Bediüzzaman Said Nursî’nin Millî Mücadele sonrasında Ankara’da ortaya koyduğu düşünceleri ve yeni siyasi yapılanmaya ilişkin değerlendirmeleri, onun devlet, yönetim, hilafet ve millet ilişkisine bakışını anlamak bakımından önemli bir yere sahiptir. Özellikle 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılması, ardından hilafetin geleceği ve yeni devletin kuruluş esasları etrafında gelişen tartışmalar, Bediüzzaman’ın siyasi ve toplumsal hassasiyetlerini daha belirgin hâle getirmiştir.
Bediüzzaman’ın bu dönemdeki tutumunu doğru değerlendirebilmek için öncelikle onun saltanatın kaldırılmasına yönelik yaklaşımı ile yeni siyasi sistemin alacağı istikamete ilişkin endişelerini birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü onun düşüncesinde belirleyici olan, yönetimin saltanat, hilafet veya cumhuriyet şeklinde isimlendirilmesinden ziyade, adalet, meşveret, hürriyet ve İslam'ın temel esaslarına ne ölçüde bağlı olduğudur.
Nitekim Bediüzzaman, Osmanlı döneminde de istibdada karşı çıkmış, padişaha itaati mutlak bir yükümlülük olarak değerlendirmemiş ve hilafetin saltanata dönüşmesini eleştirmiştir. Ankara’ya gelişinden sonra ise yeni Meclisin siyasi gücün yanı sıra milletin manevi ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu da üstlenmesi gerektiğini savunmuştur.
Bu çalışmada Bediüzzaman’ın saltanatın kaldırılması sürecindeki yaklaşımı; onun önceki eserlerinde ortaya koyduğu yönetim anlayışı, Ankara Meclisine yönelik beyannamesi, dönemin siyasi aktörlerinin hatıraları ve 1924 sonrasında gerçekleşen kurumsal değişiklikler çerçevesinde ele alınacaktır. Böylece Bediüzzaman’ın asıl endişesinin saltanat kurumunun sona ermesi değil, yeni siyasi sistemin İslam'ın toplumsal ve manevi esaslarından uzaklaşması ihtimali olduğu ortaya konulmaya çalışılacaktır.
Saltanatın Kaldırılması ve Dönemin Siyasi Atmosferi
Bediüzzaman’ın Ankara’ya gelişinden önce, 1 Kasım 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saltanatın kaldırılmasına karar verilmiştir
[1]. Bu karar, Millî Mücadele sonrasında Türkiye’nin siyasi ve idari yapısının yeniden şekillendirilmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Saltanatın kaldırılması, yalnızca mevcut yönetim biçiminin sona erdirilmesi anlamına gelmemiş; aynı zamanda hilafetin geleceği, yeni devletin mahiyeti, yönetim erklerinin nasıl kullanılacağı ve toplumun dinî-manevi ihtiyaçlarının hangi esaslarla karşılanacağı gibi konularda da geniş tartışmalara yol açmıştır.
Nitekim dönemin siyasi atmosferinde tartışmalar saltanatın kaldırılmasıyla sınırlı kalmamıştır. Saltanatın kaldırılmasını takip edecek siyasi ve toplumsal dönüşümlerin hangi istikamette ilerleyeceği, hilafetin konumunun ne olacağı ve yeni yönetimin İslam'ın toplumsal hayattaki yerini nasıl değerlendireceği konusunda ciddi endişeler ortaya çıkmıştır. Meclis çevrelerinde de hissedilen bu endişelerin temelinde, mevcut siyasi yapının tasfiyesinden sonra kurulacak yeni düzenin hangi düşünce ve değerler üzerine inşa edileceği meselesi bulunuyordu.
Bediüzzaman’ın bu süreçteki yaklaşımını değerlendirirken, onun saltanatın kaldırılmasına karşı çıkmakla yeni sistemin alacağı istikamete ilişkin kaygılarını birbirinden ayırmak gerekir. Zira Bediüzzaman’ın yönetim anlayışında belirleyici olan, yönetim biçiminin adı veya yöneticinin şahsı değil; yönetimin adalet, meşveret, şeriat ve milletin dinî değerleriyle ne ölçüde bağdaştığıdır.
