İbn-i Sina Ve Bediüzzaman Said Nursi'de Orta Yol Erdemi

🕒 05.10.2026 00:07 👁️ 110 görüntülenme ❤️ 1 beğeni

İbn-i Sina Ve Bediüzzaman Said Nursi'de Orta Yol Erdemi
İbn-i Sina Ve Bediüzzaman Said Nursi'de Orta Yol Erdemi

İbn-i Sina Ve Bediüzzaman Said Nursi'de Orta Yol Erdemi[1]
             Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! (Hud, 11/112)

1.Giriş
Tarih boyunca dengeli ve doğru bir hayatın ilkeleri üzerinde düşünülmüş, aklın ürünü olan düşünceler ortaya konulmak ile beraber, dinlerin de en fazla değindiği ahlaki problemlerden biri dosdoğru olmanın nasıl mümkün olacağı ile ilgilidir. Belki de insanın en önemli problemidir.
Bu problem daha çok ahlaki bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. İslam felsefe geleneğinde de çokça değinilen bir problemdir. İnsanın erdemli bir kişilik sahibi olması her toplum için elzem bir durumdur. Toplumsal düzenin devamlılığı o toplumda yaşayan insanların ahlaki ilkelere uygun hareket etmeleri ile mümkündür. Bundan dolayı bu çalışmada ahlakın en önemli özelliklerinden olan “orta yol” erdem anlayışı incelenmeye çalışıldı. Ahlak çok geniş bir konu olduğu için bir makale ile ortaya konulması mümkün olmayacağından, ahlakın en önemli esaslarından olan aşırı uçlardan uzak durarak “orta yol”un tercih edilmesi erdemi üzerinde durulacaktır. Hem bireysel hem toplumsal açıdan aşırılıklardan kaçınmak, insanı insan kılan en önemli değerlerdendir.
Tarihsel süreç içerisinde ilk çağlardan beri ahlaka ilişkin düşüncelerin var olduğu söylenebilir. Özellikle de Antik Yunan’da; Sokrates, Platon ve Aristoteles de erdem etiğinin ne olduğuna ilişkin düşüncelere rastlamaktayız. Yunan felsefesinin en önemli ilk çağ filozoflarından Aristoteles (M.Ö.384-322) etik anlayışının merkezinde yer alan ‘‘orta yol öğretisi’’ fikrinin sahibidir.[2]
İbn Sina’nın feyz kaynağı olan Aristoteles, ahlak üzerine kaleme aldığı ünlü eserinde ölçülülüğün tanımını ruhun irrasyonel kısmının erdemi şeklinde ifade etmektedir. Arapçada -adl kökünden türemiş olup klasik sözlüklerde ‘iki aşırı tutum ve davranış arasındaki orta hal” olarak tanımı yapılan itidal kavramı bu genel tanımı itibariyle “orta halde bulunma, ölçülü ve ılımlı olma, soğukkanlılık, denge, düzgünlük, doğruluk” şeklinde açıklanmıştır; ayrıca adalet kelimesinin bir anlamının da “itidal ve istikamet” olduğu belirtilir.[3]
Bu makalede, orta yol erdemine ilişkin İbn-i Sina’nın görüşleri incelenerek, Bediüzzaman Said Nursi’nin orta yol erdemine getirdiği açıklamanın; benzer ve farklılıkları ifade edilmeye çalışılacaktır. Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi’nin İslam düşünce geleneğinden ne denli beslendiğinin örneklemi olarak bir temellendirme amaçlanmıştır. Bu çalışma ile hem Nursi ve İbni Sina etkileşimi hem de orta yol erdem anlayışının Nursi de çok boyutlu bir anlam kazanması ortaya konulmaya çalışıldı ki bu tarz bir çalışmanın ilk olması yönü ile önem arz ettiği ifade edilebilir.
Orta yol erdemine ilişkin görüşlerin bir sentezini yaparak eserlerinde yer veren, Nursi “orta yol” erdemini özellikle Fatiha Süresinin tefsirinde değinir. O’na göre; “Sırat-ı müstakim; şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adalete işarettir.”[4] Aynı ifadelere ibn-i Sina’da rastlıyoruz; “erdemlerin başı iffet, hikmet ve şecaattir. Bunların toplamı ise adalettir.”[5] Bu konuda hem İbni Sina hem de Nursi ahlâkı, ifrat ve tefrit arasında bir denge olarak görür. Mesela, Aristoteles, “orta yol”u felsefî-ahlâkî temelde açıklar. İbn Sina, modeli İslâm düşüncesine entegre ederek işler. Said Nursî hem İbn Sina’dan hem de klasik İslâm ahlâk geleneğinden beslenerek bunu, iman merkezli bir çerçeveye oturtur.
2. İbn-İ Sina’da Orta Yol Erdemi
Genelde ahlâk, “Fikrî bir zorlamaya gerek kalmaksızın fiillerin kendisinden kolayca ortaya çıktığı, nefiste yerleşmiş bulunan bir meleke/hal/heyet”[6] olarak ifade edilmiştir.[7] Ahlak; felsefi ameli ilimlerdendir. İnsanın yapıp etmelerini ve bu yapıp etmelerin nasıl meydana geldiği, hangi hedeflere yönelmesi gerektiği hakkında, bize bilgi sunar. Ahlak ilmi, metafizik arka plana sahip olduğu gibi, yoğunlukla insanın tabiatı ve tecrübelerini de konu edinir... Metafizik arka planı olmayan bir ahlak ve ahlak görüşü, kanunlarla kuşatılmış bir hapishane gibidir.[8]
İbn Sina'nın ahlak anlayışına gelince, elimizdeki bilgiler doğrultusunda, onun ahlak anlayışının iki temel esasa dayandığını görmekteyiz: Bunlardan birincisi, bireysel olarak her insanın tabii yeteneklerini teorik ve pratik aklının gereklerine göre fiil alanına çıkarmasıdır. Teorik ve pratik akıl; insanın zihni ve biyolojik yapısıyla ilgilidir ve insanın tabii yapısı da iyi ve kötüyü yapmaya müsait bir tarzda yaratılmıştır.
