Risale Portal
Muhakemat Üzerine
11.09.2024 22:11

SAYKÂLÜ’L-İSLAMİYET, REÇETETÜ’L HAVAS VEYA
BEDÎÜZZAMAN’IN MUHÂKEMATI ÜZERİNE
İsmail KURT
Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri ABD,
Din Felsefesi Bölümü Doktora Öğrencisi
GİRİŞ
Muhâkemat, 1910 yılında ilk olarak “Reçetetü’l-Ulema” (âlimler reçetesi) ve “Reçetetü’l-Havas” (seçkinler reçetesi) adlarıyla Arapça dilinde yayımlanır. Daha sonra 1911 yılında bizzat müellifi tarafından biraz daha genişletilerek Türkçe olarak “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi veyahut Saykâlü’l-İslamiyet veyahut Bedîüzzaman’ın Muhâkematı” ismiyle bastırılır. Burada kullanılan “marîz”, “hasta” ve “alîl” ifadelerinin üçü de olumsuz anlamda kullanılmıştır. Genel kanaate göre, “mariz bir asır”dan maksat 20. yüzyıl; “hasta bir unsur”dan maksat İslâm ümmeti ya da Osmanlı devleti; “alîl bir uzuv” ifadesinden maksat ise kimilerine göre dönemin eğitim sisteminde önemli yer edinen medreseler/ulema, kimilerine göre de Kürtlerdir. Muhâkemât’ın bir diğer ismi ise, müellifinin ifadesiyle Muhâkemât-ı Bediîyye’dir.[1] Said Nursî, Münazarat adlı eserinin girişinde Muhâkemat’ın yazılış süreci için şu ifadelere yer verir:
Şu Saykâlü’l-İslâmiyet ve Ekrad Reçetesi (Münazarât) olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahraların kuvve-i münbitesi, fevkalâde neşvünema vererek kırk-elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesim bir şecere oldu, hem meyve verdi.[2]
Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere Muhâkemât, Münazarat’la beraber yaklaşık kırk-elli günlük bir seyahatin semeresi olarak ortaya çıkmıştır. Bu seyahat, 1910 senesinin bahar ayında Van’dan başlayıp Şam’a kadar devam etmiştir. Bedîüzzaman Said Nursî, 1911 yılının Nisan ayının ortalarında İstanbul’a geldiğinde elinde şu üç eser vardır: Saykâlü’l-İslâmiyet (Muhâkemat), Reçetetü’l-Ekrad (Kürtlerin reçetesi olan Münazarât) ve El-Hutbetü’ş-Şamîye. Söz konusu eseri tanıtmaya başlamadan önce yazıldığı döneme ve aynı seyahatte yazılan diğer iki esere de göz atmak faydalı olacaktır.
Birbirinden farklı yönleri ve amaçları olmakla birlikte birbirinden bağımsız da olmadığını düşündüğümüz aynı seyahatin ürünleri olan söz konusu eserlerin ortak özelikleri; istibdada, keyfî yönetime ve tek tipleştirmelere karşı yazılmış olmalarıdır. Eserleri, II. Meşrutiyet döneminde kaleme alan Said Nursi, meşrutiyet ve katılımcılığı benimsemektedir. Bu minvalde Nursi’ye göre bir tefsir yazılacaksa çoğulcu paradigma dikkate alınarak her biri bir fende uzman ve muhakkik ulemalardan oluşturulmuş ilmî bir heyetin şurasıyla yazılmalıdır.[4] Ayrıca, bilimsel ve endüstriyel ilerleme, madden ve manen geri kalmış İslam âleminin hastalıkları ve bunlara sunulan reçeteler, ittihad, taassub, taklit, asrın gerektirdiklerini yakalayamamış ve çözümler sunamayan medrese eğitim sistemi, dinin bilimle çatıştığına dair tezler, toplumda hâkim olan ye’s (ümitsizlik), ele alınıp analiz edilen meseleler arasındadır.
Eserin yazıldığı dönemi göz önüne alacak olursak, yukarıda sayılan konulara neden temas edildiğini anlayabiliriz. Konuların bütününe bakıldığında Osmanlı Devleti’nin son devrinin temel tartışmalarını ve fotoğrafını verdiği fark edilecektir.
Münazarat’ta ve Hutbe-i Şamiye’de temas edilen meselelerin Muhâkemat eserinde de geçtiğine şahit olmaktayız. Ancak aralarındaki bazı nüanslar eserleri birbirinden farklı kılmaktadır. Kanaatimizce bu üç eser arasında muhatap ve makam değişmekle birlikte neden değişmemektedir. Hutbe-i Şamiye’de genel halk kitlesi muhatap alınarak irad edilmiş bir hutbe vardır. Muhataplar arasında ulema da bulunmaktadır. Fakat makam itibarıyla hutbe, topluluğa yapılan bir konuşma olduğu için haliyle içeriğin daha motive edici olması beklenir. Nitekim Hutbe-i Şamiye eserinde Bedîüzzaman ümit aşılayan ve motivasyonu yüksek bir içerik sunmuştur.
Adından da anlaşılacağı üzere soru-cevap şeklinde olan Münazarat eserinde, muhatap iki türlüdür. İlk soru cevap kısmı avam yani halkla, ikinci soru cevap kısmı ise havas yani ulema iledir. Burada da Bedîüzzaman, doğu toplumuna değişen siyasal konjonktürü ders vermeyi ve belli konularda doğrudan bilinçlendirmeyi netice veren seyahatini kaleme alıp dönemin başkenti İstanbul’daki yöneticilerin dikkatine sunmuştur. Dolayısıyla eser, halkın sorunlarını bizzat sahadan toplanılan verilerle okuma fırsatı bulacak olan yöneticiler için altın tepside sunulan bir saha çalışmasıdır.