Bu bakımdan onun asıl endişesi, saltanatın sona ermesinden ziyade, yeni siyasi yapılanmanın İslam'ın temel esaslarından uzaklaşması ve milletin manevi ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle gelmesidir. Nitekim Ankara Meclisine yönelik beyannamesinde ortaya koyduğu düşünceler, bu hassasiyetinin yalnızca teorik bir değerlendirmeden ibaret olmadığını, yeni devletin kuruluş sürecine yönelik somut beklentiler taşıdığını göstermektedir.
Bediüzzaman’ın Saltanat, Hilafet ve Yönetim Anlayışı
Bediüzzaman’ın saltanatın kaldırılması sürecindeki yaklaşımını anlayabilmek için öncelikle onun Osmanlı döneminde dile getirdiği yönetim eleştirilerine bakmak gerekir. Çünkü onun yönetim anlayışı, Ankara’ya gelişinden sonra ortaya çıkmış yeni bir tutum değil, önceki eserlerinde de açıkça görülen ilkesel bir yaklaşımın devamıdır.
Bediüzzaman, Osmanlı yönetimi döneminde istibdada, keyfî yönetime ve düşünce hürriyetinin sınırlandırılmasına açıkça karşı çıkmıştır. Bu tavrını şu ifadelerle ortaya koymuştur:
“Bu haydut hükûmet, zaman-ı istibdatta akla husumet; şimdi de hayata adavet ediyor... Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun!.. Yaşasın mevt!.. Zalimler için de yaşasın cehennem!..”[2]
Bu ifadeler, Bediüzzaman’ın yönetim anlayışında iktidarın meşruiyetini yalnızca tarihî gelenek, makam veya otoriteye dayandırmadığını göstermektedir. Ona göre yönetim, insanın aklını, hürriyetini ve hayat hakkını korumakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyen bir yönetim, hangi unvanı taşırsa taşısın eleştiriden muaf değildir.
Aynı yaklaşımını padişahlık makamına ilişkin değerlendirmesinde de görmek mümkündür:
“
Padişah ne vakit Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa zulmedenler, padişah da olsa hayduttur...”[3]
Bu ifadede itaatin ölçüsü, yöneticinin sahip olduğu makam değil, Peygamberimizin emirlerine ve İslam'ın temel ilkelerine bağlılığıdır. Dolayısıyla Bediüzzaman, yöneticiye itaati mutlak ve sınırsız bir yükümlülük olarak görmemektedir. Yönetimin meşruiyetini adalet ve dinî sorumlulukla ilişkilendirmekte; zulmü ise yöneticinin sıfatı ne olursa olsun reddetmektedir.
Bediüzzaman’ın hilafet ile saltanat arasındaki ilişkiye dair tarihî değerlendirmesi de bu yaklaşımı tamamlamaktadır:
“
Şeriat-ı garra zemine nüzul etti. Tâ ki zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin. Şu insaniyetin siyah lekesini izale etsin. Hem de izale etti. Fakat, va-esefa ki, muhit-i zamanî ve mekanînin tesiriyle, hilafet saltanata inkılâb edip, istibdat bir parça hayatlandı. Tâ Yezid zamanında, bir derece kuvvet bularak başını kaldırdığından, İmam-ı Hüseyin Hazretleri hürriyet-i şer'iye kılıncını çekti. Başına havale eyledi. Fakat ne çare ki, istibdadın kuvveti olan cehl ve vahşet, cevanib-i âlemde zeyn-ab gibi Yezid'in istibdadına kuvvet verdi.”
[4]
Bu değerlendirmede Bediüzzaman, hilafetin zaman içerisinde saltanat karakteri kazanmasını ve bunun sonucunda istibdadın güçlenmesini eleştirmektedir. İmam Hüseyin’in (r.a.) Yezid'e karşı mücadelesini ise hürriyet-i şer'iyenin ve adaletin müdafaası bağlamında değerlendirmektedir.
