Ribâ (faiz), İslâm iktisat düşüncesinin temel meselelerinden biridir. İslâm’ın ekonomik anlayışında mal ve servetin meşru yollarla elde edilmesi, üretim ve ticaretin teşvik edilmesi, emeğin korunması, ihtiyaç sahiplerinin gözetilmesi ve ekonomik ilişkilerde adaletin sağlanması esastır. Buna karşılık ribâ, yalnızca bireysel bir kazanç yöntemi olarak değil, borç ilişkisinin adaletsiz bir kazanç mekanizmasına dönüştürülmesi bakımından da yasaklanmıştır.
Kur’an’da ribâya ilişkin hükümler farklı sûrelerde ortaya konulmuş ve nihayet Bakara sûresinin 275-279. âyetlerinde açık ve kesin bir yasaklama ile tamamlanmıştır. Bakara 275’te Allah’ın alışverişi helâl, ribâyı ise haram kıldığı açıkça bildirilirken; 278-279. âyetlerde müminlere ribâdan kalan alacaklarını bırakmaları emredilmiş, tövbe hâlinde yalnız anaparanın alınabileceği belirtilmiştir. Böylece borç ilişkisinde taraflardan birinin diğerinin zayıflığından yararlanarak anaparanın üzerinde garanti edilmiş bir fazlalık elde etmesi meşru bir kazanç olarak kabul edilmemiştir.
Ribâ yasağı, Hz. Peygamber’in (A.S.M) uygulamasında da açık biçimde ortaya konmuştur. Sahih Müslim’de rivayet edildiğine göre Resûlullah (A.S.M), ribâyı alanı, vereni, yazanı ve iki şahidini kınamış ve bunların günah bakımından aynı sorumluluğu taşıdıklarını bildirmiştir. Bu hadis, ribânın yalnızca bireysel bir işlem değil, birden fazla aktörün katılımıyla gerçekleşen ekonomik bir ilişki biçimi olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Günümüzde faiz, bireysel borç ilişkilerinin ötesine geçerek bankacılık, kredi, yatırım ve finans piyasalarının önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir. Bu gelişme, ribâ meselesini yalnızca klasik borç ilişkileri bağlamında değil, ekonomik düzenin ahlâkî ve sosyal sonuçları bakımından da ele almayı gerekli kılmıştır.
Bediüzzaman’ın ribâya ilişkin değerlendirmeleri bu noktada dikkat çekici bir yere sahiptir. O, ribâyı yalnızca “haram” hükmüyle sınırlı bir fıkıh meselesi olarak ele almaz; ribânın çalışma ahlâkı, emek-sermaye ilişkisi, servet dağılımı, fakir-zengin dengesi, toplumsal huzur ve medeniyet anlayışı üzerindeki etkilerini de inceler.
Bu çalışmanın amacı, Bediüzzaman’ın farklı eserlerinde ortaya koyduğu ribâ eleştirisini bütünlük içinde değerlendirmek ve onun bu yaklaşımının günümüz ekonomik hayatı açısından taşıdığı anlamı ortaya koymaktır.
Bediüzzaman’ın Ribâ Anlayışının Temel Çerçevesi
Bediüzzaman’ın ribâ konusundaki görüşleri, modern anlamda ayrıntılı bir iktisat teorisi veya bütün yönleriyle alternatif bir bankacılık sistemi kurma projesi değildir. Onun temel amacı, Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet, emek, zekât, infak, helâl kazanç ve ribâ yasağı gibi esasların modern toplum açısından taşıdığı anlamı ortaya koymaktır.
Aynı şekilde onun sermaye eleştirisi, sermayenin varlığına değil
; emeği ve üretimi dışlayan, ekonomik gücü tek elde yoğunlaştıran ve borç ilişkisini tahakküm aracına dönüştüren sermaye anlayışına yöneliktir. Bu ayrım, Bediüzzaman’ın düşüncesini günümüz ekonomik sistemine aktarırken hem ilmî tutarlılığı hem de tarihî gerçekliği korumak açısından önemlidir.