Muhâkemat eserinde ise geri kalmışlığın nedenleri, doğrudan havas tabir edilen ulemaya hitaben eleştiri makamında ifade edilmektedir. Eserin “Reçetetü’l-Havas” olarak isimlendirilmesi de buradan kaynaklanmaktadır. Müellif fikirlerini kaleme alırken İslam ilim geleneğini ciddi bir süzgeçten geçirmekte, eğitim sistemi başta olmak üzere Kur’an’a, hadislere ve bilimsel gelişmelere olan yaklaşımları kritik etmektedir. Dolayısıyla İslam’ın doğru anlaşılamamasının önündeki engeller bu eserde ele alınmaktadır. Bu eleştiri, aslında İslam ilim geleneğinde süregelen muhâkeme kültüründen ileri gelmektedir.
Muhâkemat geleneği çerçevesinde Bedîüzzaman’ın Muhâkemat’ını değerlendirecek olursak, kitap içerisinde doğrudan bir başka eserin şerhi, tenkidi ya da iki eser arasında yapılan bir hakemlik çabasının bulunmadığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte eleştirel üslup kullanımı ve meselelere insaf düsturuyla yaklaşılması eserin ilmi gelenekteki muhâkemelerle ortak yönleri arasındadır. Bu noktadan müellifin şu ifadeleri önem arzetmektedir:
Hakikatin keşfine mani olan arzu-yu hilâf ve iltizam-ı muhalif ve taraftar-ı nefis cihetiyle asılsız evhamını bir asla ircâ etmekle kendini mâzur göstermek ve müşterinin nazarı gibi yalnız meâyibi görmek ve çocuk tabiatı gibi bahaneyle mahane tutmak gibi emirlerden nefsini tecridle şartıma müraat edebilirsen, huzur-u kalb ile dinle![8]
Bedîüzzaman’ın Muhâkemat’ını, muhâkemat geleneğinden farklı ve özgün kılan, iki eser arasında bir mukayese ya da muhâkeme yapmak yerine akıl ile nakil arasında, usul ile İsrâiliyat[9] arasında, akaid ile hikayeler arasında, hakikat ile mecaz arasında muhâkemelerin yapılmasıdır.
Müslümanları ifrat ve tefrit savrulmalarından kurtarıp istikametli anlayışa ulaştırmak gibi ciddi ve büyük bir misyonu üstlendiği anlaşılan Bedîüzzaman Said Nursî, Müslümanların geri kalmasını kendine dert edindiğini ifade etmiştir.[10] Milletin geri kalmışlığının nedenini, İslamiyet’in özünün yerine zahirine/kabuğuna odaklanılmasından, usul yerine İsrâiliyat’ın, akaid yerine hikâyelerin, hakikatler yerine mecazların esas alınması ve birbirine karıştırılmasından kaynaklandığını ifade etmektedir. Said Nursî, “su-i fehm” ve “su-i edeb” olarak değerlendirdiği bu yaklaşımlardan dolayı Muhâkemat eserini, bir nevi İslamiyet’ten özür dileme ve yine onun merhametine sığınma çabası olarak ortaya koymaktadır. Bununla birlikte kendi zamanına dek süregelen vehmî ve hayalî yanlış yorumlamalara karşı bir nevi savaş verdiğini ifade etmektedir.[11]
Milleti iki kategoride değerlendiren Said Nursî, ilki için “mazi kıtasında vahşetli çöllerde çadır kurmuş göçerler/bedeviler” metaforunu kullanmaktadır. Bu metaforda anlatılan bölgeler, payitahttan uzak, Anadolu ve Anadolu’nun doğusunda kalan taşra bölgeleridir.[12] Ona göre toplumun bu kısmının hastalığı “taassup” ve “taklit”tir. Kendi öz kimliğini/benliğini inşa edememe, neye niçin inandığını bilmeme; yani gerçek özgürlükle tanışmamış olmak, İslamiyet’i doğru anlamanın önündeki engeller arasındadır. Toplumun diğer kısmını ise “cehlistan ülkesinde yerleşik yaşama sahip olanlar” metaforu ile anlatırken, dönemin İstanbul’una işaret etmektedir. Ülkenin yönetim şehrindeki/başkentindeki hastalığın “müzahrefat” ve “istibdat” olduğunu ifade etmektedir. Bedîüzzaman, özelde Osmanlı coğrafyası üzerinden belirttiği bu hastalıkları/sorunları bir örneklem olarak ele alıp aslında aynı hastalıkların Müslüman coğrafyasında da olduğunu ifade ederek çözüm reçetelerini bütün İslam alemine sunmaktadır.
Muhâkemat’ta din ve bilim ilişkilerine dair tartışmalara değinilmekte, 20. yüzyılın getirdiği yeniliklere uyum sağlayamayan ve tavırlarıyla bilim karşıtı gibi görülen medrese ulemasına reçete sunulmaktadır. Batılı bilim adamlarının da İslamiyet’in zahirine bakıp fenlerle bağdaşmadığını düşündüklerinden İslam ile müşerref olamadıklarının altı çizilmektedir. Dolayısıyla müellifinin ifadelerinden anlaşıldığı üzere Muhâkemat eserinin kaleme alınmasının temel amacı, dönemin Osmanlı aydınlarında ve dinî eğitim sisteminde (medreselerde) hâkim olan din-bilim çatışması gibi hatalı anlayışları her iki taraf için de düzeltme gayesidir. Bu gayeyi Said Nursî, şu sözleriyle ifade etmiştir:
Ey benim şu kitabıma im'an-ı nazar ile nazar eden zât, malûmun olsun! Bu kitabla istediğim hizmet budur: İslâmiyette olan tarîk-ı müstakimi göstermekle ehl-i tefrit olan a'da-yı dinin teşkikatını red ve yüzlerine vurmakla beraber; tarîk-ı müstakimin öteki canibini ve sadîk-ı ahmak unvanına lâyık olan ehl-i ifrat ve zahirperestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek ve asıl rehber-i hakikat ve âlem-i İslâmiyetin ikbal ve istikbaline yol açan ve sırat-ı müstakimde kemal-i ümid-i zafer ile çalışan muhakkikîn-i İslâm ve âkıl sıddıklara yardım etmek ve kuvvet vermektir.[13]
Nursî, başka bir kitabında Muhâkemat eserini ileride yazacağı tefsir[14] için bir mukaddime olarak kaleme aldığını ifade etmektedir.[15] Bu tefsir mukaddimesinden muradını yukarıda saydığımız nedenlerle ifade etmiştir. Çünkü dinin nakille yani Kur’an tefsirleri ve hadislerle öğretildiğini göz önüne alırsak, bu nakle karışan İsrâiliyat ve Yunan felsefesinden kaynaklanan metinleri ayıklayacak bir akla ihtiyaç olacaktır. Bedîüzzaman Said Nursî, Muhâkemat eserinde “istikamet”li bir şekilde muhâkeme eden bu aklı yeniden kurmaktadır. Bu noktaya da daha kitabın en başında “akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir”[16] meşhur kaidesine atıfta bulunarak temas etmektedir.