İbn Sina'nın ahlak anlayışının ikinci esası, ahlaklı olmanın, aşırılıklara karşı (ifrat-tefrit) kişinin kendisini terbiye etmesi olarak belirmektedir. Yani "orta karar" davranışlarda bulunacak bir kişiliği oluşturmak ahlakilikte aranan temel hedeftir.[9]
İtidallilik, İki zıt eylem arasında “ortada olma” yani itidalli olmak dengede olmak şeklindedir. Ortada olma İbn Sina’ya göre tavassut melekesi ile aynı anlama gelir. Tavassut melekesi ise pratik bir anlamda eylemde bulunmadan ziyade düşünme ve hayvani güçlerin bir arada bulunduğu bir melekedir.[10]
Erdemli ahlâk da “iyi fiil”in tekrar edilmesi sayesinde “ortaya uygun davranma alışkanlığının” (meleketü’t tavassut) kazanılması demektir.[11] Gerçek anlamda ortaya uygun davranan (el-mutavassıt) ise iki aşırı uçtan yani ifrat ve tefritten aynı anda uzak kalabilendir. Zira orta (tavassut), diğer güçlerin eğilimlerine, dolayısıyla hissî hazlara karşı ne tamamen ilgisiz kalmak ne de kontrolsüz bir şekilde onlara yönelmektir. Aksine onlara karşı ilgiyi “dengede” (tavassut, tenezzüh, itidâl) tutmaktır. Zira yaratılışı gereği nefsin hem bedeni tedbir etmeye hem de ondan kaynaklanan hissî hazlara karşı bir şevki vardır.[12] Dolayısıyla bedenle beraber olduğu sürece onun gazap ve şehvet güçlerinden kaynaklanan hissî hazlardan tamamen vazgeçmesi mümkün değildir. Kaldı ki kötü karakterleri edinen bizzat beden değildir. Beden bunlara sadece bir “zemin hazırlamaktadır”. Bu itibarla nâtık nefsin bedenin sağlığını ihmal etmek yerine onun mizacını itidalde tutması gerekmektedir.[13]
İslam ahlak felsefesinde fazilet kavramı oldukça önem arz eden bir kavram olup itidal kavramının izahı konusunda İslam düşünürleri tarafınca da ziyadesiyle ele alınıp üzerine düşünülmüştür. Bu düşünce ruhi melekelerin analizine dayanan bir düşüncedir. Her melekenin kendine has hem fazileti hem de rezileti vardır. Bazı durumlarda fazilet erdemi reziletin tam tersi gibi olsa da bazen de fazilet erdeminin tam merkezi konumunda olan itidalin iki ayrı kolu olarak bilinen ifrat ve tefrit rezilet olarak kabul edilir. Bu durumlarda itidalli olmak yani ortada olmak en doğru olan yoldur.[14] İbni sina’a orta yolu ahlaka ait eserinde şöyle detaylandırır:
Faziletler, reziletler arasında orta bir konumda bulunurlar. Nitekim her fazilet iki rezilliğin ortasındadır. Sözgelimi, iffet taşkınlıkla haz alamama, cömertlik israfla cimrilik arasında orta noktadır. Keza mizahın orta noktası nüktedanlık olup, oyun eğlence ise ahlaksızlıkla sahtekarlığın ortasında yer alır. Tevazu kibir ve sevginin, hiçlikle keremin, böbürlenme ve kasılmayla sefahatin arasında; hilim aşırı öfkeyle hiçbir şeye kızmama arasında; haya arsızlıkla her şeyden çekinme arasında, tereddüt ve temkin katılıkla dalkavukluk arasındadır... Dengeli olma durumu bağımlılıktan öte olma durumuna eştir. Bu durum etkileyici bir konumda olan bir yaşam biçimini anımsatması üzerine nefsi natıka ile aynı tabiata sahiptir. Bu sebeple nefsi natıka kendi tabiatına uygun eylemlere yönelerek beden ile ittisal halinde olmasından itidal melekesine sahip olmaktadır. Bedenden ayrıldığında ise içinde bulunduğu duruma binaen bir nispet yakınlığında bulunarak itidalli bir yaşamı tercih eder.[15]
İnsan zihninin tek işlevi sadece kavramlar arasında düşünmek ya da bilgi üretmek olmayıp beden ile ittisal hali olduğundan gerçekleştirmiş olduğu başka eylemleri de söz konusudur. Mutluluk erdemi bulunmuş olduğu bu eylemlerin sayesinde meydana gelir. Bu eylemler ise itidal değerinden önce gelerek ortaya belirmiş olur. Nitekim itidalin manası nefsin hoşuna giden ya da gitmeyen öfkelenip öfke duymadığı, hayatını yönetip yönetmediği gibi birçok zıtlık durumlarında iki ayrı uçtan uzak kalıp orta yolu izlemesine verilen isimdir. Kısaca açıklamak gerekirse itidal değeri İbn Sina’nın ahlak felsefesinde oldukça önemli bir konumda olan bir etik değerdir.[16]
            İnsanın ahlaki gelişim sürecinde nefsin tezkiyesi önemli yer tutar, nefsini kötülüklerden arındıran kurtulur ve mutluluğa erişir. İbni Sina’ya göre;
İnsanın mutluluğu (saadeti), nefsin ancak hayır ameli işlemesiyle, kendisini ıslah etmesiyle mümkündür. Bu da nefse iki zıt huy arasında dengede olma melekesinin kazandırılmasıyladır. Böylece anlaşılmaktadır ki; hayvani kuvveler sindirilip boyunduruk altına alınmalı, natık kuvveler ise etkilenmeye ve daha üstün bir konum alıp etkilemeye (hey'etü intial ve'l-isti'la) hazır hale getirilmeleri gerekir. Hayvani kuvve güçlenir ve baskın bir hal (isti'lai meleke) arz etmeye başlarsa, nefsi natıkada zayıflama (iz'iini hey'et) ve ona (bedene) ram olma (infi'ali te'sir) durumu ortaya çıkar ki bu özellik; nefs-i natıkada kökleşir ve onu (nefsi natıkayı) beden lehine güçlü bir ilişki akışına götürür.[17]
İbni Sina ahlaka ait “Risale Fi’l Birr Ve’l-İsm” adlı eserinde orta yol erdeminin önem ve kapsamını sorularla açıklalar: Hangi fiiller dengeli (mutavassıt) fiillerdir? İyi ahlak sebebiyle dengeli (orta karar) fiiller ne zaman meydana gelirler? İyi ahlak meydana geldikten sonra yapılan bu (dengeli) fiillerin devamı gerekir. Ne zaman bu fiiller gerekenden fazla veya eksik olur? Eğer onlar (dengeli fiiller); kötü ahlak sebebiyle, iyi ahlak oluşmadan meydana gelirlerse, ahlakla ilgili bu durum, güzel ahlakın oluşumundan sonra bile olsalar (başlangıçta kötü ahlak sebebiyle meydana gelmelerinden dolayı) giderilmeleri gerekir.
