiye etmiştir.
Okuryazarlık oranının oldukça düşük olduğu dönemde dergi, köy odalarında yüksek sesle okunarak geniş kitlelere ulaşmış ve Kürt ulusal bilincinin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. 1919 yılında bölgeyi gezen İngiliz subayı C. L. Woolley de hazırladığı raporda,
Kürdistan dergisinin Kürt toplumundaki etkisine dikkat çekmiş ve derginin ulusal bilinç üzerindeki önemini vurgulamıştır.
Bununla birlikte,
Kürdistan ve
Jîn dergileri Osmanlı yönetiminin sansür ve denetimine maruz kalmış; ekonomik güçlükler yaşamış ve yazarları daha sonraki yıllarda çeşitli soruşturma ve yargılamalara konu edilmiştir. Özellikle 1925 sonrasında dergide yazı yayımlayan birçok Kürt aydını İstiklal Mahkemeleri tarafından geçmişteki yayın faaliyetleri nedeniyle sorgulanmıştır.
Şefik Arvasi,
Kürdistan dergisinin başyazarı olarak yalnızca gazetecilik faaliyeti yürütmemiş; Kürt dili, edebiyatı ve kültürünün gelişmesine, klasik eserlerin tanıtılmasına ve dönemin fikir hayatının şekillenmesine önemli katkılar sağlamıştır.
Kürdistan dergisi de onun öncülüğünde, II. Meşrutiyet sonrası Kürt kültürel uyanışının en etkili yayın organlarından biri olmuştur.
d) Şefik Arvasi'nin Yayıncılık Alanındaki Faaliyetleri
Şefik Arvasi, müderris ve yazar kimliğinin yanı sıra Kürt kültür hayatına önemli katkılar sağlayan bir yayıncıdır. Osmanlı'nın son döneminde, daha önce çoğunlukla el yazması olarak medreselerde dolaşan klasik Kürt eserlerini matbaada bastırarak geniş okuyucu kitlesine ulaştırmış ve Kürt yayıncılığının gelişmesinde öncü rol oynamıştır.
Arvasi'nin yayımladığı başlıca eserler arasında
Melayê Cizîrî'nin Dîwan'ı, Melayê Batê'nin Mewlîdu'n-Nebî'si, Ehmedê Xanî'nin Nûbihara Biçûkan (Newbahar) ve yakın arkadaşı Mehmed Mihri Hilav'ın
Mukaddimetü'l-İrfan adlı eseri bulunmaktadır. Bu yayınlar, özellikle Kürt medreselerinde okutulan temel metinlerin matbaada basılarak daha geniş çevrelere ulaşmasını sağlamış, Kürt dili, edebiyatı ve dinî eğitimin gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur.
Arvasi'nin yayımladığı eserler arasında en dikkat çekici olanlardan biri, Melayê Batê'nin
Mewlîdu'n-Nebî adlı eseridir. İlk kez Kahire'de basılan bu eser, Arvasi tarafından 1912 ve 1934 yıllarında İstanbul'da yeniden yayımlanmış; Cumhuriyet döneminde Arap harfleriyle Kürtçe basılması sayesinde yayın hayatını sürdürebilmiş ve sonraki yıllarda Türkiye, Irak, İran, Suriye ile Avrupa'da birçok kez tıpkıbasımı yapılmıştır. Eser, Kürt toplumunda en yaygın okunan klasik dinî metinlerden biri hâline gelmiştir.
1917 yılında Ehmedê Xanî'nin
Nûbihara Biçûkan adlı eserini yayımlayan Arvasi, Kürt medreselerinde Arapça ve Farsça öğretiminde temel kaynak olarak kullanılan bu kitabın ilk matbu baskısını gerçekleştirmiştir.
[20] Aynı şekilde Mehmed Mihri Hilav'ın
Mukaddimetü'l-İrfan adlı dil bilgisi eserini de yayımlayarak Kürt dili üzerine yapılan ilk modern çalışmalardan birinin okuyuculara ulaşmasına katkı sağlamıştır.
Arvasi'nin en önemli yayıncılık faaliyetlerinden biri ise
Melayê Cizîrî'nin Dîwan'ını 1922 yılında İstanbul'da yayımlamasıdır. Daha önce yalnızca el yazmaları hâlinde dolaşan bu klasik eser, Arvasi'nin hazırladığı baskıyla geniş okuyucu kitlesine ulaşmıştır. Kitaba Kürtçe bir önsöz yazan Arvasi, eserin sonuna da dinî ve manevi içerikli bir dua eklemiştir. Bu baskı, Kürt klasik edebiyatının matbaada yayımlanan en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Cumhuriyet döneminde Kürtçe yayın faaliyetlerinin sona ermesi üzerine Arvasi, ilmî çalışmalarını Arapçadan Türkçeye tercümelere yöneltmiştir. Bu kapsamda Hz. Muhammed'in kırk hadisini tercüme ve şerh ettiği
el-Hutabü'n-Nebeviyye adlı eser, 1965 yılında yayımlanmış; daha sonra
Peygamber Efendimizden Hutbeler ve Sohbetler adıyla yeniden basılmıştır. Özellikle din görevlileri tarafından uzun yıllar başvuru kaynağı olarak kullanılan eser, Arvasi'nin dinî ilimler alanındaki birikimini yansıtan önemli çalışmalarından biri olmuştur.