Muhâkemat kitabı, müellifi tarafından üç kitap ve üç makale olacak şekilde planlanmıştır.[19] Ancak, “İlmü’s-Sema, İlmü’l-Arz ve İlmü’l-Beşer” olarak isimlendirilen üç kitaba eser içerisinde müstakil olarak rastlanmamaktadır. Ancak muhtevalarının ne olacağına dair kısa bilgilendirmelerle beraber astronomi, jeoloji/coğrafya ve antropoloji ilimlerinden yapılan izahlara eserde yer verilmiştir.[20] Bahse konu olan üç makale ise kitapta bütünüyle yer almaktadır. Birinci makale "Unsuru'l-Hakikat", ikinci makale "Unsuru'l-Belâgat", üçüncü makale ise "Unsuru'l-Akide" olarak adlandırılmıştır. Müellif, okurundan bu makaleleri, mantıktaki kıyasın yapılabilmesini teminen gerekli olan büyük önerme, küçük önerme ve sonuç gibi ele almasını beklemektedir. Adeta Muhâkemat eserinin tamamı kıyas yoluyla bir neticeye varmaktadır. Said Nursî, sırasıyla birinci makale olan Unsuru’l-Hakikati büyük önerme, ikinci makale olan Unsuru’l-Belâgatı küçük önerme ve son makale olan Unsuru’l-Akideyi de bu kıyasın neticesi olarak ifade etmektedir.[21] Büyük önermeyle küçük önermenin sıralamasına bakılacak olursa bu akıl yürütme şeklinin tümdengelim olduğu ortaya çıkmaktadır. Burada belki şu soru sorulmalıdır: Bu kıyasta iki önermeyi birbirine bağlayan ve her ikisinde de geçen orta terim nedir? Yani Unsuru’l-Hakikat makalesiyle Unsuru’l-Belâgat makalesinde ortak olarak değinilen ve bizi netice olarak Unsuru’l-Akide makalesine bağlayacak olan konu nedir?
Şimdi sırasıyla her bir makalenin muhtevasının ne olduğunu ele alacağız.
Mukaddimelerin başlıca içerikleri şunlardır: Kur’an’ın yani vahyin yasalarının kâinattaki kevnî yasalarla olan mutabakatı, geçmişte nazarî (teorik) ya da hafî (gizli) olan bir mevzunun gelecekte bedihî (açık) olabileceği, İsrailiyat’ın nasıl tefsirlere girerek fikirleri etkilediği ve Kur’an’dan zannedilmeye başlandığı, Yunan felsefesinin tercümeler döneminden sonra İslam ilimlerine etkileri, Kur’an’ı tefsir edecek olanın yine Kur’an ve hadisin kendisi olduğu, hikayelerin hakikatlere karışmasında şöhretin etkisi, mecazın cahillerin elinde hakikat zannedilerek birçok hurafelerin önünün açılması, muhakkik (doğru muhakeme eden, araştırmacı vasfa sahip) olmanın gerektirdikleri, Kur’an’ın kendisi ile tefsirlerinin birbirinden ayırt edilmesi, mübalağalı tergib ve terhipten uzak durulup her şeyin kendi kıymetince değerlendirilmesi gerektiği, gelecek asrın bürhan (kesin delil) asrı olduğu, Asya’nın yani İslamiyet’in bahtını açacak olanın yalnız hürriyet olduğu, muvazenesizlik ve mizansızlığın aldanmaya ve aldatmaya neden olduğu gibi konulardır.
Son mukaddimede dönemin medrese eğitim sistemi ciddi bir şekilde kritik edilmiş, medrese hocaları eleştirilmiştir. Medreselerde Arapça gramer ilimlerinin ön plana çıkarılıp alet ilimleri konumundan yüksek ilimler konumuna taşınmasının acı bir durum olduğunun altı çizilmektedir.