Buradan hareketle Bediüzzaman’ın saltanat anlayışının, saltanat kurumunu mutlak biçimde savunmaya dayanmadığı anlaşılmaktadır. Onun için esas olan, yönetimin İslam'ın adalet ve hürriyet ilkelerine uygun olmasıdır. Bu sebeple saltanatın kaldırılmasını tek başına İslam'a yönelik bir tehdit olarak değerlendirmek doğru değildir. Asıl üzerinde durduğu mesele, saltanatın yerine kurulacak siyasi yapının hangi esaslara dayanacağı ve milletin dinî-manevi hayatını nasıl koruyacağıdır.
Dolayısıyla Bediüzzaman’ın bu yaklaşımında şekil ile mana arasında belirgin bir ayrım bulunmaktadır. Yönetim biçiminin adı değişebilir; ancak adalet, hürriyet, meşveret ve dinî sorumluluk gibi temel ilkelerin korunması gerekir. Onun yeni siyasi yapılanmaya yönelik değerlendirmelerinin temelinde de bu anlayış bulunmaktadır.
Ankara Meclisine Yönelik Beklentileri: Mânâ-yı Saltanat ve Mânâ-yı Hilafet
Bediüzzaman’ın Ankara’ya gelişinden sonra Meclis üyelerine dağıttığı beyanname, onun yeni siyasi yapılanmadan beklentilerini anlamak bakımından en önemli kaynaklardan biridir. Bu beyanname, yalnızca dönemin yöneticilerine yönelik dinî bir hatırlatma değil, aynı zamanda yeni devletin kuruluş esaslarına ilişkin önemli bir toplumsal ve siyasi teklif niteliğindedir.
Bediüzzaman, yeni inkılabın temel taşlarının sağlam olması gerektiğini vurgulayarak Meclisin üstlendiği tarihî sorumluluğu şu ifadelerle açıklamaktadır:
“
Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu Meclis-i Âlînin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle mânâ-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhde etmezse,hayat için dört şeye muhtaç fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hacat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Hâlbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikıyla olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir.”
[5]
Bu metin, Bediüzzaman’ın Meclise yüklediği sorumluluğun mahiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Ona göre saltanatın kaldırılmasıyla siyasi otoritenin fiilî ve hukukî merkezi Meclis olmuştur. Meclis, sahip olduğu kolektif irade ve kuvvet sayesinde saltanatın siyasi işlevini üstlenmiştir. Ancak bu sorumluluk yalnızca siyasi hâkimiyetin devralınmasıyla tamamlanmış olmaz. Meclisin aynı zamanda İslam'ın toplumsal hayattaki görünürlüğünü, şeairini ve milletin dinî ihtiyaçlarını koruması gerekmektedir.
Bediüzzaman burada özellikle “mânâ-yı saltanat” ve “mânâ-yı hilafet” kavramları arasında önemli bir ayrım yapmaktadır. Mânâ-yı saltanat, siyasi hâkimiyetin ve yönetim gücünün Meclis tarafından temsil edilmesini ifade ederken mânâ-yı hilafet, İslam'ın toplumsal hayatta yaşatılması, şeairine sahip çıkılması ve milletin dinî ihtiyaçlarının karşılanması sorumluluğuna işaret etmektedir.
Dolayısıyla Bediüzzaman, hilafetin yalnızca bir makam veya unvandan ibaret olmadığını; onun esasen yerine getirilmesi gereken manevi, dinî ve toplumsal bir sorumluluk taşıdığını düşünmektedir. Meclisin bu sorumluluğu fiilen üstlenmesi hâlinde, hilafetin manevi işlevinin yeni siyasi yapı içerisinde de devam edebileceğini ifade etmektedir.
Bununla birlikte, milletin dinî ihtiyaçlarının karşılanmaması durumunda halkın hilafetin manevi anlamını yalnızca isim ve unvanda aramaya yönelebileceği uyarısında bulunmaktadır. Böyle bir durumda siyasi gücün Meclis dışında ve Meclis denetiminden bağımsız bir merkezde toplanması ihtimali ortaya çıkacak, bu da toplumsal ve siyasi bölünmelere zemin hazırlayabilecektir.