Fiillerde itidallik (orta hallilik) durumu da böyledir. (Fiiller de) zamana, mekâna, kimden ne amaçla, nerede sadır olduğu gibi hususlar çerçevesinde değerlendirilir. Nitekim bir tabip, hararete meyilli bir bedenle karşılaştığında, o harareti (ateşi), hararetin karşıtı olan şeyle, soğukluk ile giderir. Eğer bedeni üşümeye (soğukluğa) daha meyyal görür ise, (onu tedavi için bu sefer de) harareti (sıcaklığı) kullanır. Bu sebeple, ne zaman kendimizde bir huyun, bir davranışın fazla ve abartılı olduğunu görürsek, onu eksiltip kısarak tedavi etmeliyiz. Ne zaman da (kendimizi) eksikliğe ve yetersizliğe eğilimli bulursak, o zaman da ortayı bulmak için, bir denge oluşana kadar, noksanlaştırma ve ziyadeleştirme cihetine gitmemiz gerekir.[18]
Ortada olma durumunun bazen kişinin durumuna göre değişiklik gösterebileceğini, dolaysıyla gerek nasihatçinin gerekse kişinin kendisin bulunduğu şartları da dikkate alarak davranışlarında orta yolu seçmeyi hedeflemesi gerektiğini ifade eder. Ancak buradaki esneklik bedensel ve bazen statü ilişkin durumla ilgilidir. Mesela, bir asker için orta yol (cesaret) ile sıradan bir vatandaş için olan denge noktası aynı fiziksel eylemi gerektirmez. Korkaklık ile delice atılganlık arasındaki denge, kişinin gücüne ve içinde bulunduğu duruma göre pratik akılla belirlenir. Yine bir tıp bilgini olan İbn Sînâ, ruhsal sağlığı da bedensel sağlık gibi görür. Her bedenin ideal ilaç veya besin dozu farklı olduğu gibi, her insanın karakter özelliklerine göre pratik etmesi gereken "itidal" dozu da kendi özel şartlarına göre esneklik gösterir. Yoksa İbn Sina ahlakı, mutlak iyi olan Allah’a ve evrensel kozmik düzene dayandırır. Ahlaki ilkeler keyfi ya da topluma göre değişen kurallar değildir. Orta yol, insan nefsindeki akıl gücünün, arzu (şehvet) ve öfke (gadap) güçlerini kontrol altına almasıyla sağlanır. Akıl evrensel bir yeti olduğu için onun belirlediği "itidal" de nesnel bir ahlaki ölçüttür. İfrat (aşırılık) ve tefrit (eksiklik) arasındaki orta yol olan dört temel erdem (hikmet, iffet, şecaat/yiğitlik ve adalet) tüm insanlar için mutlak birer iyiliktir.
3. Said Nursi’de Orta Yol Erdemi
Said Nursi’nin ahlak anlayışı, temelde vahiy ve iman merkezli, evrensel ve pratik bir İslam ahlakıdır. Geleneksel İslam felsefesi ve tasavvuftan beslenmekle birlikte, modern çağın materyalist ve şüpheci yaklaşımlarına karşı ahlakı yeniden inşa etmeyi amaçlar. Klasik felsefedeki "orta yol" (itidal) kavramını benimseyen Nursi, insandaki üç temel kuvvenin (duygunun) dengelenmesini ahlakın esası sayar. (Orta yol) Sırat-ı müstakim ise, şecaat, iffet ve hikmetin karışımından çıkar. Bu karışımın son hali de adalettir. Bütün bu faziletlerin bilfiil göründüğü kişi ise Hz. Muhammed’dir.[19]
Nursi, orta yolu genel itibari ile hem davranışta hem düşüncede hem itikatta dengede olmayı, ortada olmayı ve adaletli davranmayı kapsayacak bir anlamda kullanır. Nursi “orta yol” erdemini özellikle Fatiha Süresinin tefsirinde değinir. O’na göre;
Sırat-ı müstakim; şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adalete işarettir. Şöyle ki: Tagayyür, inkılâb ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi, menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiyye; ikincisi, zararlı şeyleri def’ için kuvve-i sebuiyye-i gadabiye; üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekliyedir.[20]
Bediüzzaman’a göre insan yaşayabilmek için üç temel yetenek ile donatılmış ve bu yeteneklere yaratılıştan bir sınırlama konulmamıştır. Bu nedenle aşırı uçlara kaçarak onları yanlış kullanmak mümkündür. Meleklerdeki sabit makamlara nisbetle, insanların en aşağı mertebeden meleklerin üzerine geçip kâinatın halifeliğine kadar uzanan mertebelere terakkisinde bu yeteneklerin büyük önemi vardır. Bundandır ki, bu temel yeteneklerini Kuran’ın emrettiği tarzda orta yola çeken bir insan imtihanı kazanır.