Bediüzzaman’ın ribâ anlayışının merkezinde üç temel kavram bulunmaktadır:
sa‘y (emek ve çalışma), adalet ve zekât. Ona göre ekonomik hayat yalnızca sermayenin çoğaltılması üzerine kurulamaz. İnsan, emeği ve üretimiyle ekonomik hayatın aktif bir unsurudur. Bu nedenle kazancın meşruiyeti, yalnız miktarıyla değil, hangi yöntemle elde edildiğiyle de ilgilidir. Bu yaklaşımını
Lemeât’ta son derece veciz biçimde ifade eder:
“Ribâ; İslâma zarar-ı mutlaktır, ribâ atâlet verir, şevk-i sa‘yi söndürür.”[1] Bediüzzaman burada ribânın sadece maddî sonuçlarına değil, insanın çalışma iradesi ve üretim ahlâkı üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Yukarıda geçen “Atalet” kavramı, yalnızca fizikî tembellik anlamında değil; emek sarf etmeden kazanç elde etme arzusunun güçlenmesi, üretimden uzaklaşma ve çalışma şevkinin zayıflaması şeklinde de anlaşılabilir.
Bu yaklaşım, Hz. Peygamber’in (A.S.M) emek ve çalışma hakkındaki şu hadisiyle de aynı ahlâkî zeminde buluşmaktadır:
“Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvûd da kendi elinin emeğinden yerdi.”[2] Bu hadis Sahih Buhârî’de, kişinin kazancı ve el emeğiyle ilgili bölümde rivayet edilmiştir. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın
“şevk-i sa‘yi söndürür” ifadesi, yalnızca ekonomik verimlilikle ilgili değildir. Burada emeğin insan onuruyla ilişkili olduğu ve çalışmanın toplumun iktisadî hayatındaki temel ahlâkî değerlerden biri olduğu vurgulanmaktadır.
Sermaye ile Emeğin Karşı Karşıya Gelmesi
Bediüzzaman’ın yaklaşımında sermaye bütünüyle reddedilmez. Asıl eleştiri, sermayenin üretimden ve gerçek ekonomik faaliyetten koparak kendi başına bir tahakküm aracına dönüşmesine yöneliktir.
Emek ve sermaye normal şartlarda birbirinin rakibi değil, üretimin birbirini tamamlayan iki unsurudur. Sermaye üretimi mümkün kılar; emek ise üretimi gerçekleştirir. Ancak sermaye, üretim ve riskten tamamen bağımsız biçimde sürekli ve garanti edilmiş bir kazanç elde etmeye başladığında, ekonomik ilişkinin dengesi bozulabilir.
Bediüzzaman’ın
“Sa‘y ü ameli, sermaye ile mübareze ettirip, fukarayı zenginlerle çarpıştıran muzaaf ribâ yapıp, bankaları tesise sebebiyet veren...” [3] Şeklindeki değerlendirmesi bu noktada önem taşır. Buradaki “mübareze” ifadesi, emeğin sermayeyle karşı karşıya getirilmesini anlatmaktadır. Bediüzzaman’ın eleştirisinin hedefinde sermayenin kendisi değil, sermayenin emek üzerindeki tahakkümü ve ekonomik gücün adaletsiz biçimde kullanılması vardır. Bu nedenle onun ekonomik yaklaşımı, sermaye karşıtlığından ziyade sermayenin ahlâkî sınırlar içinde tutulması ve emeğin hakkının korunması şeklinde okunmalıdır.