Bu bölümde sekiz mesele olarak karşımıza çıkan din-bilim çatışmasıyla ilgili örnekler dikkat çekicidir.[22] Örneklerde Sedd-i Zülkarneyn’le ilgili ihtilaflara, dünyanın Sevr ve Hut üzerinde olmasına dair meseleye, dünyanın yuvarlaklığının caiziyetine ve kutuplarda namaz vakitleri meselelerine değinilmektedir. Bedîüzzaman, Kur’an’da ya da hadislerde yer alıp yüzeysel bakıldığında mevcut bilimsel verilerle çelişiyormuş gibi görünen bu gibi meselelerin kinaye/mecaz gibi yönlerinin olduğunu ve tevil gerektirdiğini belirterek meselelere dair rasyonel yorumlar getirmektedir. Böylelikle dinî muhtevanın -yani naklin- bilimsel muhteva ile -yani kâinat yasalarıyla- muvafık olduğu istikametli aklî muhteva ile –yani doğru muhâkemeyle- ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla akılla nakil, bilimle din ve kainat yasalarıyla Kur’an/vahiy arasındaki tearuzun/çatışmanın zahirî ve zannî olduğu hakikatte ise birbirleriyle mutabık oldukları bahsi geçen sekiz mesele üzerinden örneklendirilerek gösterilmeye çalışılmıştır. Müellif, bilimsel verilerden ve yeni gelişmelerden bihaber oldukları yönünde medrese hocalarını eleştirmiş, medreselerde fenleri bilen hocaların eğitim vermesi gerektiği ve müfredatta yeni pozitif ilimlere de yer verilmesi gerektiğini savunmuştur. Böylelikle İslam âleminde ihmal edilen kâinat üzerine akıl yürütmelerin önünü açmak istemiş ve fen bilimlerine yönelimi aynı zamanda Allah’ın ayetlerine yönelim olarak okumuştur. Şu ifadeleri bu noktada dikkat çekicidir:
…o meclis-i âlî-i Kur'ânîye girmiş olan kâinatın her ferdi, dört vazife ile muvazzaftır. (…) İkincisi: Herbiri birer fenn-i hakikînin mevzu ve müntehabı olduklarından, İslâmiyet fünun-u hakikiyenin zübdesi olduğunu izhar... Üçüncüsü: Herbiri birer nev'in nümunesi olduklarından, hilkatte cârî olan kavanîn ve nevâmis-i İlâhiyeye İslâmiyeti tatbik ve mutabık olduğunu ispat–tâ o nevâmis-i fıtriyenin imdadıyla İslâmiyet neşvünema bulsun. Evet, bu hâsiyetle, din-i mübin-i İslâm, sair hevâ ve heves içinde muallâk ve medetsiz, bazan ışık ve bazan zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtaz ve serfirazdır.[23]
Bu ifadelerinden anlaşıldığı üzere Bedîüzzaman, medeniyet ve eğitim açısından pozitif ilimleri önemsemekle beraber ulema nezdinde kabul görmesi için İslamiyet’le ilişkisinin doğru kurulması çabasındadır.
Makalede değinilen konular arasında mana-lafız ilişkisi, kelam yani bir söze nasıl hayat verilir, kelamın güzelliği, şekli, kuvveti, serveti, semeratı, yüksek tabakası, akıcılığı ve itidali nasıldır, beyanın felsefesi nedir, sıhhati ve manasının çoğalması nasıl sağlanır gibi meseleler yer almakta ve derin izahları bizzat metnin içerisinde uygulamalı olarak yapılmaktadır.
Birinci meselede mana-lafız ilişkisi üzerinde durup düşünce ve hislerin tabiî mecrasının nazm-ı maani olduğu ifade edilmektedir. Müellif, nazm-ı maaninin zamanla nazm-ı lafziye dönüşmesini eleştirmekte lafız için mananın feda edilmemesi gerektiğini savunmaktadır.
İkinci mesele, kelamın hayatlanması ve neşv-ü nemasına dairdir. Bu bölümde, soyut manaların somutlaştırılması/cisimleştirilmesi veyahut hayal gücünün kullanılmasıyla -adeta beyanın sihriyle- cansız şeylerin/cisimlerin canlandırılarak konuşturulması suretiyle hakikatlerin çok daha güzel anlatılmasının sağlanabileceği izah edilmektedir.
Üçüncü mesele, Kelamın elbise-i fahiresinin veyahut cemal ve suretinin kullanılan üslup ile olduğunun izahını içermektedir. Üsluptan kasıt kelamın kalıbı ve şeklidir. Kelamda kullanılan üslupla mütekellimin ya doğrudan kendini ya vasıflarını ya da niyetini gösterebileceği örneklerle anlatılmaktadır.
Dördüncü meselede kelamın kuvvet ve kudretinin; kelamda kullanılan her bir ibarenin birbirine cevap vererek az da olsa kelamın bütünündeki asıl maksada işaret etmesiyle genel bir uyumun yakalanmasında olduğu açıklanmaktadır. Kısacası terkibin şekli, maksadın kendisini gösterdiği ölçüde kelam kuvvet bulur.
Beşinci ve altıncı meselede kelamın servet ve vüs’atinin, çağrışımlar ve ima yoluyla başka manalara işaret etmesiyle gerçekleşeceği ifade edilir. Kelamda telmihlerle bu genişlik ve zenginlik sağlandığında hayal kuvvesi harekete geçecek ve kalplerin beğenisi kazanılacaktır. Zira kelamın semeratı, muhtelif tabakalarda birden çok şekillerle ortay çıkan manaların olmasıdır.
Yedinci mesele, belâgatın ukde-i hayatiyesi, diğer bir tabirle beyanın felsefesi veyahut şiirin hikmetinin; kâinatta yürürlükte olan kanunları ve ölçüleri taklit ederek -adeta kopyalayarak- kelamında anlatmaktan geçtiğini izah etmektedir. Burada birinci makalede değinilen Kur’an ile kâinat yasalarının uyumuna dair söylemin kuvvetlendiğini görmekteyiz. Yani beyanın felsefesinin de kâinat yasalarıyla mutabakat içerdiği ya da içermesi gerektiği savunulmuştur. Bu konu bu makalenin onuncu meselesinde de gündeme gelecektir.
Sekizinci meselede beyan edilen manaların çoğalması/artmasının, başka manalarla yer değiştirmesinin ve bir kelamın çok manalara getirilmesinin nasıl olabileceği üzerinde durulmaktadır.