Lâkin, insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise de fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi tefrit, vasat, ifrat namiyle üç mertebeye ayrılırlar. Mesela, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki ne helale ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur; ifrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise, iffettir ki; helaline şehveti var, harama yoktur.”[21]
Yukardaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Nursi’ye göre insandaki ‘şehvet’ kuvvesi, menfaatli şeyleri almak için ona verilmiştir. Bu şehvet hissi, temelde cinsel arzu, yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi faydalı şeyleri alma ve elde etme gücü içindir. Ancak bu gücün üç derecesi vardır. Tefrit (negatif aşırılık) derecesi ‘humud’ denilen şehevi şeylere karşı isteksizliktir. Böyle bir kişi, harama karşı şehvetli olmadığı gibi helallere karşı da iştahlı değildir. İfrat (pozitif aşırılık) derecesi ise, helal haram demeden aşırı şekilde şehvetine düşkün olmaktır. Böyle bir kimse namusları ayaklar altına alma istidadındadır. Orta mertebe olan vasat derecesi ise, iffetliliktir. Kişinin helaline karşı şehveti varken, harama karşı iştahsız olur. Yani, şehvetin tefriti adeta cinselliğin yok edilmesi, bitkisel bir hayat düzeyi; ifrat düzeyi ise, şehvetperestlik, kalbi ve akli tüm insani duygularının kaybolması; vasat düzeyi de iffetliliktir. Dolayısıyla Said Nursi, iffeti, sadece cinsel noktada değil; yemek, içmek, uyumak, konuşmak, bakmak vb. gibi insanın her şeyde ölçülü olması anlamında en geniş şekliyle ele almıştır. Bu anlamda iffet, kendini kontrol etme kabiliyetidir.[22] Nursi ikinci duyguyu ise şöyle açıklar:
Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar; ifrat mertebesi, tehevvürdür ki ne maddî ve ne manevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder; meşru olmayan şeylere karışmaz.
İhtar: Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.[23]
Nursi’nin ifade ettiği gibi insandaki ‘gazap’ kuvvesi de zararlı şeyleri uzaklaştırmak için verilmiştir. Bu eğer İslâm dininin sağlam inanç esaslarıyla dengelenmezse ya her şeyden korkmak ya da hiçbir şeyden korkmamak gibi aşırılıklar ortaya çıkarabilir. İkisi de birey ve toplumun ahlaki hayatını bozacak durumlardır. Bunun tefrit derecesi, korkaklıktır ki, olur olmaz şeylerden korkarak hayatı kendisine zehir eder. İfrat derecesi ise, maddi ve manevi hiçbir şeyden korkmama hissi veren aşırı öfke halidir. Ama bu kuvve dengelendiğinde ‘şecaat’ dediğimiz bir fazilet meydana gelir. Bu durumda insan kimseye haksızlık yapmaz. Denebilir ki, bütün zulümler bu türlü kötü ahlaki bir hissin ürünüdür. Vasat mertebesi, şecaat denilen kahramanlıktır.[24] Nursi üçüncü temel duyguyu ise akıl olarak ifade eder:
Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki; hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur. Vasat mertebesi ise, hikmettir ki; hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, içtinab eder.[25]
Nursi’ye göre, ‘kuvve-i akliyye’ ise, iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etmek için verilmiştir. Eğer insan, İslâm dininin sağlam inanç esaslarıyla dengelenmezse o zaman ya ahmaklık ya da ‘cerbeze’ ortaya çıkar. İnsanın hiçbir şeyden anlamaması demek, insanî yetilerini kaybetmesi demektir. Cerbeze ile herkesi aldatması, hakkı bâtıl, batılı hak göstermesi de fert ve sosyal ahlakın hedefi olan mutluluğu, huzuru bozucu bir durumdur. Bu kuvve dengelendiğinde hikmet sahibi, akıllı bir insan karşımıza çıkar. Böyle bir insan ise hakkı hak bilir ona uyar, bâtılı da bâtıl bilir ondan uzaklaşır. İffet, şecaat, hikmet ve adâlet kodunu meydana getirir. Bu da ‘sırat-ı müstakim’ (istikamet/orta yol) olarak isimlendirir. Bu sayede insan, bencilce davranışlardan, hazzın peşinde koşmaktan, başkasına zarar vermekten kurtulur. Bunun da yolu aklın hikmet dairesinde kullanılmasından geçmektedir. Hikmet de bir şey hakkında doğru ve uygun karar verebilme kabiliyetidir.[26]
Nursi göre, üç temel duygunun üçer mertebesi vardı ki bunlar dokuz mertebe eder. “Dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir.[27] Böylece Nursi ahlak anlayışını da İslam’ın en önemli esaslarından olan adalet üzerine temellendirmiş olmaktadır. “Sözcük olarak ‘adl, idl’, şeklinde iki formu bulunan adâletin, temel anlam olarak eşitlik, denklik, düzen, denge, doğru yolu izleme, gerçeğe uygun hükmetme gibi kullanımını görmekteyiz.[28]
Kur’an gözlüğüyle bakılınca, bütün evren adâlet, denge üzere kuruludur. Parçası olduğumuz kozmik düzene uyum göstermek, adâlet ilkesine uygun davranmak olacaktır. Toplumsal düzenin sigortası olan adâlete geçiş yapan her bütüncül bakış, adâletin her türlü ilişkinin devam ettirilmesini sağlayan ana ilke olduğunu görür. Yer ve gök adâlet ile ayaktadır; Peygamberler kitapla birlikte adâleti getirmişlerdir.[29]
Nursi, eğer bir kalp ve vicdan İslâm’ın faziletleriyle süslenmezse, ondan gerçek anlamda hak ve hakikati koruma ve adâletin sağlanmasının beklenilemeyeceğini, belirtir ve şu görünen âlemde nizam ve dengenin olması için adâletin gerekli olduğu gibi, beşer âleminde de asayişin temini için tarafsız adâlet merkezlerinin bulunmasının gerekliliği üzerinde durur. Nursi’ye göre, had ve ceza ilahi emir ve adâlet hesabına icra edildiği zaman hem ruh hem akıl hem vicdan hem de diğer latifeler bununla alakalı olurlar. Beşerin mutluluğu dünyada adâlet ile olur. Nursi, eğer insan hemen aklını başına alıp ilahi adâlet namına ve hakiki İslâmiyet dairesinde mahkemeler kurmazsa düzenin bozulacağını belirtir. Dolayısıyla kâinatın işleyişinde de görülen dengenin adaletle arasında sıkı bir ilişki olduğuna işaret eden Nursi, kâinatta dengeye dayalı bu işleyiş bozulduğunda nasıl ki tüm düzen alt-üst olursa, sosyal hayatta insanlar arasındaki adalet ölçüsü de bozulursa tüm sosyal ilişkilerin bozulacağı uyarısını yapar.[30]
Said Nursi, İslam’ın ahlakta, itikatta ve hukukta her daim orta yol üzere bir adalet anlayışını benimsediğini ifade eder;
  İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak acib ve lâtif bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Mesela, insan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder, insaniyete layık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.  Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hâcetlerini istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok sanatlara ihtiyacı vardır. O sanatlara vukufu olmadığından ebna-i cinsiyle teşrik-i mesai etmeye mecbur olur ki, her birisi, semere-i sa’yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ki bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler. Fakat, insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye Sâni’ tarafından tahdit edilmediğinden ve insanın cüz’-i ihtiyarîsiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelatta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i insaniye, çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun ancak şeriattır.[31]
Her zaman insanın fıtratında var olan fıtrî eğilimler bir yönüyle adâleti gerekli kılar. İşte bu kişisel adâletin, dengenin ve mükemmelliğin oluşmasının en önemli yolu, Allah’ı tanıma bilme ve ona karşı kulluk görevini bilinçli bir şekilde yerine getirmekle olur. İnsanla ilgili kontrol edilmesi gerekli sınırsız eğilim ve isteklerin orta hali böylesi bir adâletle açıklanabilir.[32]
İnsan yaşamak için kendisine verilen bu üç temel yeteneklerini “orta yol” (vasat)da kullandığında saadeti yakalar. Kur`an gibi semavi mesajlar, haksızlık, zulüm ve mutsuzluğa neden olacak bu temel yetenekleri vasata çekmek için gönderilmiştir. Hz. Muhammed, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hûd, 112) ayetini hayatının her anına (konuşmasına, yemesine, içmesine) yansıtarak israftan ve aşırılıktan kaçınmış, mutlak itidali yaşayan bir rehber haline getirmiştir. Ve yine yaşayan Kur’an olan Hz. Muhammed yaşantısı ile bunu takip edilebilir bir model haline getirmiştir. Orta yol erdemini hayatında uygulayarak dosdoğru olmuş bir örneklik olarak Hz. Muhammed için Nursi şöyle der;  Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm
 
فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ
(emrolunduğun gibi dosdoğru ol) emrini tamamıyla imtisal ettiği için, bütün ef’al ve akval ve ahvalinde istikamet, kat’î bir surette görünüyor...

Bütün sünen-i seniyyesinde, ahval-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer’iyesinde hadd-i istikameti ihtiyar edip, zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden ictinab etmiştir. Hatta tekellümünde ve ekl ve şürbünde iktisadı rehber ve israftan kat’iyen ictinab etmiştir.[33]
Nursi’nin İslam inanç esasları (itikat) dünyasındaki temel tezi; doğru, dengeli ve orta yolun (vasat/itidal) ancak ve ancak "Tevhit" (Allah'ın birliği) yolu olduğudur. Nursi, tıpkı ahlakta olduğu gibi akide ve inanç konularında da ifrat (aşırılık) ile tefrit (eksiklik/ihmal) arasında fırkaların ortaya çıktığını söyler. Ona göre sırat-ı müstakim (dosdoğru yol), zıt kutupların saptırıcı fikirlerinden uzak durarak tevhidin merkezinde kalmaktır. Ona göre:
Evet, nasıl bir yerden bir yere giden yolların ve bir noktadan uzak bir noktaya çekilen hatların en kısası ise, en doğrusudur ve müstakimdir. Aynen öyle de maneviyatta ve manevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğrusu, en müstakimi ise en kısa ve en kolayıdır. İman ve tevhit yolu gayet kısa ve doğru ve müstakim ve kolaydır ve küfür ve inkâr yolları, gayet uzun ve müşkilâtlı ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve her şeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinatta, elbette şirk ve küfrün hakikatleri olamaz ve iman ve tevhidin hakikatleri, bu kâinata güneş gibi lâzım ve vacibdir. Hem, ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise, sırat-ı müstakimde, istikamettedir.
   Meselâ: Kuvve-i akliye hadd-i vasat olan hikmeti ve kolay, faydalı istikameti kaybetse, ifrat ve tefritle muzır bir cerbezeye ve belâlı bir belâhete düşer, uzun yollarında tehlikeleri çeker. Ve kuvve-i gadabiye, hadd-i istikamet olan şecaati takip etmezse; ifratla çok zararlı ve zulümlü tehevvüre ve tecebbüre ve tefritle çok zilletli ve elemli cebanet ve korkaklığa düşer, istikameti kaybetmesinin hatasının cezası olarak daimî, vicdanî bir azabı çeker. Ve insandaki kuvve-i şeheviye, selâmetli istikameti ve iffeti zayi etse; ifratla musibetli, rezaletli fücura, fuhşa ve tefritle humuda, yani; nimetlerdeki zevk ve lezzeten mahrumiyete düşer ve o manevî hastalığın azabını çeker.
   İşte bunlara kıyasen, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin bütün yollarında, istikamet en faydalı ve kolay ve kısadır. Ve sırat-ı müstakim kaybedilse, o yollar pek belâlı ve uzun ve zararlı olur. Demek   
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ  
pek çok câmi ve geniş bir dua, bir ubudiyet olduğu gibi, bir hüccet-i tevhide ve bir ders-i hikmete ve bir talim-i ahlâka işaret eder.[34]
Nursi tevhit yolunun vasat olduğunu çok veciz bir şekilde şöyle ifade eder: “itikadda da ta’til ifrattır; teşbih tefrittir, tevhid vasattır.”[35] Ta’til, bugünkü ifadesiyle ateizm, yani hiçbir yaratıcıya inanmamaktır. Teşbih yani benzetme her neviyle putperestlik ve diğer batıl inançlardır. Tevhid ise Allah’ın birliği esasına dayanan İslam itikadıdır. Birincisi ifrat, ikincisi tefrittir. Üçüncüsü ise, istikamet yani tevhid yolundadır. Her işin, her düşüncenin, her hissin aşırı yönleri ve istikamet çizgisi vardır. “Sırat-ı müstakime hidâyet” talebinde bulunmak, bütün bunlarda ifrat ve tefrite düşmeyip doğru yolda bulunmayı istemektir. Buna göre “sırat-ı müstakime hidâyeti istemek” bu üç kuvvenin ifrat ve tefritten uzak olmalarını, “hikmet, şecaat, iffet” çizgisinde bulunmalarını talep etmektir.[36]
Nursi’nin önceki düşünürlerin orta yol erdemine ilişkin düşüncelerine yeni bir boyut kazandırdığı bir başka alan ise toplumları ifsad eden en önemli bir unsur olarak itikatta ve ahlakta iki yüzlü yani münafıkça davranmaktır. Nifakın ve günahların temel üç duygunun ifrat ve tefritte kullanılmasından kaynaklandığını Nursi, şu ifadeler ile belirtir;
Fısk, haktan udûl, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terk etmektir. Fıskın menşei, kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş’et eder.