Şefik Arvasi, yayımladığı klasik Kürt eserleri sayesinde Kürt yazılı kültürünün korunması ve yaygınlaşmasına önemli katkılar sağlamış; aynı zamanda dinî ve ilmî eserleriyle hem Kürt kültür tarihi hem de İslamî yayıncılık açısından kalıcı bir miras bırakmıştır.
1925 Yargılanmaları Ve Şefik Arvasi
TBMM İstiklal Mahkemesi tarafından Şefik Arvasi, kardeşi Seyyid Mazhar ve Seyyid Mazhar’ın oğlu tutuklanarak Elazığ’da yargılanmışlardır.
[21] Mahkeme heyeti sadece ayaklanma ile ilgili yargılanma yapmamış, sanıkların siyasal eğilimlerini de soruşturmuştur. İstiklal Mahkemesi’nde özellikle KTC içindeki bölünme ve özerklik ve bağımsızlık yanlıları hakkında sorular sormuştur. Seyyid Abdülkadir’in oğlu Seyyid Muhammed’e mahkeme başkanı tarafından alınan ifadesinde şunları söyler: “Kürt Kulübü’nde Bedirhani Emin Ali, Halil Rami, Kamran (Bedirhan), Mevlanzade Rıfat, Kemal Fevzi bağımsızlık taraftarı idiler. Babam (Seyid Abdülkadir), Seyyid Şefik muhtariyetçi idiler.”
[22] Buradan Şefik Arvasi, Seyyid Abdulkadir gibi Kürt aydınlarının özerklik yanlısı olduğu anlaşılmaktadır.
Mahkeme heyeti yasal olarak kurulan İstanbul merkezli Kürdistan Teâli Cemiyeti’ni hukuka aykırı bir şekilde yasadışı ilan ederek Kürdistan dergisini de cemiyetin gizli yayın organı olarak yasadışı ilan eder.
Hesen Hişyar anılarında; Ahmet Emin Yalman’ın tutukevinde Şefik Arvasi ile Müküslü Hamza’yı ziyarete geldiklerini anlatır:
“Bir gün ben tutukevinin kapısında bekliyordum. İstanbul’dan gelen birkaç gazeteciyi aramıza kattılar. Bunlardan biri “Vatan” gazetesi sahibi idi. Benden Müküslü Hamza Efendi ile Şeyh Şefik Arvasi’yi sordular. Ben gazetecileri alıp üst kattaki odalarına götürdüm. Birbirlerini tanıyorlardı, öpüştüler. Bizim halimizi sordular. Biz kendilerine: -Gördüğünüz gibi yaşamımız bize yük olmuş. Camlar tamamen kırık. Soğuk dayanılmaz halde. Bir de su yok. “Diğer yanda dizanteri içimizde korkunç boyutta, idamdan daha fazla öldürücü ve korkutucu.Bunca insan iki tuvalete mahkûm edilmiş.”
[23]
Şefik Arvasi 1925’te tutuklanarak yargılanması Elazığ’da yapılmış olup, hakkındaki suçlamalardan ceza alıp almadığı kesin olarak bilinmemekle beraber Hesen Hişyar: “Hamza Efendi ve Mehmed Şefik Arvasi İstanbul’da kalıyorlardı. Hamza Efendi “Mem û Zîn” folklorunu, Mehmed Şefik Arvasi de Melayê Cizirî’nin “Dîwan” kitabını yayımlamış ve önsözde ‘Ben bunu milletime hizmet olsun diye yayınladım’, dedikleri için 10’ar yıl cezaya çarptırılmışlardı”
[24] demektedir.
Şefik Arvasi “Dîwan”ın önsözünde
“Wexta ku tebi‘û neşirkirina vê dîwanê min ji bo miletê xwe xizmet dizanî û ji bo xwe jî feyzekî me‘newî hesab dikir, eger çi hal û zeman jî musa‘id nebûn lakîn bi ‘ewn û ‘înayeta Xwedayê Te‘ala me dest (bi) tebi‘kirina wê kir” demektedir. Arvasi ailesindeki genel kanı kendisinin yargılamalardan beraat etiği şeklinde olmasına rağmen, Arvasi’nin Bediüzzaman’la ilişkilerinin Barla’da 1928 tarihinden sonra başlaması Arvasi’nin 1928 genel affıyla birlikte serbest kaldığı kanısını güçlendirmektedir. Hakan Özoğlu “Şeyh Şefik kendisini Kemalist rejimle bütünleştirmeyi nasıl başardı ve Kemalist yargılamalardan nasıl kaçtı? Kemalistlerin, bir Kürt milliyetçisi olarak onun Osmanlı dönemindeki faaliyetlerini bilmiyor olmaları muhtemeldir”75 dese de Şefik Arvasi 1925’te tutuklu olarak Elazığ’da yargılanmıştır.