Dokuzuncu mesele, kelamın yüksek tabakasını konu edinmektedir. Kelamın en temel maksadının mahfuz kalmasıyla birlikte ayrı ayrı başka maksatların da kelamın içerisinde adeta iç içe geçerek kastedilmesi sağlandığında, bu durumun kelamı yüksek bir tabakaya çıkaracağı ifade edilmiştir. Bu meselede, Kur’an-ı Kerim’deki Hz. Musa (as.) kıssalarının tekrarmış gibi algılanmasının yanılgı olduğu, zikredildiği her bir yerde farklı noktalara temas edildiği kelamın yüksek tabakasına örnek olarak verilmektedir.
Onuncu mesele, kelamın selasetinin sağlanması için gerekenleri yaklaşık beş madde olarak sunmaktadır. Bunlardan birisi de tabiata karşı talebelik edip onun kanunlarını taklit etmek gerektiğidir. Beyan sanatının yasalarıyla kâinat yasaları arasında ilişki kurulması Bedîüzzaman’ın incelenmeye değer orijinal yaklaşımlarından birisi olsa gerektir.
On birinci meselede beyanın selamet ve sıhhatinin; öne sürülen hükmün, öncülleri başta olmak üzere tüm yönleriyle ele alınarak gelebilecek itiraz noktalarının altı yönden kapatılmasıyla gerçekleştirileceği izah edilmektedir.
On ikinci mesele, kelamın selamet ve rendeçlenmesi ve itidal-i mizacının, kullanılan kelam eğer başkasının duygu ve düşünceleriyle ilgili ise o kimsenin yerine kendini koyup sanki oymuş gibi konuşmakla; şayet kelam, kendi adına kullanılıyorsa bahse konu olan meselenin kıymeti kadar bir üslup tercih edilmesiyle sağlanacağından bahsetmektedir. Üç ayrı üsluptan söz edilmiş ve kelam hangi makamda ele alınıyorsa o makama uygun üslubun seçilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır.
مَا الدَّلِيلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ اْلاِلٰهِ الَّذِى تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ وَالْخَلْقُ مِنْ اَىِّ شَىْءٍ أَمِنَ الْعَدَمِ اَوِ الْمَادَّةِ اَوْ ذَاتِهِ اِلٰ اٰخِرِ سُؤَالاَتِهِمِ الْمُرَدَّدَة
Bizi, kendisine iman etmeye çağırdığınız Allah'ın varlığına delâlet eden açık delil nedir? Mahlûkat neden yaratılmıştır? Yoktan mı? Maddeden mi? Yoksa onun zâtından mı? Ve diğer tereddütlü sorular...[27]
Üçüncü makale olan Unsuru’l-Akide bu sorulara verilmiş cevaplardan oluşmakla birlikte sistematik olarak Kur’an’ın en temel maksatlarını işlemektedir. Said Nursî Kur'an'ın maksatlarının, özünde şu dört temel unsur olduğunu ifade etmektedir: “isbat-ı Sâni’-i vâhid”, “nübüvvet”, “haşr-i cismani”, ve “adalet”. Muhâkemat’ın üçüncü makalesinde Said Nursî, “adalet” konusu ile “haşr-i cismani” bahsi hariç (haşr-i cismani konusuna sadece giriş yapılmıştır) isbat-ı Sâni’-i vâhid, ve nübüvvet konularını işlemiştir. Unsurları ayrı başlıklar altında ele almış ve aklî temellendirmelerini yapmak suretiyle ispat etmeye çalışmıştır.
Müellif, isbat-ı Sâni’-i vâhid diğer bir ifadeyle tevhid bahsinde Allah'ın varlığı ve birliğine dair Kur’anî yol olarak nitelediği delil-i ihtira ve delil-i inayet gibi argümanlara başvurmaktadır. İbn Rüşd’ün de Kur'an delilleri olarak nitelediği bu delillendirme yöntemine, günümüz din felsefesinde yapılan tasnifatta teleolojik argümanlar ya da gaye ve nizam delilleri şeklinde yer verilmiştir. Japonlar’ın sorularına binaen bu bahiste ayrıca; maddenin ezeliliği, atomların hareketleri, fizik yasalarının mahiyeti, yoktan yaratma ve sonradan yaratmayı sürdürme, hulûl meselesi, vahdet-i vücud ile vahdet-i şuhud arasındaki farklar, vahdet-i vücud ile panteizm arasındaki farklar gibi konular ele alınmaktadır.
Nübüvvet bahsinde ise önce mutlak nübüvvet yani peygamberlik müessesesi ispat edilmekte daha sonra son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nübüvveti beş yolla ispat edilmektedir. İlki, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kendi zatı üzerinden yola çıkan bir delillendirmedir. İkincisi, müellifin “geçmiş zaman sayfası” dediği önceki peygamberler üzerinden yapılan ispat yoludur. Üçüncüsü, “şimdiki zaman sayfası” denilen asr-ı saadet dönemi üzerinden yürütülen delillendirmedir. Dördüncüsü,[28] gelecek zaman sayfası olarak nitelendirilen şeriatın geleceğe dair taşıdığı potansiyel üzerinden yapılan ispat yoludur. Son olarak Hz. Muhammed’in (s.a.s.) meşhur ve bilinen mucizeleri ve gösterdiği harikalar yoluyla delillendirme yapılmıştır.
Üçüncü makalede nübüvvet bahsinden sonra haşir bahsine sadece giriş yapılmış ve ispatına geçilmemiştir. Adalet konusuna da Muhâkemat kitabında yer verilmemiştir.