Evet, ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani sahife-i âlemde yaratılan delâil, uhûd-u ilâhiye hükmündedir. O delâile muhalefet eden, Cenab-ı Hakla fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur. Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intac eden esbabdandır…
Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser atar. Evet, şehvet veya gazab, haddini aşarsa, ırz ve namuslar pâyımal olur, masumlar mahvolur… 
Ve keza ifrat ve tefrit, dünya nizamının bozulmasını intac edip fesad ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler…
Evet, fasık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi itidali kaybedip safsatalara düşerse, itikadata ait rabıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar artar. Ve keza, kuvve-i gadabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü hem astarını yırtar, altüst eder. Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, hevâ-i nefse tabi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zail olur; kendisi berbat olacağı gibi, başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fasıklar hem nev’inin zararına hem arzın fesadına çalışmış olur.[37]
Nursi orta yol düşüncesini daha üst bir boyuta taşıyarak ahlak alanında olduğu gibi itikat alanında da ve özellikle itikadi mezhepler arasında ki ayrılıkları bir analize tabi tutması ve bunu orta yol kuramı ile örneklendirmesi Said Nursi’ye özgün bir yorumlama olduğu ifade edilebilir;
Akıl duygusunun; füruatı da o üç mertebeyi havidir. Mesela, halk-ı ef’al meselesinde, Cebr mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder; İtizal mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünnet mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep, beyne beynedir ki, o fiillerin bidayetini irade-i cüz’iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor.[38]
Yani, kul hiçbir fiili kendisi yapmaz, o Allah’ın küllî iradesi karşısında rüzgârın önündeki yaprak gibidir, diyen Cebriye mezhebi ifrattadır. Allah’ı aklın zahirine göre çirkin görünen işlerden tenzih etmek fikriyle, “Kul kendi fiilini kendi yaratır.” diyen Mu’tezile ise, tefrittedir. İstikamet Ehl-i Sünnetin yoludur. Buna göre, ihtiyarî fiilleri kul talep eder, Allah yaratır. Hayır olsun, şer olsun bütün fiillerin yaratıcısı ancak Allah’tır. Lakin Allah’ın şerre rızası yoktur.[39]
Said Nursi, maddeci ve pozitivist felsefi anlayışı da üç temel duygu olan hikmet, şecaat ve şehvet duygularını ifrat ve tefritte kullanmaları üzerinden sert bir eleştiriye tabi tutarak, bu üç temel duygunun İslam medeniyetinde ise vasat yani orta yolda kullanıldığını ifade eder;
Diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum suretini alıp şirk ve dalâlet zulümatını etrafına dağıtır. Hatta, kuvve-i akliye dalında dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gadabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behimiye dalında âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet dava edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere-i zakkumun menşei ile, silsile-i nübüvvetin –ki, bir şecere-i tûba-i ubudiyet hükmünde bulunan o silsilenin– küre-i zeminin bağında mübarek dalları, kuvve-i akliye dalında enbiya ve mürselîn ve evliya ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve-i dâfia dalında âdil hakimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve-i cazibe dalında hüsn-ü sîret ve ismetli cemal-i suret ve sehavet ve keremnamdarlar meyvesini yetiştiren ve beşer nasıl şu kâinatın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşei ile beraber, enenin iki cihetindedir…  Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.[40]
4.Sonuç
Ahlak felsefesi tarih boyunca insan eylemlerinin ölçüsünü belirlemeye çalışmıştır. Bu arayışın en köklü ve sarsılmaz teorilerinden biri, kökenleri Antik Yunan’dan İslam düşüncesine kadar uzanan "Orta Yol" (Altın Orta) kuramıdır. Bu kuram, ahlaki mükemmelliğin iki aşırı uçtan kaçınarak dengede durmak olduğunu savunur. Bu kuramın önemli temsilcilerinden biri şüphesiz İbn-i Sina’dır.
İbn Sînâ’nın Aristotelesçi felsefeyi İslam inancıyla harmanlayarak kurduğu ahlak sistemi ile Said Nursi’nin asırlar sonra vahiy ve iman merkezli olarak yeniden inşa ettiği ahlak modeli arasında şaşırtıcı bir kavramsal paralellik mevcuttur. Her iki düşünür de insan ruhunun dinamiklerini, aşırılıklardan uzak durmayı ifade eden "orta yol" (itidal / vasat) kavramı üzerinden temellendirir.
İki düşünürün ahlak psikolojisi birebir eşleşmektedir. İbn Sina’nın insan bedenini yöneten nâtık nefsin altındaki "hayvani güçler" olarak tanımladığı yapı, Said Nursi’de insanın dünya hayatını sürdürebilmesi için ihdas edilen üç temel kuvve olarak karşımıza çıkar.
İki düşünürün bir diğer ortak noktası, "orta yolun" matematiksel ve donmuş bir nokta olmadığı fikridir.
İbn Sina, bir tıp bilgini olarak ahlaki tedaviyi hekimliğe benzetir; hastanın mizacına, zamana ve mekâna göre ilacın dozajı nasıl değişiyorsa, ahlaki "itidal" dozunun da kişinin statüsüne (örneğin asker ile sivilin cesaret dozu) göre esneklik göstereceğini söyler.
Nursi de bu kuvvelere yaratılıştan fıtri bir sınır (had) konulmadığını, bu esnekliğin insanı meleklerin de üzerine çıkarabilecek veya esfel-i safiline (en aşağıya) düşürebilecek bir imtihan zemini olduğunu vurgular. İtidal, bireyin şartları içinde pratik akılla ve şeriatın çizdiği sınırlarla belirlenir.