Bediüzzaman’ın “Sa‘y Asıl Esastır” sözü emek merkezli ekonomik anlayışı ifade eder. Anglikan Kilisesinin sorularına verdiği cevaplarda insanlığın sosyal meselelerini ele alırken şu ifadeyi kullanır: “Sa‘y, asıl esastır. Servet-i insaniye, zalimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde.”[4] Der. Hemen ardından:
| لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى[5] |
Ayetini delil getirir. Bu yaklaşımda ekonomik hayatın merkezinde çalışma ve üretim bulunmaktadır. Ancak burada “sa‘y” yalnızca ücretli çalışma anlamına indirgenmemelidir. Bu kavram, insanın gayretini, üretimini ve meşru çabasını ifade eden daha geniş bir çerçeveye sahiptir. Bediüzzaman’ın düşüncesinde servetin meşruiyeti, insanın ekonomik hayatın gerçek aktörlerinden biri olmasıyla ilişkilidir. Bu sebeple onun ekonomik anlayışında emeğin korunması, üretimin teşvik edilmesi ve servetin toplumdan kopuk bir güç hâline gelmemesi temel bir yer tutmaktadır.
Ribâ ve Bankacılığın Kurumsal Boyutu
Bediüzzaman’ın ribâ eleştirisinin önemli özelliklerinden biri, meseleyi bireysel borç ilişkilerinin ötesine taşımasıdır. Onun yaşadığı dönemde modern bankacılık hızla gelişmekte ve faiz, ekonomik hayatın kurumsal mekanizmalarından biri hâline gelmekteydi. Bu bağlamda:
“Ribânın kapıları, hem de onun kapları olan bu bankalar...”[6] İfadesini kullanır. Buradaki “kapı” ve “kap” ifadeleri, onun faiz mekanizmasının bireysel işlemlerden çıkarak kurumsal bir ekonomik yapı içerisinde yaygınlaşmasına yönelik eleştirisini göstermektedir.
Ancak bu ifadeyi günümüz açısından yorumlarken önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bediüzzaman’ın dönemindeki bankacılık uygulamaları ile bugünkü bankacılığın bütün işlevleri aynı değildir. Günümüzde bankalar yalnızca faizli kredi işlemleri yapmamakta; ödeme sistemleri, para transferleri, tasarruf yönetimi, yatırım hizmetleri ve çeşitli finansal aracılık faaliyetleri de yürütmektedir. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın sözünü
bütün bankacılık faaliyetleri aynıdır ve hepsi ribâdır şeklinde genelleştirmek yerine, onun özellikle faiz merkezli finansman mekanizmasına yönelik eleştirisi olarak değerlendirmek daha isabetlidir.
Asıl mesele, finansal aracılığın varlığından ziyade, borç verme ilişkisinin faiz yoluyla nasıl yapılandırıldığı ve bu ilişkinin ekonomik gücü kim lehine kullandığıdır.
Ona göre bu yapı, emeğe dayalı kazanç ve üretim yerine sermayenin kendi başına kazanç sağlamasını teşvik eder; borçluyu zorlar ve ekonomik adaletsizlikleri artırır.
Ribâ zincirine katılan herkesin Peygamberimizin (A.S.M) şu hadisine göre sorumluluğu bulunmaktadır: “
Resûlullah ﷺ
ribâyı yiyene, yedirene, yazana ve iki şahidine lânet etmiş ve ‘Onlar günahta eşittir’ buyurmuştur."[7] İslâm hukukçuları bu hadisi, ribânın toplumsal bir sistem oluşturduğunu gösteren önemli delillerden biri olarak değerlendirmişlerdir. Çünkü bir ekonomik düzen, yalnız onu doğrudan uygulayanlarla değil; onu kayıt altına alan, kolaylaştıran ve meşrulaştıran aktörlerle birlikte işler.
