Hutuvat-ı Sitte’nin Kimliği

🕒 15.09.2026 22:43 👁️ 32 görüntülenme ❤️ 1 beğeni

Hutuvat-ı Sitte’nin Kimliği
Hutuvat-ı Sitte’nin Kimliği

Hutuvat-ı Sitte’nin Kimliği

Hutuvat-ı Sitte, Said-i Kürdî’nin İngiliz ve onun ileri karakolu olan Yunan işgalciliğine karşı yazmış olduğu bir “cihad” manifestosudur. İlk baskısı, 1920’nin Mart ayında yapılmıştır. Bu tarih, İngilizlerin İstanbul’u fiilen işgal ettiği tarihtir.
Kitabın kapağında sadece “Hutuvât-ı Sitte” ve “Li-Bediüzzaman” ifadeleri vardır. Kitabın basılış tarihi ve basıldığı matbaa belirtilmemiştir. Büyük ihtimal, bu belirsizlik ihtiyata binaendir; matbaayı ve sahiplerini riske atmamak için bilinçli bir tercihtir. 
 
Üzerinde baskı tarihi belirtilmeyen “Hutuvat-ı Sitte”nin 8’inci sayfası. Bu matbu nüsha, Üstadın tashihinden geçmiş olup, sayfanın altında kendi el yazısıyla “Yani, ey zalim, sen onu ikrah ve icbar ettin” ifadesini okumaktayız. 
Osmanlıca nüshası, roman boyunda olup toplam 14 sayfadır; Arapça nüshası ise yine roman ebadında olup –küçük puntolarla yazıldığından– sayfa sayısı 5’tir. Bu nüsha, 1922’de “Evkaf-ı İslamiye Matbaası”nda 3’üncü baskısı yapılmış olan “El-Hutbetü’ş-Şamîye”nin 59 ila 63’üncü sayfaları arasındadır. Kitabın sayfa olarak azlığı, işgali protesto ve Müslümanları cihada davet manifestosu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Yani özlü, etkili ve kesin ifadelerden müteşekkil bir bildiri mahiyetindedir.

ArabîHutuvat-ı Sitte”nin 1’nci sayfası olup, Arapça “El-Hutbetu’ş-Şamîye”nin 59’uncu sayfasından alınmıştır. 
İşgalci ve emperyalist karakteriyle dünyada nam yapmış ve halen de bu karakteriyle dünya siyasetinde birinci derecede ağırlığı hissedilen İngiltere, 16 Mart 1920 senesinde İstanbul’u işgal eder. Bu işgalciliğe en sert cevabı Said-i Kürdî Hazretleri verir; Hutuvat-ı Sitte, bu cevabın müşahhas şeklidir. Gazeteci Eşref Edib’in yardımlarıyla hem Türkçe, hem de Arapça olarak binlerce nüshası bastırılan bu eser, Veznecilerde bir çayhanede tutulmuş; buradan da deste deste alınarak İstanbul’un dört bir yanına dağıtılmışlardır. Dağıtma işinde, başta Üstadın biraderzadesi Abdurrahman olmak üzere, Tevfik Demiroğlu ve sair fedai talebeleri rol almışlardır.
İngiliz fitnekârlığı, başta İstanbul sakinleri olmak üzere, Anadolu’nun dört bir yanında halkın ve ulemanın arasını açarak “İtilaf” ve “İhtilaf” guruplarını; yani kendisine yandaş ve karşı olanları biribirine bıraktı. Başta Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi, Damat Ferit Paşa ve hatta Padişah Vahdettin’i kendi lehine çeviren İngiliz devleti, bunlar üzerinden halk tabanında da ciddi destek buldular. Dürrizade’nin fetvasıyla İngilizler lehinde hutbeler okutturuldu, işgal meşrulaştırıldı, mücahidler baği ve eşkıya ilan edildiler; öldürülmelerinin farz olduğuna dair fetvalar yayınlandı.
İşte Hutuvat-ı Sitte, işgali protesto, nameşru fetvaya tepki, direnişe destek ve Hizbüşşeytan olan İngilizlerin entrikalarını teşhir, menhus emellerini berheva ve İslâm diyarından defedilmelerini sağlamaya matuf cihanpesendane bir adımdır.
Kürdistan’da Milis Kuvvetleri Komutanı olarak Rus ve Ermeni çetelerine karşı savaşan, bu uğurda talebelerinden büyük kısmını şehit veren Üstad, bilindiği gibi, kendisi de yaralı olarak Ruslara esir düşer. İki buçuk senelik bir esaret hayatından sonra Kosturma’dan firar eden Üstad, 17 Haziran 1918’de İstanbul’a gelir. “Darü’l-Hikmetü’l-islâmiye”ye aza olur; iki yıl sonrasında ise İngiliz emperyalizminin soğuk yüzüyle karşılaşır. İngiliz işgalciliğine mukabil,  harekete geçen Üstad, zaman geçirmeden Hutuvat-ı Sitte’yi yazar ve yayınlar. Bu risalenin ucunda ölüm vardı...
Bildiri halinde dağıtılan Hutuvat-ı Sitte’nin bir nüshası da İngiliz başkomutanı General George Milne’nin eline geçer. Muhteviyatını öğrenen komutan, Said-i Kürdî’nin öldürülmesi için derhal emir verir; “Onun vücudunu ortadan kaldırınız!” der. Bir hafta boyunca İstanbul’u didik didik eden işgalciler, Üstadı bulamazlar. Çünkü o, ihtiyat gereği, her gün farklı semt ve adreslerde kalıyordu. Nihayet, İngiliz komutanına iletilen bir bilgide: “Eğer Bediüzzaman’ı öldürürseniz, Kürtler onun intikamını yerde bırakmaz; son ferdine kadar sizinle savaşırlar” denildi. Bunun üzerine, işgalcilerin komutanı bir haftalık aramadan sonra, Üstadın takibinden vazgeçti.
Onlar vazgeçseler bile, Üstadın antiemperyalist çabaları son bulmaz; Hutuvat-ı Sitte’nin akabinde, Anglikan Kilisesi’nin mağrur papazına da ağzının payını verir; altı sualine mukabil “tükürük” kabilinden bir cevapla haddini bildirir.
 