Her iki sistemde de ahlakın zirvesi ve koruyucusu Adalet erdemidir.
İbn Sînâ’da adalet, ruhun tüm güçlerinin (hikmet, iffet, şecaat) bir araya gelerek tam bir denge kurması, nâtık nefsin bedene hâkim olup onu yönetmesidir. Metafizik düzlemde bu denge, ruhun ilahi kaynağa (Faal Akıl) pürüzsüzce dönmesini sağlar.
Nursi’de adalet, bu üç kuvvenin dokuz mertebesinden altı tanesini oluşturan "zulüm" yollarından kaçınıp, üç vasat mertebenin (hikmet-iffet-şecaat) mezcedilmesinden doğan Sırat-ı Müstakim'dir. Nursi, Kur’an gözlüğüyle bakarak bu adaleti sadece bireysel bir ahlak değil, yerin ve göğün kendisiyle ayakta durduğu kozmik bir denge ilkesi olarak ilan eder. Bu mutlak itidalin ve adaletin yaşayan en büyük timsali ise Hz. Muhammed’dir (s.a.v.).
İbn Sina ahlak felsefesinde yer alan diğer tüm değer yargılarında olduğu gibi etik değer yargılarının da ölçüsü itidalli olmaktan geçer... Temel değer yargıları adalet, itidal, cömertlik, faziletler ve reziletler, tevazu, sabır ve şükür, ölçülülük gibi değer yargılarıdır. Bu değerler İbn Sina’ ahlak ilmi görüşleri çerçevesinde belirtmiş olduğu açıktır. Nitekim bu değerler arasında adalet değeri İbn Sina için ayrı bir öneme sahiptir. Bunun en temel nedeni ise yalnızca insanın kendisini değil karşılıklı bir ilişki çerçevesinde meydana gelmiş olması ile beraber kendi değer yargısını içinde bulundurması ve insanlar arasında meydana gelebilecek kaos gibi karışıkların ortadan kaldırılması hususudur. Bu sebepler neticesinde adalet değeri oldukça önemli bir konuma işaret etmektedir.[41]
Nursi’nin "orta yol" (vasat) erdemine dayanan ahlak felsefesi, kökeni Eski Yunan’da Platon ve Aristoteles’e kadar uzanan, İslam dünyasında ise İbni Miskeveyh ve İbn Sînâ gibi dehâlar tarafından sistemleştirilen klasik "dört temel erdem" (hikmet, şecaat, iffet, adalet) teorisiyle doğrudan ilişkilidir. Said Nursi ve İbn Sînâ, insan ruhundaki üç temel kuvvet (şehvet, gadap, akıl) ve bunların dengelenmesi konusunda aynı felsefi mirası paylaşırlar; ancak yaklaşımlarında, beslendikleri kaynaklarda ve nihai amaçlarında çok önemli farklılıklar vardır.
İbn-i Sina’da nnihai amaç kişisel mutluluk ve entelektüel saadet: Nefsin maddeden arınarak evrensel akılla (Faal Akıl) bağ kurması ve bilgiyle yetkinleşmesi. Said Nursi’de ise amaç, iman-tevhid ve kulluk (ubudiyet): İnsanın bu dünyadaki imtihanı kazanması, kâinatın halifeliği mertebesine yükselmesi ve şirkten uzaklaşması.
İslam filozofları (İbn Sînâ, Farabi) bu üç kuvveti sadece ahlaki davranışlar (cesaret, iffet, bilgelik) üzerinden okurken, Said Nursi bu felsefi şablonu alıp İslam akaidine (kelâma) uygular: Kuvve-i akliyenin aşırılıklarını sadece bireysel zekâda aramaz; inanç dünyasındaki sapmaları da buna bağlar. Örneğin: Kader konusundaki sapmaları (insanı tamamen robot gören Cebriye ile insanın eylemlerinde yaratıcı olduğunu savunan Mutezile'yi) akıl kuvvetinin ifrat ve tefriti olarak görür; orta yolu ise Ehl-i Sünnet olarak ifade eder. İbn Sînâ’nın ahlak eserlerinde bu tarz bir kelami/mezhebi eşleştirme görülmez.
Günümüzün "hız ve haz" odaklı dünyasında orta yol kuramı, bireysel ruh sağlığı ve toplumsal barış için bir reçete niteliğindedir. Çalışma hayatında "hiç çalışmamak" ile "işkoliklik" arasında; dijital dünyada "teknoloji karşıtlığı" ile "sosyal medya bağımlılığı" arasında kurulan denge, modern insanın anlam arayışına yanıt verir.
Özetle, İtidal (Orta Yol), insanı kendi nefsinin vahşetinden, toplumu zulümden, inancı ise sapkınlıktan koruyan yegâne kaledir. İbn Sînâ bu kaleyi aklın ve felsefenin imkânlarıyla inşa ederken; Nursi onu vahyin, şeriatın ve sünnet-i seniyyenin sarsılmaz sütunları üzerine oturtarak toplumsal ve kozmik bir adalet manifestosuna dönüştürmüştür. Fatiha Suresi'ndeki "İhdine's-sırata'l-müstakîm" (Bizi dosdoğru yola ilet) duası, her iki düşünürün de sisteminde hem bir ahlak talimi hem bir ders-i hikmet hem de en büyük tevhit delilidir.
 
Selami YÜKSEL
    05.10.2026
 
KAYNAKÇA
Aristoteles, Nikomakhos’a Etik. Say Yayınları, İstanbul 2014.
Arslan, Serkan. “İbn Sina’nın Ahlak Felsefesinde Etik Değerlerin Kritiği”. Karabük Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü. Yüksek Lisans Tezi. Karabük. Aralık 2022.
Bayraktaroğlu, Hilal Canfer, – Zeki Özcan, “Nikomakhos’a Etik Bağlamında Aristoteles’in
Bircan, Hasan Hüseyin, “Ahlâk: Mutluluk ve Erdem” İslâm Felsefesi -Tarih ve Problemler, Editör: M. Cüneyt Kaya Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 2018, s.s.655-684
Erdem Etiği”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 29/1 (Haziran 2020), ss.277-296.
https://sorularlarisale.com/ihdina-lsiwrata-lmustaqiyma-ayetinin-huccet-i-tevhide-ve-bir-ders-i-hikmete-ve-bir-talim-i-ahlaka-isaret-etmesini-izah
İbn Sina, Ahlaka Ait Risalesi (Risale Fi’l Birr Ve’l-İsm). Çev. Gürbüz Deniz, Diyanet İlmi Dergi, C.50, S.1, 2014, ss, 229-243.