Said Nursi Ve Şefik Arvasi
Şefik Arvasi Van’dan itibaren Said-i Nursi ile birlikte olan kişilerden birisidir. Kürdistan Teâli Cemiyeti’nde birlikte çalışmanın dışında özellikle cumhuriyet döneminde ilişkileri daha da yoğundur. Kendisi ile Denizli Cezaevi’nde bulunmuş, bazı Risale-i Nur’ların basılmadan önce Arapça ve Farsça olan düzeltmelerini yapmış, İstanbul’a geldiğinde kendisi ile görüşmüştür. Şefik Arvasi din bilgisinin şekillenmesinde ailesinin ardın dan Bediüzzaman’dan derin bir şekilde etkilenmiştir. Van’da başlayan ikilinin ilişkileri uzun yıllar sürmüş kendisi tarafından Risalelerde Şefik Arvasi’ye ilişkin pek çok defa atıfta bulunulmuştur. Şefik Arvasi, Said-i Nursi’nin bazı eserlerine takrizler de yazmıştır.
Bediüzzaman’ın İstanbul’da bu dönemde bastırdığı kitapların birçoğu Abdurrahman Nursi’nin çabalarıyla bastırıldığı biliniyor. Abdurrahman Nursi ile birlikte Müküslü Hamza Şefik Arvasi ve Mihri Hilav’da eserlerin basılıp, dağıtılmasına katkılar sunmuştur. Şefik Arvasi 1922’de basılan Şemme Risalesi’nin sonuna da bir takriz yazmıştı.
1920’lerde de Said Nursi, Şefik Arvasi, Müküslü Hamza ve Mihri Hilav’ın Horhor Medresesi’nde başlayan ilişkileri İstanbul’da sürmüş olduğunu anlıyoruz. Müküslü Hamza’nın Jîn dergisi çalışmaları, Şefik Arvasi ile Mihri Hilav’ın Kürdistan dergisi çalışmaları döneminde de Said Nursi ile yoğun ilişkileri sürmüş, yeğeni Abdurrahman Nursi de Kürdistan dergisine yazı yazmıştır. Bediüzzaman’ın Kürt kültürüne kazandırdığı bu üç öğrencisi Kürt yayın ve düşün dünyasına önemli katkıları sunmuştur.
Av. Muhlis Arvas, Şefik Arvasi’nin Said Nursi’ye olan saygısını şöyle anlatır: “Ben 1969 yılında okumak için İstanbul’a geldiğimde Şefik Amca’yı gördüm ve O’nun evinde kaldım. Her gün yüzlerce kişi ziyaretine gelirdi. Ben, üç abimle gelenlere hizmet ederdik. Kendisi oturduğu köşeden nur gibi parlıyordu, adeta bir nur ışığı gibi. Said-i Nursi hazretlerini her vesile ile anar O’nu bütün dualarına dâhil ederdi.”
Ata Kulaksızoğlu babası H. Osman Kulaksızoğlu’nun Said Nursi ile olan ilişlerini anlatırken Şefik Arvasi’den de bahseder: “Bir ara babam Emirdağ’a Üstadın ziyaretine gitmişti. Üstad babamla İstanbul’a kayısı reçeli göndermiş. ‘Ahbaplarınızla taksim edersiniz’ diye söylemiş. Fatih baş imamı Hafız Ömer Efendi, Ömer Nasuhî Efendi, Seyyid Şefik Efendi, Mithat Çallı ve Dadaylı Halit Beyi (Akmansu) babam dâvet etti. Babam Üstadın selamlarını bildirdi. Reçeli taksim ederek dağıttı. Birer parça teberrüken yediler.”