Servetin Yoğunlaşması ve Gelir Adaletsizliği
Bediüzzaman’ın ribâ eleştirisinin en çarpıcı yönlerinden biri, gelir dağılımı meselesine verdiği önemdir. Mektubat’ta yer alan şu tespit, Bediüzzaman'ın iktisadî analizinin merkezini oluşturmaktadır:
"Bir sermâyedar, kendi yerinde oturup, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir bîçare amele, sabahtan akşama kadar tahte'l-arz madenlerde çalışıp, kût-u lâyemût derecesinde bir ücret kazanıyor."[8]
Bu örnekte Bediüzzaman’ın dikkat çektiği husus yalnızca zengin ile fakir arasındaki gelir farkı değildir. Asıl mesele, kazanç ile emek arasındaki orantının bozulmasıdır. Bir tarafta üretime doğrudan katılmaksızın büyük servet elde eden sermaye sahibi, diğer tarafta bütün gün çalışmasına rağmen temel ihtiyaçlarını ancak karşılayabilen emekçi bulunmaktadır. Böyle bir ekonomik yapı, yalnız maddî eşitsizlik meydana getirmez. Aynı zamanda toplumun alt kesimlerinde adaletsizlik duygusunu, üst kesimlerde ise ekonomik gücün verdiği tahakküm eğilimini artırabilir. İnsanlar yalnız fakir oldukları için değil, emeklerinin karşılığını alamadıkları kanaatine vardıkları için de öfke duymaktadırlar.
Bediüzzaman’ın eleştirisinin toplumsal boyutu burada ortaya çıkmaktadır: Ekonomik adalet, yalnız fakirin korunması değil, toplumdaki güven ve kardeşlik bağlarının korunmasıdır.
Sosyal Çatışmaların İktisadî Zemini (Fakir-Zengin İlişkisi ve Toplumsal Huzur)
Bediüzzaman’ın ekonomik düşüncesinde fakir ve zengin sınıfların birbirinden kopması ciddi bir sosyal tehlike olarak görülür. Ona göre toplumun farklı tabakaları arasında bir
“hatt-ı muvasala”[9], yani iletişim ve dayanışma bağı bulunmalıdır. Zengin ile fakir birbirinden tamamen uzaklaşır ve biri diğerinin hayat şartlarını anlayamaz hâle gelirse, ekonomik farklılıklar sosyal çatışmaya dönüşebilir.
Bediüzzaman, ekonomik eşitsizliklerin toplumsal ve siyasî sonuçlarını da dikkate alır.
İşârâtü’l-İ‘câz’da, insanlar arasındaki tabakaların birbirinden uzaklaşmasının sosyal huzuru bozduğunu ifade eder ve ribâ yasağını bu kopuşu önleyen ilkelerden biri olarak değerlendirir.
O’nun
“Nev-i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve Bolşevikliğe sevk edip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribâdır.”[10] Şeklindeki ifadesi, dönemin sosyal çatışmalarını ekonomik adaletsizlik bağlamında da değerlendirdiğini göstermektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Bediüzzaman’ın sözünü modern siyasal teoriler açısından birebir bir nedensellik şeması şeklinde okumamaktır. Onun vurgusu daha çok şudur: Emek ile sermaye arasındaki aşırı uçurum, fakir ile zengin arasındaki kopuş ve ekonomik adaletsizlik ile toplumsal huzursuzlukların önemli zeminlerinden biridir.
Dolayısıyla ribâ yasağı, onun düşüncesinde yalnız bireysel haramları azaltan bir hüküm değil; toplumsal çatışmanın ekonomik sebeplerini sınırlandıran bir adalet ilkesi olarak da değerlendirilir. Bu bağlamda onun:
“Fukarayı zenginlerle çarpıştıran...”[11] İfadesi önemlidir. Burada ekonomik adaletsizlik ile sosyal huzursuzluk arasında ilişki kurulmaktadır. Bediüzzaman’a göre ekonomik sistemin görevi yalnızca servet üretmek değil, üretilen servetin toplumsal barışı bozmayacak şekilde dolaşımını ve paylaşımını da sağlamaktır. Bu düşünce, onun ribâ ve zekâtı birlikte ele almasının temel sebeplerinden biridir. O'na göre bir toplumda ekonomik adalet zedelenirse, sadece fakirler zarar görmez; bütün toplum huzursuz olur.