Bu değerlendirme, Bediüzzaman’ın Meclisi yalnızca siyasi kararların alındığı bir kurum olarak görmediğini; onu milletin manevi ihtiyaçlarını da gözetmesi gereken kurucu bir irade olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Onun Meclise yönelik beklentisi, eski saltanat düzeninin aynen devam ettirilmesi değil, saltanatın siyasi gücünün millet iradesiyle temsil edildiği yeni yapının hilafetin manevi sorumluluğunu da adalet ve İslam'ın esasları çerçevesinde üstlenmesidir.
Meclisin Kurucu Sorumluluğu ve Bediüzzaman’ın Uyarıları
Bediüzzaman’ın Meclise yönelik hitabında dikkat çeken diğer bir husus, yeni siyasi düzenin yalnızca askerî zafer ve siyasi hâkimiyet üzerine kurulmaması gerektiğidir. Ona göre Millî Mücadele sonucunda elde edilen zaferin kalıcı olabilmesi, toplumun fıtratına uygun bir siyasi ve manevi istikametin benimsenmesine bağlıdır.
Bu sebeple Meclis üyelerine:
“
Ey mücahidin-i İslâm! Ey ehl-i hâll ve'l-akd!”
[6] Şeklinde seslenmesi, onlara sıradan bir siyasi heyet olmanın ötesinde tarihî ve dinî bir sorumluluk yüklediğini göstermektedir.
Bediüzzaman, milletin manevi ihtiyaçlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini belirterek şu ikazda bulunmaktadır:
“...Fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathî kalır.”
[7]
Bu uyarı, yeni devletin kuruluş sürecinde toplumun tarihî, dinî ve kültürel gerçekliklerinin dikkate alınmasının gerekliliğine işaret etmektedir. Bediüzzaman'a göre siyasi ve askerî başarılar, milletin inanç dünyasıyla uyumlu bir toplumsal yapılanmaya dönüştürülmediği takdirde kalıcı olmayacaktır.
Onun Meclis beyannamesi dağıtması, Meclis üyelerine hitap etmesi ve Meclisin manevi sorumluluğunu hatırlatması, yeni siyasi yapılanmaya karşı kayıtsız olmadığını göstermektedir. Aksine, bu yapılanmanın doğru bir istikamette gelişmesi için çaba sarf etmektedir.
Meclisteki hoşamedi sırasında kürsüye çıkarak konuşma yapması ve iyi niyet temennilerinde bulunması
[8] da Millî Mücadele sonrasında oluşan siyasi iradeye verdiği önemin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu desteği, yeni yönetimin her türlü kararını peşinen onayladığı şeklinde yorumlamak doğru değildir. Bediüzzaman'ın yaklaşımı, kazanılmış zaferin İslam'ın temel değerleriyle uyumlu bir toplumsal ve siyasi yapıya dönüştürülmesi yönündeki beklentisiyle birlikte ele alınmalıdır.
Bu noktada onun tutumu, yeni yönetimi bütünüyle reddetmek veya koşulsuz biçimde desteklemek şeklinde iki uçlu bir değerlendirmeye indirgenemez. Esas mesele, yönetimin hangi ilkelere bağlı kalacağıdır.
Saltanatın Kaldırılması Öncesindeki Endişeler: Nutuk ve Kâzım Karabekir'in Hatıraları
Bediüzzaman’ın Ankara’daki gelişmelere ilişkin endişelerini değerlendirirken, dönemin diğer siyasi aktörlerinin hatıraları da önem taşımaktadır. Bu bakımdan Mustafa Kemal’in Nutuk adlı eserinde saltanatın kaldırılması sürecine ilişkin anlattıkları dikkat çekicidir.
Mustafa Kemal, 1 Kasım 1922 tarihinden önce Meclis çevresinde saltanatın kaldırılacağı yönünde endişeli ve heyecanlı propagandaların yapıldığını belirtmektedir. Bu ortamda Rauf Bey, Refet Paşa’nın Keçiören’deki evinde Mustafa Kemal ile görüşmek istemiş; toplantıya Ali Fuat Paşa da katılmıştır. Mustafa Kemal, bu görüşmede Rauf Bey’in Meclisteki endişeleri kendisine aktardığını şöyle ifade etmektedir:
“
Meclis, Saltanat makamının belki de Hilâfet'in ortadan kaldırılması görüşünün benimsenmiş olduğu endişesiyle üzgündür. Sizden ve sizin ileride benimseyeceğiniz tutumdan şüphe etmektedir...”