Bediüzzaman’ın gizlice basılarak yayınlanan ‘Âyetü’l-Kübrâ’ eseri bahane edilerek, talebelerine yönelik baskılar, “dindar avı”na dönüştürülerek yürütülen operasyonlar birçok merkezde eşzamanlı olarak başlatılır. Bediüzzaman’ın kendisi de 20 Eylül 1943’de Isparta savcısından gelen talimat üzerine tutuklanır, hasta olmasına rağmen Kastamonu’dan 13 Ekim 1943 tarihinde Isparta’ya ardından da 25 Ekim 1943’te Denizli’ye sevk edilir. Âyetü’l–Kübrâ Risâlesi, Tahiri Mutlu aracılığıyla 1942 senesinde İstanbul’daki Bozkurt Matbaasında, Arapça olarak gizlice basılır. Kitapların paketlenip trenle Isparta’ya gönderilmesinin ardından matbaa sahibi İstanbul Emniyeti’ne giderek kitap hakkında ihbarda bulunur. Kitaplara el konulmasının ardından birçok ilde de operasyonlar başlar, tutuklananlar yargılanmak üzere Denizli Cezaevi’ne gönderilir. İstanbul’da tutuklananlardan birisi de Şefik Arvasi’dir. Gözaltına alınmasının ardından Denizli Cezaevi’ne Bediüzzaman’ın yanına gönderilir. Yaklaşık 126 kişinin yargılandığı dava 15 Haziran 1944 günü sona erer, mahkeme Bediüzzaman ve talebeleri hakkında beraat kararını verirken, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi de 30 Aralık 1944 tarihinde verdiği kararla, savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararını onaylar. Beraat kararından Arvasi’nin adı yanlışlıkla “Mehmed Şerif Eryuvası” olarak geçer.
Yargıtay kararında Bediüzzaman ve 58 arkadaşının adı olup İstanbul’ta gözaltına alınarak Denizli Hapishanesi’ne getirilen Şefik Arvasi’nin adı geçmemektedir. Bunun nedeni de Şefik Arvasi daha önceden tahliye edilmiş olmasıdır. Şefik Arvasi’ye kitap verdiği iddia edilen İstanbullu Emin Efendi’de yargılananlar arasındadır. Kendisinin verdiği Said Nursi kitapları ve Said Nursi’nin yazmış olduğu iki mektup Şefik Arvasi’nin de yargılanma gerekçesi olur.
İstanbullu Emin Efendi yaptığı 3. 6. 1944 tarihli savunmasında da Şefik Arvasi ile ilgili kimi bilgileri şöyle aktarır: “Dosyadaki muhabere mektupları” dediği, bu işle alâkası olmayan şuradan-buradan gelmiş şahsıma ve eski mahkememe ait birtakım muhabere evrakını polisin evimi aramada evden aldığını anladım. Bunlar ise hâl-i hazır mahkemeyi alâkadar etmez. Bir kere tedkikini rica ediyorum. Yalnız dosyamda Seyyid Şefik, Mustafa Hemdem, Şemseddin Yeşil ile bendenize hitaben yazılmış Bediüzzaman’ın iki mektubu vardır. Bunlar da dua ve senadan ibarettir. Ve bir de hemşehrim Ahmed Nazif ve oğlu Salahaddin Çelebi ve Muallim İhsan Ertem tarafından yazılmış bir mektup vardır ki, bunlar da hemşehrilik gayretiyle yazılmıştır. “Naşirlik” cihetine gelince: Yalnız Seyyid Şefik ve Şemseddin Yeşil ve Mehmet Öğütçü ve Mustafa Hemdem gibi dört ilim adamına kitap vermekliğim iddia ediliyorsa, bu zevatın 67istemeleriyle ve müellif ve memur ve vaiz olmalarıyla verilmiştir. Koca İstanbul’da yalnız bu dört adama dinî kitap vermek, bu iddianın butlanına kifayet eder. Eğer makam-ı iddianın, iddiaları gibi naşirlik vesaire gibi bir maksad-ı mahsus takip etseydim, İstanbul gibi bir milyonu mütecaviz bir şehr-i azîmde belki bu eserlerden binler kişide çıkması lâzımdı. Gerek polis tarafından evvelce yapılan tahkikat ve gerekse yüksek mahkeme tarafından İstanbul’a gönderilen talimatname ile yapılan tahkikat bunu isbat eder.”
[25]
Denizli hapsinde Şefik Arvasi, Bediüzzaman’la sürekli yakın ilişkide olmuştur. Sadık Demirelli bu döneme ilişkin anılarında şunları aktarır: “Denizli Cezaevi’nde Said-i Nursi’nin “Param hiç kalmadı. Şimdi size, bana bir evliyaullahtan kalan bir keçemi gönderiyorum, bunu benim için satın” diye mektup yazmıştı. Hapishanedeki bütün arkadaşlar keçeyi almak istiyorlardı. Zengin arkadaşlar vardı. Seyyid Şefik Efendi almak istiyor, Nazif Çelebi almak istiyor, zorba Beylerbeyli Süleyman da almak istiyordu. Bizim İnebolulu Ahmet Köroğlu da ‘keçeyi ben alacağım’ diye tutturmuştu. Herkes keçeye talip çıkınca, keçenin fiyatı arttı. Keçenin maddî fiyatından ziyade önemli olan manevî tarafı idi. sonra Seyyid Şefik Efendi Üstada sordu. ‘Keçeye talip olanlar çoktur. Nasıl yapayım?’ diye. “Üstad şöyle bir pusula yazmıştı: “Keçenin piyasaya değerini sorun, öğrenin. Ondan sonra aranızda kur’a çekin, kimde kalırsa onun olsun.”