SONUÇ
Bir Kur’an tefsiri yazmak için yola çıkan Said Nursî, bu yolun ilk adımı olan tefsir mukaddimesinde Kur’an’ın dört temel unsurunu tüm usul ve belâgat kurallarının neticesi ve ulaşılması gereken maksat konumunda değerlendirmektedir. Adeta Muhâkemat eseri bir ağaç ise bu dört temel maksat bu ağacın meyveleridir. Kur’an’ın doğru anlaşılmasında Unsuru’l-Hakikat makalesiyle aklın muhâkeme yasalarını, Unsuru’l-Belâgat makalesiyle naklin/kelamın yasalarını veren Bedîüzzaman, netice itibarıyla okuru Unsuru’l-Akide ile Kur’an’ın asıl maksadına ulaştırmaktadır.
KAYNAKÇA
Esenbel, Selçuk. Japon Modernleşmesi ve Osmanlı: Japonya’nın Türk Dünyası ve İslam Politikaları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
Feyerabend, Paul. Özgür Bir Toplumda Bilim. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017.
Hatiboğlu, İbrahim. “İsrâiliyat”. TDV İslam Ansiklopedisi, Erişim 17 Ekim 2022, https://islamansiklopedisi.org.tr/israiliyat.
Kaya, Mesut. “İslâm İlimler Tarihinde Muhâkemât Geleneği: Tefsir Hâşiyeleri Merkezli Bir Deneme”. İslâm Araştırmaları Dergisi 33/1 (2015), 1-37.
Nasrullah Hacımüftüoğlu, “Berâat-i İstihlâl”. TDV İslam Ansiklopedisi, Erişim 11 Kasım 2022, https://islamansiklopedisi.org.tr/beraat-i-istihlal.
Nursî, Bedîüzzaman Said. Barla Lahikası. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2002.
Nursî, Bedîüzzaman Said. İçtimaî Dersler. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Bedîüzzaman Said. İşaratü’l-İ‘caz fî Mezânni’l-Îcâz. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2. Baskı, 2014.
Nursî, Bedîüzzaman Said. Muhâkemat. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2004.
Nursî, Bedîüzzaman Said. Şualar. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014.
Tekin, Özkan. “Said Nursî’nin Eserlerinde İslam İlim Mirasının İzleri”. Muhâkemat; Uluslararası Risale-i Nur Araştırmaları Dergisi, 1/1 Aralık 2021, 27-63.
[1] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014), 574.
[2] Bediüzzaman Said Nursi, İçtimaî Dersler (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 80.
[3] Paul Feyerabend, Özgür Bir Toplumda Bilim (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017).
[4] Bediüzzaman Said Nursi, Muhâkemat (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2004), 22.
[5] Mesut Kaya, “İslâm İlimler Tarihinde Muhâkemât Geleneği: Tefsir Hâşiyeleri Merkezli Bir Deneme”, İslâm Araştırmaları Dergisi 33/1 (2015), 1-37, 12.
[6] Bunlar gibi daha birçok Muhâkemat örneği bulunmaktadır. Muhammed b. Ömer b. Muhammed’in (ö. 721/1321) İmam Buhârî ve İmam Müslim’in ihtilâflı oldukları konular için kaleme aldığı el-Muhâkeme beyne’l-İmâmeyn isimli muhâkemesi, Mîr Gıyâseddin Mansûr’un (ö. 949/1542) Muhâkemât alâ Hâşiyeti Şerhi Metâlii’l-envâr ve Muhâkemât alâ Şerhi’t-Tecrîd isimli eseri ki babası Mîr Sadreddin eş-Şîrâzîyle Devvânî’nin (ö. 908/1502) ayrı düştükleri bir çok konuya dair reddiye ve muhâkemelerinden biridir. Ayrıntılı bilgi için bk. Mesut Kaya, “İslâm İlimler Tarihinde Muhâkemât Geleneği: Tefsir Hâşiyeleri Merkezli Bir Deneme”, İslâm Araştırmaları Dergisi, 33 (2015): 1-37.
[7] Kaya, “İslâm İlimler Tarihinde Muhâkemât Geleneği: Tefsir Hâşiyeleri Merkezli Bir Deneme”, 12.
[8] Nursî, Muhâkemat, 107.
[9] İsrâiliyat, Yahudilik ve Hıristiyanlık’tan İslâm kaynaklarına geçtiği kabul edilen bilgiler için kullanılan terimdir. Ayrıntılı bilgi için bk. İbrahim Hatiboğlu, “İsrâiliyat” maddesi, islamansiklopedisi.org.tr/israiliyat, (Erişim 17 Ekim 2022).
[10] Nursî, Muhâkemat, 10.
[11] Nursî, Muhâkemat, 11. Ayrıca bk. Nursî, İçtimaî Dersler, 134.
[12] Bu metaforu bu şekilde yorumlamamızın nedeni, Said Nursî’nin kullandığı şu ifadelerdir: “Vakta meşrutiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsil ettiği asırdan tarihvari bir nazar ile göçüp, kurûn-u vustaya karşı aşağıya inmekle aşâir-i Ekrad’ın içinde cevelan ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye; güzden bahara bilâd-ı Arabiye’den bir rıhlet-i şitaiye ettim.” bk. Nursî, İçtimaî Dersler, 81.
[13] Nursî, Muhâkemat, 12.
[14] Bu tefsir, başta yaklaşık 60 cilt olarak planlanan fakat daha sonra I. Dünya Savaşının patlak vermesi ve savaş şartlarının el vermemesiyle Kur’an-ı Kerim’in Fatiha suresi ile Bakara suresinin 33. ayet-i kerimesine kadar olan ayetlerin tefsirlerinin yapılabildiği tek cilt olarak neşredilen İşaratü’l-İ’caz tefsiridir. Ayrıntılı bilgi için bk. Bedîüzzaman Said Nursî, Barla Lahikası (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2002), 357, ayrıca bk. Bedîüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ‘caz fî Mezânni’l-Îcâz (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2. Baskı, 2014).
[15] Nursî, Şualar, 185.
[16] Nursî, Muhâkemat, 14.