Bu nedenle şöyle der:
"Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa ilân-ı isyan etti."[12] Burada dikkat çekici olan nokta, sınıf çatışmasının psikolojik kökeninin açıklanmasıdır. Sermaye ile emek arasındaki uçurum büyüdükçe, toplumun alt kesimlerinde yöneten ve zengin sınıflara karşı kin ve tepki oluşmaktadır. Bediüzzaman, analizi kısaca şu şekildedir: Faiz temelli sermaye düzeni; gelir adaletsizliğine, o da sınıfsal gerilime, o ise radikal sosyal tepkileri neticelendirir.
Bu yaklaşım, onun meseleye yalnız ahlâkî değil, aynı zamanda sosyolojik açıdan da yaklaştığını göstermektedir. Bu nedenle onun ribâ eleştirisi; Kur'ân'ın adalet ilkeleri çerçevesinde yapılan ahlâkî ve sosyal bir değerlendirme olarak anlaşılmalıdır.
Ribâ ve Modern Medeniyet Eleştirisi
Bediüzzaman’ın ribâ eleştirisi aynı zamanda modern medeniyet anlayışına yönelik bir eleştiridir.
Sözler’ de:
“Medeniyet, bütün cem‘iyat-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedit inzibat ve nizamatıyla, beşerin o iki tabakasını musalâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedavi edememiştir.”[13] Der. Burada eleştirilen husus, medeniyetin bilim, eğitim, hukuk, sosyal kurumlar ve maddî ilerleme bakımından gelişmiş olmasına rağmen fakir-zengin arasındaki çatışmayı ve ekonomik adaletsizliği bütünüyle ortadan kaldıramamasıdır. Dolayısıyla Bediüzzaman için medeniyetin ölçüsü yalnız teknolojik veya ekonomik büyüklük değildir. Ona göre medeniyetin gerçek başarısı yalnızca maddî ilerlemeyle değil, ekonomik adalet ve toplumsal barışın sağlanmasıyla ölçülmelidir.
Bediüzzaman’ın:
“Beşer hayat isterse enva-ı ribâyı öldürmeli.”[14] İfadesi, ribâ eleştirisinin en güçlü cümlelerinden biridir. Buradaki
“enva-ı ribâ” tabiri ile ribânın/faizin çeşitli biçimlerini ifade ederken “Öldürmeli” ifadesi, ribânın ekonomik ve toplumsal hayattaki çeşitli görünümlerini ortadan kaldırmak anlamında güçlü bir mesajdır. Aynı düşünceyi şu ifadeleriyle de sürdürür:
“Kur’an’ın adaleti bâb-ı âlemde durup ribaya der; Yasaktır! Hakkın yoktur; dönmeli! Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. Müthişini yemeden bu emri dinlemeli.”[15] Bu cümledeki temel mesaj açıktır: İnsanlığın ekonomik hayatı, borç üzerinden sömürü, haksız kazanç ve aşırı ekonomik tahakküm üzerine kurulmamalıdır. Bediüzzaman’a göre insanlığın gerçek refahı, finansal kazancın sınırsız biçimde büyümesiyle değil; emeğin, üretimin, ticaretin, yardımlaşmanın ve adaletin güçlendirilmesiyle sağlanabilir.
Zekât ve Ribâ: İki Farklı Ekonomik Yöneliş
Bediüzzaman’ın ekonomik düşüncesinde zekât ile ribâ birbirinden bağımsız iki konu değildir. Aksine bunlar, servete ilişkin iki farklı yaklaşımı temsil eder. Ribâ, borç ilişkisi üzerinden sermayenin belirli bir fazlalıkla geri dönmesini güvence altına alan bir kazanç biçimi olarak ele alınırken; zekât, servetin toplumun ihtiyaç sahibi kesimleriyle paylaşılmasını zorunlu kılan bir ibadettir.