[26]
Denizli Cezaevi’nde, Şefik Arvasi, Gönenli Mehmed Efendi, Vaiz Şemseddin Yeşil, Emin Uzun, Mustafa Hamedan ile aynı koğuşta kalmıştır.
[27]
Risale-i Nur’larda Şefik Arvasi
Şefik Arvasi'nin adı
Risale-i Nur Külliyatı'nda özellikle
İşârâtü'l-İ'câz, Barla Lâhikası, Kastamonu Lâhikası, Emirdağ Lâhikası, Lem'alar ve Şuâlar adlı eserlerde sıkça geçmektedir. Bu atıflar, Arvasi ile Bediüzzaman Said Nursî arasında uzun yıllara yayılan ilmî ve manevî ilişkinin önemli bir göstergesidir.
Arvasi'nin Risale-i Nur'daki ilk kaydı,
İşârâtü'l-İ'câz eserinin "İfade-i Meram" bölümündeki dipnotta yer almaktadır. Müküslü Hamza, Mehmed Mihri Hilav ve Şefik Arvasi, Van'daki Horhor Medresesi'nde Bediüzzaman'ın I. Dünya Savaşı'nı önceden haber verdiğine dair ortak bir tanıklık notu düşmüşlerdir. Bu kayıt, üç ismin hem Bediüzzaman'ın öğrencileri hem de yakın çalışma arkadaşları olduklarını göstermektedir.
Barla sürgünü yıllarında Bediüzzaman ile Şefik Arvasi arasındaki mektuplaşma devam etmiş, Arvasi Risale-i Nur'un yazılması, tashihi ve çoğaltılması süreçlerinde aktif görev almıştır. Özellikle
Otuz Birinci, Otuz İkinci ve
Otuz Üçüncü Söz'ün tashih edilmesi ve çoğaltılması konusunda Bediüzzaman, talebelerine Şefik Arvasi'nin yardımından faydalanmalarını tavsiye etmiştir. Arvasi de gönderdiği mektuplarda Risale-i Nur'un manevî etkisini dile getirerek yeni risalelerin yazılmasını talep etmiştir.
Kastamonu Lâhikası'nda Bediüzzaman, Şefik Arvasi'den "Risale-i Nur'un tesvidinde çok hizmet eden Şefik Bey", "Seyyid Şefik" ve "kahraman kardeşim" ifadeleriyle söz etmiş; onun el yazması nüshaların hazırlanması, tashihi ve talebeler arasındaki irtibatın sağlanmasındaki hizmetlerini övmüştür. Bir süre kendisinden haber alamaması üzerine sağlık durumunu ve nerede bulunduğunu da mektuplarında sormuştur.
1938 yılında
Yirmi Sekizinci Lem'a'ya eklenen notta Şefik Arvasi, "Aciz talebeniz Şefik" imzasıyla çocuklarının ve yakınlarının Risale-i Nur'u okuyarak manevî fayda gördüklerini ifade etmiş; eserlerin aile çevresindeki etkisini anlatmıştır.
Emirdağ Lâhikası'nda da Bediüzzaman, Şefik Arvasi'yi "eski kahraman kardeşimiz" ve "eski talebelerimden" ifadeleriyle anmış; ona selam ve dualarını göndermiştir. Aynı dönemde yazdığı
On Üçüncü Şuâ'da ise dinî hassasiyetleri nedeniyle devlet baskısına maruz kalabilecek isimler arasında Seyyid Şefik'i de zikretmiş ve talebelerini birlik içinde hareket etmeleri konusunda uyarmıştır.
Metinde ayrıca, Abdulhakim Arvasi ile Bediüzzaman arasında yaşanan görüş ayrılıklarında Şefik Arvasi'nin arabuluculuk yapmaya çalıştığı belirtilmektedir. Buna rağmen iki isim arasındaki ihtilaf giderilememiştir. Şefik Arvasi ise hem Bediüzzaman ile olan dostluğunu sürdürmüş hem de Risale-i Nur hizmetlerinde aktif görev almaya devam etmiştir.
Risale-i Nur Külliyatı'nda yer alan mektuplar ve atıflar, Şefik Arvasi'nin Bediüzzaman Said Nursî'nin yakın talebeleri arasında bulunduğunu; eserlerin yazılması, tashihi, çoğaltılması ve yaygınlaştırılmasında önemli hizmetler üstlendiğini göstermektedir. Bu kayıtlar aynı zamanda Arvasi'nin ilmî kişiliği, dinî otoritesi ve Risale-i Nur hareketindeki yerini ortaya koyan birinci el kaynaklar niteliğindedir.