[17] Berâat-i istihlâl, bir esere konusuyla ilgili ifadeler kullanarak güzel bir üslûpla başlamak anlamına gelen edebiyat terimidir. Ayrıntılı bilgi için bk. Nasrullah Hacımüftüoğlu, “Berâat-i İstihlâl” maddesi, islamansiklopedisi.org.tr/beraat-i-istihlal, (Erişim 11 Kasım 2022).
[18] Özkan Tekin, “Said Nursî’nin Eserlerinde İslam İlim Mirasının İzleri”, Muhâkemat; Uluslararası Risale-i Nur Araştırmaları Dergisi, 1/1 (Aralık 2021), 31.
[19] Nursî, Muhâkemat, 14.
[20] Örnek; Ay tutulmasına dair izahlar için bk. Nursî, Muhâkemat, 19. Yeraltı sıcaklıklarına, dağlara ve yağmurların oluşumuna dair izahlar için bk. Nursî, Muhâkemat, 60, 62, 67.
[21] Nursî, Muhâkemat, 96.
[22] Nursî, Muhâkemat, 49-71.
[23] age., s. 15.
[24] Nursî, Muhâkemat, 71.
[25] Nursî, Muhâkemat, 14, 100.
[26] Osmanlı-Japonya ilişkilerine dair ayrıntılı bilgi için bk. Selçuk Esenbel, Japon Modernleşmesi ve Osmanlı: Japonya’nın Türk Dünyası ve İslam Politikaları, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2021).
[27] Nursî, Muhâkemat, 100.
[28] Bedîüzzaman’ın daha sonra kaleme aldığı Marifet-i Nebi; Şuaat risalesinde işlenen Nübüvvet isbatında şeriat ayrı bir delillendirme yolu olarak ele alınmış ve gelecek zaman sayfası diye nitelendirilen ispat yolunda Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra gelen asfiyalar, evliyalar, alimler, muhakkiklerin tanıklıkları ifade edilmiştir. Ayrıntılı bilgi için bk. Nursî, İçtimaî Dersler, 346.
BEDÎÜZZAMAN’IN MUHÂKEMATI ÜZERİNE
İsmail KURT
Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri ABD,
Din Felsefesi Bölümü Doktora Öğrencisi
GİRİŞ
Muhâkemat, 1910 yılında ilk olarak “Reçetetü’l-Ulema” (âlimler reçetesi) ve “Reçetetü’l-Havas” (seçkinler reçetesi) adlarıyla Arapça dilinde yayımlanır. Daha sonra 1911 yılında bizzat müellifi tarafından biraz daha genişletilerek Türkçe olarak “Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi veyahut Saykâlü’l-İslamiyet veyahut Bedîüzzaman’ın Muhâkematı” ismiyle bastırılır. Burada kullanılan “marîz”, “hasta” ve “alîl” ifadelerinin üçü de olumsuz anlamda kullanılmıştır. Genel kanaate göre, “mariz bir asır”dan maksat 20. yüzyıl; “hasta bir unsur”dan maksat İslâm ümmeti ya da Osmanlı devleti; “alîl bir uzuv” ifadesinden maksat ise kimilerine göre dönemin eğitim sisteminde önemli yer edinen medreseler/ulema, kimilerine göre de Kürtlerdir. Muhâkemât’ın bir diğer ismi ise, müellifinin ifadesiyle Muhâkemât-ı Bediîyye’dir.[1] Said Nursî, Münazarat adlı eserinin girişinde Muhâkemat’ın yazılış süreci için şu ifadelere yer verir:
Şu Saykâlü’l-İslâmiyet ve Ekrad Reçetesi (Münazarât) olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahraların kuvve-i münbitesi, fevkalâde neşvünema vererek kırk-elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesim bir şecere oldu, hem meyve verdi.[2]
Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere Muhâkemât, Münazarat’la beraber yaklaşık kırk-elli günlük bir seyahatin semeresi olarak ortaya çıkmıştır. Bu seyahat, 1910 senesinin bahar ayında Van’dan başlayıp Şam’a kadar devam etmiştir. Bedîüzzaman Said Nursî, 1911 yılının Nisan ayının ortalarında İstanbul’a geldiğinde elinde şu üç eser vardır: Saykâlü’l-İslâmiyet (Muhâkemat), Reçetetü’l-Ekrad (Kürtlerin reçetesi olan Münazarât) ve El-Hutbetü’ş-Şamîye. Söz konusu eseri tanıtmaya başlamadan önce yazıldığı döneme ve aynı seyahatte yazılan diğer iki esere de göz atmak faydalı olacaktır.
- YAZILDIĞI DÖNEM
Birbirinden farklı yönleri ve amaçları olmakla birlikte birbirinden bağımsız da olmadığını düşündüğümüz aynı seyahatin ürünleri olan söz konusu eserlerin ortak özelikleri; istibdada, keyfî yönetime ve tek tipleştirmelere karşı yazılmış olmalarıdır. Eserleri, II. Meşrutiyet döneminde kaleme alan Said Nursi, meşrutiyet ve katılımcılığı benimsemektedir. Bu minvalde Nursi’ye göre bir tefsir yazılacaksa çoğulcu paradigma dikkate alınarak her biri bir fende uzman ve muhakkik ulemalardan oluşturulmuş ilmî bir heyetin şurasıyla yazılmalıdır.[4] Ayrıca, bilimsel ve endüstriyel ilerleme, madden ve manen geri kalmış İslam âleminin hastalıkları ve bunlara sunulan reçeteler, ittihad, taassub, taklit, asrın gerektirdiklerini yakalayamamış ve çözümler sunamayan medrese eğitim sistemi, dinin bilimle çatıştığına dair tezler, toplumda hâkim olan ye’s (ümitsizlik), ele alınıp analiz edilen meseleler arasındadır.