Kur’an,
“Allah ribâyı mahveder, sadakaları ise artırır.”[16] diyerek ribâ ile sadaka arasında açık bir karşıtlık kurar. Bediüzzaman bu ilişkiyi sosyal düzen açısından daha da genişletir. Özellikle zekâtın toplumdaki ekonomik dengeyi sağlayan temel kurumlardan biri olduğunu vurgular. Ona göre İslâm'ın ekonomik düzeni, bir tarafta sınırsız sermaye birikimi, diğer tarafta yoksulluk üreten bir yapı değil; zengin ile fakir arasında kardeşlik ve dayanışma oluşturan bir sistem hedefler. Bu bakımdan ribâ ve zekât, yalnız iki farklı ekonomik işlem değil; iki farklı medeniyet anlayışını temsil eder.
İşârâtü’l-İ‘câz’da zekâtın toplumsal hayattaki rolünü şöyle açıklar:
“Zekâtın vücubu ile ribânın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır.”[17] Der. Ardından
“Eğer tarihi bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesavisine, hatalarına dikkat edersen, heyet-i içtimaiyede görünen ihtilaller, fesatlar ve bütün ahlak-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün. Birisi, “Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün, bana ne.” İkincisi, “Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim.” Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmaya yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren, ancak zekâttır. Nev-i beşeri umumî felaketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevk edip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır.” Der.
Burada Bediüzzaman’ın ekonomik düşüncesinin temel dengesi ortaya çıkar: Zekât, servetin paylaşılmasını; ribâ yasağı ise borç ilişkisinin sömürüye dönüşmemesini hedefler. Dolayısıyla İslâm’ın ekonomik adalet anlayışı yalnızca “faizi kaldırmak”tan ibaret değildir. Aynı zamanda
zekât, infak, dayanışma, üretim, ticaret ve emeğin korunması gibi tamamlayıcı ilkeleri de içerir.
Günümüz Açısından Değerlendirme ve Sonuç
Günümüzde faiz, klasik anlamdaki bireysel borç ilişkisinin çok ötesine geçmiş ve modern finans sisteminin önemli bir unsuru hâline gelmiştir. Kredi kartları, tüketici kredileri, konut ve taşıt kredileri, işletme finansmanı ve çeşitli borçlanma araçları, milyonlarca insanın ekonomik hayatını doğrudan etkilemektedir. Bu şartlarda Bediüzzaman’ın ribâ eleştirisi yeniden okunabilir. Onun
“şevk-i sa‘yi söndürür” uyarısı, günümüzde borçluluk kültürü, sürekli tüketime dayalı finansman ve üretimden kopuk kazanç arayışları bağlamında düşünülebilir.
Ancak modern ekonominin karmaşık yapısı, faiz konusundaki dinî hükmü ortadan kaldırmaz. İslâm açısından ribânın haramlığı, finansal sistemlerin gelişmesiyle değişen bir hüküm değildir. Kur’an’ın
“Allah alışverişi helâl, ribâyı haram kılmıştır” hükmü ile Bakara 278-279’daki faizden vazgeçme emri bu konuda temel çerçeveyi ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte günümüz Müslüman toplumları açısından mesele yalnızca “faiz haramdır” demekle tamamlanamaz. Ekonomik ihtiyaçlara helâl ve uygulanabilir alternatifler üretmek de önemlidir. Üretim ve ticarete dayalı finansman, ortaklık modelleri, kâr-zarar paylaşımı, gerçek ekonomik faaliyetlere dayalı yatırım ve faizsiz finans araçlarının geliştirilmesi bu açıdan önem taşımaktadır.