İbn Sina, Şifa Metafizik-II. Türkiye yazma eserler kurumu yay. İstanbul 2014.
Kahveci, K. Ali, “Said Nursi’nin Bir Erdem Olarak Adalet Anlayışı” ttps://Dergipark.Org.Tr/Tr/Download/Article-File/580470
Nursi Said, İşarat’ül İ’caz, Zehra Yayıncılık, İstanbul 1999.
Nursi Said, Sözler. Zehra yayıncılık, İstanbul 1999.
Nursi Said, Şualar, Zehra yayıncılık, İstanbul 1999.
Nursi Said. Lem’alar, Zehra yayıncılık, İstanbul 1999.
Saruhan, Müfit Selim, İslam Ahlak Felsefesinde Bilgi ve Hürriyet, Ankara Üniversitesi, Doktora tezi, 2000.

 
[1] Selami Yüksel, GİBTÜ. Felsefe ve Din bilimleri Yüksek Lisans öğrencisi
[2] Aristoteles, Nikomakhos’a Etik. Say Yayınları, 2014. s.41
[3] Saruhan, İslam Ahlak Felsefesinde Bilgi ve Hürriyet, s.87
[4] Said Nursi, İşarat’ül İ’caz, Zehra Yayıncılık, İstanbul 1999 s.32
[5] İbn Sina, Şifa Metafizik-II. Türkiye yazma eserler kurumu yay. İstanbul 2014, s.690
[6] İbn Sina, Şifa Metafizik-II, s.618
[7]Hasan Hüseyin Bircan, “Ahlâk: Mutluluk ve Erdem” İslâm Felsefesi -Tarih ve Problemler, Editör: M. Cüneyt Kaya Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 2018. s.s.655-684, s.655
[8] İbn Sina, Ahlaka Ait Risalesi (Risale Fi’l Birr Ve’l-İsm). Çev. Gürbüz Deniz, Diyanet İlmi Dergi, C.50, S.1, 2014, ss, 229-243, s.230
[9] İbn Sina, Ahlaka Ait Risalesi (Risale Fi’l Birr Ve’l-İsm). s.231
[10] Arslan, “İbn Sina’nın Ahlak Felsefesinde Etik Değerlerin Kritiği”, s.87
[11] İbn Sina, Şifa Metafizik-II, s,618
[12] İbn Sina, Şifa Metafizik-II, s,620
[13] Bircan, “Ahlâk: Mutluluk ve Erdem”, s.668
[14] Arslan, “İbn Sina’nın Ahlak Felsefesinde Etik Değerlerin Kritiği”, s.87
[15] İbn Sina, Ahlaka Ait Risalesi (Risale Fi’l Birr Ve’l-İsm, s.240
[16] Arslan, “İbn Sina’nın Ahlak Felsefesinde Etik Değerlerin Kritiği”. s.88
[17] İbn Sina, Ahlaka Ait Risalesi (Risale Fi’l Birr Ve’l-İsm, s.235
[18] İbn Sina, Ahlaka Ait Risalesi (Risale Fi’l Birr Ve’l-İsm, s. 233
[19] K. Ali Kahveci, “Said Nursi’nin Bir Erdem Olarak Adalet Anlayışı” ttps://Dergipark.Org.Tr/Tr/Download/Article-File/580470, s.7
[20] Nursi. İşarat’ül İ’caz, s.32
[21] Nursi. İşarat’ül İ’caz, s.32
[22]Kahveci, “Said Nursi’nin Bir Erdem Olarak Adalet Anlayışı” s.8
[23] Nursi. İşarat’ül İ’caz, s.32
[24] Kahveci, “Said Nursi’nin Bir Erdem Olarak Adalet Anlayışı” s.8
[25] Nursi. İşarat’ül İ’caz, s.32
[26] Kahveci, “Said Nursi’nin Bir Erdem Olarak Adalet Anlayışı” s.9
[27] Nursi. İşarat’ül İ’caz, s.33
[28] Mustafa Çağrıcı, “Adâlet”, Türkiye Diyanet Vakfı, cilt,1. (İstanbul: TDV Yay., 1988), 341.
[29] Kahveci, “Said Nursi’nin Bir Erdem Olarak Adalet Anlayışı” s.10
[30] Kahveci, “Said Nursi’nin Bir Erdem Olarak Adalet Anlayışı” s.12
[31] Nursi, İşarat’ül İ’caz. s.155
[32] Kahveci, “Said Nursi’nin Bir Erdem Olarak Adalet Anlayışı” s.13
[33] Nursi. Lem’alar, Zehra yayıncılık, İstanbul 1999 s.85
[34] Nursi, Şualar, Zehra yayıncılık, İstanbul 1999 s.619
[35] Nursi. İşarat’ül İ’caz, s.33
[36] https://sorularlarisale.com/ihdina-lsiwrata-lmustaqiyma-ayetinin-huccet-i-tevhide-ve-bir-ders-i-hikmete-ve-bir-talim-i-ahlaka-isaret-etmesini-izah
[37] Nursi, İşarat’ül İ’caz s.241
[38] Nursi. İşarat’ül İ’caz, s.32
[39] https://sorularlarisale.com/ihdina-lsiwrata-lmustaqiyma-ayetinin-huccet-i-tevhide-ve-bir-ders-i-hikmete-ve-bir-talim-i-ahlaka-isaret-etmesini-izah
[40] Nursi, Sözler. Zehra yayıncılık, İstanbul 1999 s.674
[41] Arslan, “İbn Sina’nın Ahlak Felsefesinde Etik Değerlerin Kritiği” s.96
Paylaş:

Yorum Yap

💬 Yorumlar
Henüz hiç yorum eklenmedi. İlk yorumu siz yapın!

Bu içerik faydalı oldu mu?