Cumhuriyet Sonrası Yaşamı
Cumhuriyet'in ilanından sonra Türkiye'de siyasal ortamın daralması ve özellikle 1925'teki Şeyh Said Hadisesi sonrasında uygulanan baskılar, Şefik Arvasi'nin hayatında önemli bir dönüm noktası olmuştur. İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanmasının ardından aktif siyasal hayattan çekilen Arvasi, İstanbul'daki Eyüp Hüsrev Paşa Tekkesi'ne yerleşerek kendisini dinî ve ilmî çalışmalara vermiştir. Aynı dönemde birçok yakın arkadaşı sürgün edilmiş, hapsedilmiş veya idam edilmiş; Kürt aydın çevresi büyük ölçüde dağılmıştır. Arvasi de devletin sürekli gözetimi altında daha sakin ve sınırlı bir hayat sürdürmüştür.
Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına rağmen ilmî otoritesini koruyan Arvasi, resmî din hizmetlerinde önemli görevler üstlenmiştir. İstanbul Müftülüğü Mushafları Tetkik Heyeti Başkanlığı, Eyüp Sultan Camii vaizliği, Eyüp Sultan Türbedarlığı ve uzun yıllar Sultanahmet Camii Başimam-Hatipliği görevlerinde bulunmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın teşkilatlanmasının ardından yaklaşık 12 yıl Eyüp Camii'nde, 25 yıl ise Sultanahmet Camii'nde resmî olarak görev yapmıştır.
Arapça ve Farsçaya ileri derecede hâkim olan Şefik Arvasi, bu dönemde Bediüzzaman Said Nursî'nin bazı eserlerinin Arapça ve Farsça bölümlerinin tashihini yapmış; ayrıca camilerde ve evinde verdiği derslerle çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Öğrencileri arasında daha sonra Cerrahî Tarikatı'nın önde gelen isimlerinden olan Muzaffer Özak ile dönemin tanınmış din âlimlerinden Sadreddin Yüksel de bulunmaktadır.
Arvasi'yi tanıyanların hatıralarında onun son derece mütevazı, zarif, nüktedan ve güçlü bir ilim adamı olduğu vurgulanmaktadır. Dört mezhepte derin bilgi sahibi olduğu, İstanbul müftülerinin çözemedikleri dinî meselelerde kendisine danıştıkları belirtilmektedir. Mahmud Sâmi Ramazanoğlu başta olmak üzere dönemin önemli tasavvuf çevreleriyle yakın dostluk ilişkileri sürdürmüş; özellikle bayramlarda birçok din âlimi ve talebesi tarafından ziyaret edilmiştir.
Cumhuriyet döneminde siyasetten uzak durmasına rağmen İttihat ve Terakki yönetimine yönelik eleştirilerini sürdürmüş, ilmî sohbetlerinde tarihî ve dinî konular üzerinde durmuş, siyasal tartışmalardan ise özellikle kaçınmıştır. Arapça ve Farsça bilgisini derslerinde etkin biçimde kullanmış; klasik İslam edebiyatı ve şiirinden örnekler okuyarak öğrencilerinin ilmî birikimine katkı sağlamıştır.
Şefik Arvasi, İstanbul'da yaşadığı yıllarda da Kürt âlimleri ve kanaat önderleriyle bağlarını tamamen koparmamış; Gıyaseddin Emre ve Şeyh Maruf gibi isimlerle görüşmüş ve mektuplaşmıştır. 1969 yılında, yaklaşık kırk beş yıl aradan sonra doğduğu bölgeyi ziyaret ederek Bitlis, Norşin, Ohin ve Permis'e gitmiş; ailesi, akrabaları ve dostlarıyla yeniden bir araya gelmiştir.
Şefik Arvasi, Cumhuriyet döneminde siyasal faaliyetlerden uzaklaşarak ilmî ve dinî hizmetlere yönelmiş; resmî din görevlisi, müderris, vaiz ve tasavvuf ehli bir âlim olarak yetiştirdiği öğrenciler ve yürüttüğü eğitim faaliyetleriyle Türkiye'nin dinî ve ilmî hayatında saygın bir konum edinmiştir.
Şefik Arvasi’nin Kürt Aydınlarıyla Olan İlişkileri
Şefik Arvasi, İstanbul’a geldikten sonra başta
Kürdistan Teâli Cemiyeti (KTC) ve
Kürt Talebe Hêvî Cemiyeti çevresindeki Kürt aydınlarıyla yakın ilişkiler kurmuş; dönemin siyasal, kültürel ve ilmî faaliyetlerinde aktif rol almıştır. Başta Said Nursi, Mehmed Mihri Hilav, Müküslü Hamza, Abdurrahim Rahmi Zapsu, Seyyid Abdulkadir, Memduh Selim ve Ekrem Cemilpaşa olmak üzere birçok Kürt aydınıyla birlikte çalışmıştır.