[9]
Bu anlatım, saltanatın kaldırılması öncesinde Meclis çevrelerinde yalnızca mevcut saltanat kurumunun geleceği hakkında değil, hilafetin geleceği ve yeni yönetimin alacağı istikamet hakkında da ciddi kaygıların bulunduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte, Nutuk'taki anlatım, dönemin siyasi çevrelerinde saltanatın kaldırılmasının ilerleyen süreçte başka kurumsal ve ideolojik değişikliklere yol açabileceği düşüncesinin mevcut olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bakımdan Bediüzzaman'ın Meclise yönelik uyarılarıyla dönemin bazı siyasi aktörlerinin endişeleri arasında konu bakımından bir kesişme bulunmaktadır.
Bediüzzaman'ın yaklaşımı ise bu tartışmayı daha çok milletin dinî ihtiyaçları, hilafetin manevi mahiyeti ve yeni siyasi yapının İslam'ın şeairine karşı sorumluluğu üzerinden ele alması bakımından farklılaşmaktadır.
Dönemin siyasi atmosferini yansıtan bir diğer önemli tanıklık Kâzım Karabekir'in hatıralarında yer almaktadır. Karabekir, Mustafa Kemal'in siyasi bir parti kurma ve bu partinin başına geçme yönündeki düşüncelerini, dönemin güç dengeleri ve yönetim anlayışı bakımından değerlendirmiştir.
Uğur Mumcu'nun
Kâzım Karabekir Anlatıyor adlı eserinde aktardığı hatıratta Karabekir, Mustafa Kemal'in siyasi bir parti kurma ve onun başına geçme kararının kendisinde oluşturduğu kanaati şu sözlerle ifade etmektedir:
“
Gerek müteassıp bir dil ve eda ile İslamcılığı ele alması ve gerekse siyasî bir fırka teşkiline ve onun başına geçmeye karar verdiğini ilân etmesi bende şu kanaati tamamladı: Napolyon vaktiyle Başkomutanlıktan fikrine dayanarak nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıkmışsa şimdi de M.Kemal Paşa da aynı surette Başkomutanlıktan tek fırka ile -önlemekliğime rağmen- hilâfet ve saltanatı almak mefkûresine yürüyecektir.Bu yolda benim vatan ve millete karşı vazifem de şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da bu tehlikeli yolu önlemek olacaktır. Şüphesiz ki, samimiyet ve ikna ve sonuna kadar uğraşmak ve mümkün olmazsa cephe almakla...”[10]
Karabekir'in bu değerlendirmesi, dönemin önemli askerî ve siyasi aktörlerinden birinin yeni yönetimin geleceğine ilişkin kaygılarını yansıtması bakımından önemlidir. Özellikle siyasi gücün tek bir merkezde toplanması, siyasi parti yapılanmasının yönetim üzerindeki etkisi ve hilafet-saltanat kurumlarının geleceği konularında duyduğu endişeler dikkat çekmektedir. Bu ifadeler ve duyulan endişeler, dönemin siyasi tartışmalarını ve aktörler arasındaki güvensizlikleri gösteren tarihî bir tanıklık olarak son derece önemlidir.
Karabekir'in siyasi kaygıları ile Bediüzzaman'ın dinî ve toplumsal kaygıları aynı mahiyette değildir. Karabekir daha çok siyasi gücün tek elde toplanması ve askerî liderliğin parti iktidarına dönüşmesi ihtimali üzerinde dururken, Bediüzzaman'ın temel meselesi yeni siyasi yapının milletin dinî ve manevi ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamayacağıdır. Bununla birlikte her iki değerlendirme de dönemin yeni siyasi yapılanmasına ilişkin kaygıların farklı çevrelerde mevcut olduğunu göstermektedir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü Bediüzzaman'ın Meclis beyannamesi, belirli bir siyasi şahsiyete karşı mücadele çağrısından ziyade, yeni devletin kurumsal ve manevi sorumluluklarını hatırlatan bir metindir.