Üstadın birçok eserinde olduğu gibi, Hutuvat-ı Sitte’de de tahrifatlar yapılmıştır. Tahrifatçı çevreler, özellikle Kürd, Kürdçe, Kürdistan gibi kelimeler mütehammil olmadıklarından, bu küçük eserdeki bir Kürdçe ifadeyi de çıkarmışlardır. Yukarıdaki sayfanın altındaki dipnot Kürdçedir. Birçok yayınevi bu ifadenin sadece Türkçesini yazarak, Kürdçe bir ifade olduğundan sarf-ı nazar etmişlerdir. Okuyucuları bilgilendirmek adına, bu harika cümleyi orijinaliyle birlikte Latinize etmek istiyorum: 
Xweda mirov şaş dike, kaş neke; kaş dike, fahş neke; fahş dike, pirş neke; pirş dike, perîşan neke; perîşan dike, mişeweş û sergerdan neke!” Türkçesini, varın onu da siz öğrenin...
Hutuvat-ı Sitte’nin bu kısa tanıtımından sonra, bizzat Üstadın ağzından da bu eserin ehemmiyetine dair bir kaç cümle naklederek, mevzuyu kapatalım:
1930’larda kaleme aldığı On altıncı Mektub’da:
Esaretten geldikten sonra, Hutuvat-ı Sitte gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum; şu beni işkenceli ve sebepsiz esaret altına alanlara yardım ettim.”
1935 yılında kaleme aldığı Eskişehir Müdafaanamesinde:
“Bundan on iki sene evvel Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte namındaki eserim ile mücahedatımı takdir edip beni oraya istediler. Gittim, gidişatları benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi. ‘Bizimle çalış!’ dediler. Dedim: ‘Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor; sizinle beraber çalışmaz. Fakat size de ilişmez.”
1948-49’larda Afyon Hapsinde kaleme aldığı ve bütün Bakanlıklara, Diyanet Riyaseti’ne gönderdiği “Haşirde Mahkeme-i Kübra’ya Bir Şekvadır” serlevhalı dilekçesinde ise:
İngiliz ve Yunan aleyhinde Hutuvat-ı Sitte eserimi Eşref Edib’in gayretiyle tab’ ve neşretmekle, o kumandanın (İngiliz) dehşetli planını kıran ve onun idam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara’ya kaçmayan, ilh...” denilmektedir.
Evet; Üstadın işgalciliğe karşı yazmış olduğu bu harikulade eserine hem mükâfat, hem de “Bu kahraman hoca bize lâzımdır.” diyerek onu elde etmeye çalışan Mustafa Kemal ve ekibine karşı cevabı net ve kesindir:
“Ben tehlikeli yerde mücadele etmek isterim. Siper arkasında mücahede hoşuma gitmiyor. Burasını daha tehlikeli görüyorum. Buradaki vazifem henüz tamam olmamıştır. Buradaki tehlikeyi bertaraf edince,  İnşaallah oraya geleceğim.”
Ankara’ya gittiğinde ise (1922), mebusların namaz hususundaki lakaytlığına mukabil okuduğu 10 maddelik hutbe ve sonrasındaki gelişmeler; kendisine teklif edilen 300 lira maaş, tahsisi düşünülen köşk, milletvekilliği,Diyanet Riyasetinde azalık ve Şark Umumi Vaizliği gibi cazip payelerin tamamı ve nihayet, Üstadın, “Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını orada bir adamda (M. Kemal) gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım...” demesi gibi hadiseler, Hutuvat-ı Sitte’nin neşrini müteakip cereyan etmiş hadiseler cümlesindendir.    
 
Yunus İPEK
 15.09.2026
 
Paylaş:

Yorum Yap

💬 Yorumlar
Henüz hiç yorum eklenmedi. İlk yorumu siz yapın!

Bu içerik faydalı oldu mu?