Cumhuriyet döneminde siyasal faaliyetlerden uzaklaşmasına rağmen Kürt aydınlarıyla dostluk ve ilmî ilişkilerini sürdürmüş; özellikle Abdurrahim Zapsu, Mehmed Mihri Hilav, Musa Anter, Gıyaseddin Emre, Abdülmecid Nursi ve Medet Serhat ile temaslarını devam ettirmiştir.
Arvasi’nin en yakın ilişkilerinden biri
Musa Anter ile olmuştur. Anter, Şefik Arvasi’yi ömrünün sonuna kadar ziyaret etmiş; Arvasi de ona sevgiyle
"Musayê bê asa" (Asasız Musa) lakabını vermiştir. Musa Anter ve ailesinin dinî nikâhlarını kıyan da Şefik Arvasi olmuş, Anter anılarında ondan büyük saygı ve sevgiyle söz etmiştir. Kürt tarihi, edebiyatı ve kültürü konusunda aktardığı sözlü bilgiler, Musa Anter’in yazılarında önemli kaynaklardan biri olmuştur.
Şefik Arvasi, yalnızca kendi kuşağıyla değil, sonraki nesil Kürt aydınlarıyla da ilgilenmiş;
Naci Kutlay, Medet Serhat ve diğer genç isimlerle görüşerek tecrübelerini aktarmıştır. Ayrıca Osmanlı döneminden tanıdığı
Seyyid Taha Arvasi, Halil Hayali, Abdülmecid Nursi ve
Said Nursi gibi isimlerle bağlarını da korumuştur.
1925 sonrasında Kürt dili ve kültürü üzerindeki baskılar nedeniyle kültürel faaliyetlerini büyük ölçüde bırakmak zorunda kalan Arvasi, hayatını dinî hizmetlere yöneltmiştir. Buna rağmen Kürt aydınlarıyla olan ilişkilerini tamamen kesmemiş; bu ilişkiler siyasal olmaktan çok dostluk, ilmî paylaşım ve hocalık çerçevesinde devam etmiştir.
1960'lı yıllarda Kürt kültürel hayatında yeniden canlanma görülmeye başladığında, Arvasi'nin yakın dostları
Mehmed Mihri Hilav ve
Abdurrahim Zapsu gibi isimlerin Kürtçe şiirleri yeniden yayımlanmış; bu gelişmeler, Osmanlı döneminin Kürt aydınları ile yeni kuşak arasında kültürel bir köprü kurulmasına katkı sağlamıştır. Böylece Şefik Arvasi, hem Osmanlı'nın son dönem Kürt aydınları arasında hem de Cumhuriyet döneminin yeni kuşak Kürt entelektüelleri üzerinde etkili olmuş önemli bir ilmî ve kültürel şahsiyet olarak öne çıkmıştır.
Şefik Arvasi’nin Vefatı
Şefik Arvasi, hayatının son yıllarını İstanbul'daki
Hüsrev Paşa Tekkesi'nde geçirmiş, yaşlılığa bağlı sağlık sorunlarıyla mücadele etmiştir. Yakın dostlarının aktardığına göre; son derece mütevazı, nazik, hoşsohbet ve vakar sahibi bir kişiliğe sahipti. Çevresindeki insanlara karşı kırıcı davranmayan, ilmi ve ahlakıyla saygı gören bir âlim olarak tanınmıştır.
Yakın dostu Enver Baytan, Arvasi'nin son günlerinde yanında bulunmuş; oğlunun trafik kazasında vefat ettiği haberinin sağlık durumu nedeniyle kendisinden gizlendiğini, Arvasi'nin ise kızının gösterdiği ilgiden dolayı "Kız evladı daha hakikatliymiş." diyerek duygularını ifade ettiğini aktarmıştır.
Dönemin din adamları ve öğrencileri, Arvasi'nin İstanbul Müftülüğü tarafından ilmî meselelerde görüşüne başvurulan, özellikle Arapça, hadis ve fıkıh alanlarında otorite kabul edilen bir isim olduğunu belirtmişlerdir. Ayrıca vefatından kısa süre önce, kendisini ziyarete gelen talebelerine son görüşmeleri olduğunu ifade ettiği ve birkaç gün sonra gerçekten vefat ettiği yönündeki hatıralar da nakledilmiştir.