1924 Sonrasındaki Gelişmeler ve Bediüzzaman'ın Endişelerinin Tarihî Bağlamı
Saltanatın kaldırılmasından sonra yaşanan gelişmeler, 1922 yılında Meclis çevrelerinde dile getirilen endişelerin tarihî bağlamını daha geniş bir çerçevede değerlendirmeyi mümkün kılmaktadır.
3 Mart 1924 tarihinde hilafetin kaldırılması, aynı gün Şer'iye ve Evkaf Vekâletinin ilgası ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun kabul edilmesi, yeni devletin kurumsal ve toplumsal yapısında önemli değişikliklere yol açmıştır. Bu gelişmeler, 1922 yılında henüz birer ihtimal ve siyasi endişe olarak dile getirilen bazı meselelerin sonraki yıllarda somut siyasi ve hukuki düzenlemeler hâline geldiğini göstermektedir.
Bediüzzaman'ın yaklaşımı açısından önemli olan, bu değişikliklerin milletin dinî hayatı ve İslam'ın toplumsal görünürlüğü üzerindeki etkileridir. Onun Meclise yaptığı uyarılar, yeni yönetimin yalnızca siyasi hâkimiyeti devralmakla yetinmemesi, milletin inanç ve değer dünyasıyla uyumlu bir yönetim anlayışı geliştirmesi gerektiği düşüncesine dayanmaktadır.
Bu çerçevede Bediüzzaman'ın 1922 yılında dile getirdiği temel kaygının, saltanatın kaldırılmasından sonra hilafetin manevi işlevinin ve milletin dinî ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağı olduğu görülmektedir. Meclisin bu sorumluluğu üstlenmemesi durumunda, halkın hilafetin manevi anlamını mevcut makam ve unvan üzerinden aramaya yönelebileceği uyarısı, onun siyasi dönüşümün toplumsal sonuçlarına ilişkin değerlendirmesinin merkezinde yer almaktadır.
1924 sonrasında yaşanan gelişmeler, Bediüzzaman’ın bu uyarılarının hangi tarihî ve siyasi şartlar içerisinde şekillendiğini daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Nitekim yeni siyasi yapılanmanın dinî ve toplumsal sonuçlarına ilişkin erken dönemde dile getirdiği endişelerin, sonraki yıllarda gerçekleşen gelişmelerle önemli ölçüde örtüştüğü ve bu bakımdan uyarılarının tarihî gelişmeler karşısında haklılık kazandığı görülmektedir.
Dolayısıyla bu tarihî süreç, Bediüzzaman'ın yönetim anlayışının temelinde bulunan ilkesel yaklaşımı daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Onun için esas mesele, siyasi iktidarın hangi kurumda toplandığından ziyade, bu iktidarın milletin manevi değerlerine, adalet ve hürriyet ilkelerine ne ölçüde bağlı kaldığıdır.
Bediüzzaman'ın Endişesi Saltanatın Kaldırılması Değil, Yeni Sistemin İstikametidir
Bütün bu değerlendirmeler birlikte ele alındığında, Bediüzzaman'ın saltanatın kaldırılması sürecindeki yaklaşımının temelinde yönetim biçiminden ziyade yönetimin taşıması gereken ilkelere ilişkin bir hassasiyet bulunduğu görülmektedir. Onun için önemli olan, siyasi otoritenin padişah, halife veya Meclis tarafından temsil edilmesinden önce, bu otoritenin adalet, meşveret, hürriyet ve İslam'ın temel esasları doğrultusunda kullanılmasıdır.
Bediüzzaman, Osmanlı döneminde istibdada karşı çıktığı gibi Ankara'da da yeni siyasi yapılanmanın yanlış bir istikamete yönelmesi ihtimaline karşı uyarılarda bulunmuştur. Meclise dağıttığı beyannamesinde
[11], yeni siyasi yapının milletin manevi ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğini vurgulamış; aksi takdirde hilafetin manevi anlamının yalnızca isim ve unvan üzerinden temsil edilmesinin toplumsal ve siyasi bölünmelere yol açabileceğini ifade etmiştir.