Bediüzzaman’ın yaklaşımının günümüze taşıdığı en önemli mesajlardan biri de budur:
Ekonomi insanın hizmetinde olmalıdır; insan ekonomik sistemin ve sermayenin aracı hâline gelmemelidir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin ribâ eleştirisi, yalnızca faizin haramlığına ilişkin bir fıkhî açıklama değildir. O, ribâyı
çalışma ahlâkı, emek-sermaye dengesi, servet dağılımı, fakir-zengin ilişkisi ve toplumsal barış bağlamında değerlendiren kapsamlı bir ahlâkî ve sosyal perspektif ortaya koymaktadır. Onun düşüncesinde sa‘y
, yani emek ve üretim ekonomik hayatın temel unsurlarındandır. Zekât, servetin toplum içerisinde dolaşımını ve sosyal dayanışmayı sağlayan temel bir kurumdur. Ribânın haramlığı ise borç ilişkisinin ekonomik zayıflık üzerinden bir tahakküm aracına dönüşmesini önleyen temel ilkelerden biridir.
Bu üç unsur birlikte düşünüldüğünde Bediüzzaman’ın ekonomik yaklaşımı daha açık biçimde ortaya çıkar:
Emek üretimi, ticaret meşru kazancı, zekât dayanışmayı, ribâ yasağı ise ekonomik adaleti korur. Dolayısıyla onun eleştirisinin hedefi sermayenin kendisi değil;
sermayenin emeğin üzerinde tahakküm kurması, borcun sömürü aracına dönüşmesi ve servetin toplumdan kopuk bir güç hâline gelmesidir.
Günümüzde ekonomik sistemlerin karmaşıklaşması bu temel ilkeleri önemsiz hâle getirmemiştir. Aksine borçluluk, gelir dağılımı, servet yoğunlaşması ve finansal bağımlılık gibi meseleler, Bediüzzaman’ın ekonomik adalet vurgusunun güncel bir anlam taşıdığını göstermektedir.
Sonuç olarak Bediüzzaman’ın ribâ konusundaki temel mesajı şudur:
Ekonominin amacı yalnızca daha fazla servet üretmek değil, insanın onurunu koruyan adil bir hayat kurmaktır. Faiz ve haksız kazanç yerine emek, üretim, helâl ticaret, paylaşma, zekât ve dayanışma güçlendirilmelidir. Çünkü gerçek zenginlik, servetin çokluğundan önce onun nasıl kazanıldığı ve nasıl kullanıldığıyla ilgilidir.
Rabbimizden niyazımız; Alın terinin değer gördüğü, kimsenin borç altında ezilmediği, zenginin paylaşmayı, fakirin ise izzetle yaşamayı bulduğu adil bir hayattır.
Allah’ım! Zenginliği kibir ve tahakküm vesilesi değil, şükür ve infak vesilesi; emeği ise yalnız geçim aracı değil, onurlu bir kulluk ve sorumluluk alanı kıl. Ekonomiyi insanın hizmetinde, insanı da Senin rızanı arayan bir hayatın içinde eyle. Âmin
Abdulkadir KURŞUN
31.08.2026
[1] BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Sözler/Lemeât, 920 s
[2] Buhârî,
el-Câmiʿu’s-Sahîh, Kitâbü’l-Büyûʿ, Hadis no: 2072.
[3] BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Sözler, 494 s
[4] BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Sözler, 945 s
[5] Necm Suresi, 39
[6] BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Sözler/Lemeât, 920 s
[7] Sahîh-i Müslim, Kitâbü’l-Müsâkât, Hadis no: 1598. Râvi: Câbir b. Abdullah (r.a.)
[8] BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Mektubat, 492 s
[9] BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, İşaret’ül-İ’caz, 56 s
[10]BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, İşaret’ül-İ’caz, 56 s
[11]BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Sözler, 494 s
[12]BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Mektubat, 492 s
[13]BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Sözler, 504 s
[14]BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Sözler, 889 s
[15]BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, Sözler, 889 s
[16]Bakara Suresi, 276
[17]BSN, Zehra Yayıncılık,
https://zehra.com.tr, İşaret’ül-İ’caz, 56 s
Yorum Yap