Şefik Arvasi,
13 Mart 1970 tarihinde İstanbul'daki
Hüsrev Paşa Dergâhı'nda vefat etmiştir. Cenazesi ertesi gün Sultan Ahmed Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından büyük bir cemaatin iştirakiyle omuzlarda taşınarak Edirnekapı Necati Bey Mezarlığı'na defnedilmiştir. Kabri, yakın dostu Abdurrahim Zapsu'nun mezarının yanındadır. Böylece Şefik Arvasi, ömrünü ilim, din hizmeti ve kültürel çalışmalara adamış önemli bir âlim olarak, doğduğu topraklardan uzakta İstanbul'da ebedî istirahatgâhına uğurlanmıştır.
Veysel AYDENİZ
07.07.2026
Not: Seyyid Şefik Arvasi’nin hayatı, faaliyetleri, düşünce dünyası ve kaleme aldığı metinlere ilişkin bu özette yer verilemeyen ayrıntılar, birincil ve ikincil kaynaklar ile arşiv belgeleri için bkz. Veysel Aydeniz, Seyyid Şefik Arvasi, Nubihar Yayınları, 1. Baskı 2013, İstanbul.
[1]1972 yılında Diyarbakır Dicle’de doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Diyarbakır’da tamamladı. Harran Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden mezun oldu. Araştırma ve İnceleme, fotoğraf, sinema ve radyo tiyatrosu ile ilgili çeşitli yazıları War, Bîr, Fırat’ta Yaşam, Newroz, Peyv gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Akkoyunlu-Kürt ilişkileri adlı kitabı Nûbihar Yayınları tarafından yayınlandı.
[2] 1895’te Bitlis vilayeti Bitlis, Muş, Siirt, Genç Sancaklarından oluşmaktaydı. Ahlat, Mutki ve Hizan kazaları ise Bitlis merkeze bağlıydı. Permîs köyü Bitlis’e 104 km, Hizan ilçesine 48 km. uzaklıktadır. Permis kayalık, sarp ve engebeli arazilerin yoğun olduğu dağlık bir alanda kurulmuş bir köydür. Permis ve Gayda köyleri Bitlis’te Arvasilerin yaşadığı köylerdir.
[3] Soyadı Kanunu, her Türk vatandaşına bir soyadı taşıma yükümlülüğü getiren 2525 sayılı kanundur. 21 Haziran 1934 tarihinde kabul edilmiş, 2 Temmuz 1934 günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
[4] Şaban Şevli görüşmesi
[5] BOA, 17 RA.1327 Hicri, 2790, 63, DH. MKT.
[6] Av. Muhlis Arvas görüşmesi.
[7] İhsan Atasoy. Molla Hamit Ekinci, s. 58-59.
[8] Müfid Yüksel.
[9] Av. Muhlis Arvas görüşmesi.
[10] Cemaleddin Server Revnakoğlu. “Revnakoğlu Arşivi”, Dosya No: 69, Galata Mevlevihane’si Müzesi.
[11] 1996 yılında torunu “Ahmet Ünderen” tarafından satılan ev İ.B.B tarafından 2007 yılından bu yana kütüphane olarak kullanılıyor. Tekke Bostan İskelesi Sokağı ile Boyacı Sokağının birleştiği yerde üst köşededir. Arvasi, Eyüp Hüsrev Paşa Tekkesi, Merkez Mah. Sultan Reşat Cad. Boyacı Sokak No:12 Eyüp/İstanbul adresinde ikamet etmekteydi.
[12] Zinar Silopî, Doza Kurdistan, s. 28.
[13] Malmîsanij, Diyarbekir’de Kürt Ulusçuluğu, s. 86.
[14] Martin van Bruinessen. Religion in Kurdistan, s. 16.
[15] Zinar Silopî, Doza Kurdistan, s. 52
[16] Oğuz Aytepe, Yeni Belgeler Işığında, Kürdistan Teâli Cemiyeti, s. 10-14.
[17] FO371/4191 Belge No: 91082/17 Haziran 1919 aktaran Mesut Yeğen, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, s. 49
[18] Kürdistan, h.1, 28 Rabiulahir 1337/30, Kanuni Sani 1335.
[19] Malmîsanij, M. Lewendi, Li Kurdistan’a Bakur li Tirkîyê Rojnamegerîya Kurdî, s. 79.
[20] Şeyh Ahmed el-Hânî. 1332, Newbahar, Ahmed Kamil Matbaası, İstanbul.
[21] Av. Muhlis Arvas görüşmesi.
[22] Malmîsanij, Bitlisli Kemal Fevzi, s. 135.
[23] Hasan Hişyar Serdî, a.g.e, s. 290-291.
[24] Hesen Hişyar, Görüş ve Anılarım, s. 291.
[25] Bediüzzaman Said Nursi, Müdafaalar, s. 191,192.
[26] Necmeddin Şahiner, Necmeddin, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, c.2, s. 207.
[27] Abdulkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursî Mufassal Tarihçe-i Hayatı, c.2, s. 1028.
Yorum Yap