Mustafa Kemal'in Nutuk'taki açıklamaları ve Kâzım Karabekir'in hatıraları da saltanatın kaldırılması öncesinde ve sonrasında dönemin siyasi aktörleri arasında ciddi görüş ayrılıklarının ve gelecek endişelerinin bulunduğunu göstermektedir. Bu tanıklıklar, Bediüzzaman'ın Meclise yönelik ikazlarının içinde şekillendiği tarihî atmosferi anlamak bakımından önemlidir. Bununla birlikte onun yaklaşımı, siyasi aktörlerin iktidar mücadelelerinden farklı olarak, yeni devletin milletin dinî ve manevi ihtiyaçlarını karşılaması gereği üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Nitekim 1924 yılında hilafetin kaldırılması ve yeni devletin kurumsal yapısında gerçekleştirilen diğer değişiklikler, Bediüzzaman'ın 1922 yılında dile getirdiği dinî ve manevi hassasiyetlerin hangi tarihî bağlamda şekillendiğini daha açık biçimde değerlendirmeye imkân vermektedir.
Sonuç olarak Bediüzzaman'ın itirazının merkezinde saltanatın kaldırılması değil, saltanatın yerine kurulacak yeni siyasi sistemin milletin dinî kimliğini, manevi ihtiyaçlarını ve İslam'ın toplumsal hayattaki yerini koruyup koruyamayacağı meselesi bulunmaktadır. Onun Meclise yönelik çağrısı, eski yönetim biçimini yeniden tesis etme talebinden ziyade, yeni devletin kuruluş esaslarının milletin inanç dünyasıyla uyumlu hâle getirilmesi yönündedir.
Bu itibarla Bediüzzaman’ın 1922 yılında ortaya koyduğu yaklaşım, yalnızca dönemin siyasi tartışmalarına verilmiş bir cevap olarak değil; devlet-toplum ilişkilerinde dinî değerlerin, meşveretin, adaletin ve millet iradesinin birlikte nasıl korunup yaşatılabileceğine dair önemli ve kalıcı bir düşünce çerçevesi olarak değerlendirilmelidir.
Temennimiz, Bediüzzaman’ın “Fıtratına muvafık bir cereyan veriniz”[12] şeklindeki uyarısının bugün de dikkate alınması; hürriyet, adalet, meşveret ve dinî değerleri birlikte gözeten, milletin inanç ve ihtiyaçlarıyla uyumlu bir yönetim anlayışına rehberlik etmesidir.
Abdullah MOLLAOĞLU
1 Kasım 2026
[1] Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt 24, 1 Kasım 1922 tarihli görüşmeler ve Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1-2 Kasım 1922 tarihli, 308 sayılı Heyet-i Umumiye Kararı.
[2] Bediüzzaman Said Nursî, İçtimai Dersler, Zehra Yayıncılık (https://zehra.com.tr), s. 157
[3] Bediüzzaman Said Nursî, İçtimai Dersler, Zehra Yayıncılık (https://zehra.com.tr), s. 16
[4] Bediüzzaman Said Nursî, İçtimai Dersler, Zehra Yayıncılık (https://zehra.com.tr), s. 91
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Zehra Yayıncılık (https://zehra.com.tr), s. 112
[6] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Zehra Yayıncılık (https://zehra.com.tr), s. 109
[7] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Zehra Yayıncılık (https://zehra.com.tr), s. 110
[8] 9 Kasım 1922 (Rumi 9 Teşrinisani 1338), TBMM Gizli Celse Zabitleri ve Tutanak Dergisi, 1. Dönem, 24. Cilt, 135. içtima, 457. s.
[9] M.Kemal, Nutuk, Türk Tarihi ve Kültür Araştırmaları, 15.1. Saltanatın Kaldırılması bölümü (
https://www.altayli.net/)
[10] Uğur Mumcu,
Kâzım Karabekir Anlatıyor, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1993, s. 75.
[11] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Zehra Yayıncılık (https://zehra.com.tr), 109-112 s.
[12] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, Zehra Yayıncılık (https://zehra.com.tr), 110 s.
Yorum Yap