Eserin yazıldığı dönemi göz önüne alacak olursak, yukarıda sayılan konulara neden temas edildiğini anlayabiliriz. Konuların bütününe bakıldığında Osmanlı Devleti’nin son devrinin temel tartışmalarını ve fotoğrafını verdiği fark edilecektir.
Münazarat’ta ve Hutbe-i Şamiye’de temas edilen meselelerin Muhâkemat eserinde de geçtiğine şahit olmaktayız. Ancak aralarındaki bazı nüanslar eserleri birbirinden farklı kılmaktadır. Kanaatimizce bu üç eser arasında muhatap ve makam değişmekle birlikte neden değişmemektedir. Hutbe-i Şamiye’de genel halk kitlesi muhatap alınarak irad edilmiş bir hutbe vardır. Muhataplar arasında ulema da bulunmaktadır. Fakat makam itibarıyla hutbe, topluluğa yapılan bir konuşma olduğu için haliyle içeriğin daha motive edici olması beklenir. Nitekim Hutbe-i Şamiye eserinde Bedîüzzaman ümit aşılayan ve motivasyonu yüksek bir içerik sunmuştur.
Adından da anlaşılacağı üzere soru-cevap şeklinde olan Münazarat eserinde, muhatap iki türlüdür. İlk soru cevap kısmı avam yani halkla, ikinci soru cevap kısmı ise havas yani ulema iledir. Burada da Bedîüzzaman, doğu toplumuna değişen siyasal konjonktürü ders vermeyi ve belli konularda doğrudan bilinçlendirmeyi netice veren seyahatini kaleme alıp dönemin başkenti İstanbul’daki yöneticilerin dikkatine sunmuştur. Dolayısıyla eser, halkın sorunlarını bizzat sahadan toplanılan verilerle okuma fırsatı bulacak olan yöneticiler için altın tepside sunulan bir saha çalışmasıdır.
Muhâkemat eserinde ise geri kalmışlığın nedenleri, doğrudan havas tabir edilen ulemaya hitaben eleştiri makamında ifade edilmektedir. Eserin “Reçetetü’l-Havas” olarak isimlendirilmesi de buradan kaynaklanmaktadır. Müellif fikirlerini kaleme alırken İslam ilim geleneğini ciddi bir süzgeçten geçirmekte, eğitim sistemi başta olmak üzere Kur’an’a, hadislere ve bilimsel gelişmelere olan yaklaşımları kritik etmektedir. Dolayısıyla İslam’ın doğru anlaşılamamasının önündeki engeller bu eserde ele alınmaktadır. Bu eleştiri, aslında İslam ilim geleneğinde süregelen muhâkeme kültüründen ileri gelmektedir.
- İSLAM İLİM GELENEĞİNDE MUHÂKEMAT
Muhâkemat geleneği çerçevesinde Bedîüzzaman’ın Muhâkemat’ını değerlendirecek olursak, kitap içerisinde doğrudan bir başka eserin şerhi, tenkidi ya da iki eser arasında yapılan bir hakemlik çabasının bulunmadığını söyleyebiliriz. Bununla birlikte eleştirel üslup kullanımı ve meselelere insaf düsturuyla yaklaşılması eserin ilmi gelenekteki muhâkemelerle ortak yönleri arasındadır. Bu noktadan müellifin şu ifadeleri önem arzetmektedir:
Hakikatin keşfine mani olan arzu-yu hilâf ve iltizam-ı muhalif ve taraftar-ı nefis cihetiyle asılsız evhamını bir asla ircâ etmekle kendini mâzur göstermek ve müşterinin nazarı gibi yalnız meâyibi görmek ve çocuk tabiatı gibi bahaneyle mahane tutmak gibi emirlerden nefsini tecridle şartıma müraat edebilirsen, huzur-u kalb ile dinle![8]
Bedîüzzaman’ın Muhâkemat’ını, muhâkemat geleneğinden farklı ve özgün kılan, iki eser arasında bir mukayese ya da muhâkeme yapmak yerine akıl ile nakil arasında, usul ile İsrâiliyat[9] arasında, akaid ile hikayeler arasında, hakikat ile mecaz arasında muhâkemelerin yapılmasıdır.
- YAZILIŞ NEDENİ
Müslümanları ifrat ve tefrit savrulmalarından kurtarıp istikametli anlayışa ulaştırmak gibi ciddi ve büyük bir misyonu üstlendiği anlaşılan Bedîüzzaman Said Nursî, Müslümanların geri kalmasını kendine dert edindiğini ifade etmiştir.[10] Milletin geri kalmışlığının nedenini, İslamiyet’in özünün yerine zahirine/kabuğuna odaklanılmasından, usul yerine İsrâiliyat’ın, akaid yerine hikâyelerin, hakikatler yerine mecazların esas alınması ve birbirine karıştırılmasından kaynaklandığını ifade etmektedir. Said Nursî, “su-i fehm” ve “su-i edeb” olarak değerlendirdiği bu yaklaşımlardan dolayı Muhâkemat eserini, bir nevi İslamiyet’ten özür dileme ve yine onun merhametine sığınma çabası olarak ortaya koymaktadır. Bununla birlikte kendi zamanına dek süregelen vehmî ve hayalî yanlış yorumlamalara karşı bir nevi savaş verdiğini ifade etmektedir.[11]
Milleti iki kategoride değerlendiren Said Nursî, ilki için “mazi kıtasında vahşetli çöllerde çadır kurmuş göçerler/bedeviler” metaforunu kullanmaktadır. Bu metaforda anlatılan bölgeler, payitahttan uzak, Anadolu ve Anadolu’nun doğusunda kalan taşra bölgeleridir.[12] Ona göre toplumun bu kısmının hastalığı “taassup” ve “taklit”tir. Kendi öz kimliğini/benliğini inşa edememe, neye niçin inandığını bilmeme; yani gerçek özgürlükle tanışmamış olmak, İslamiyet’i doğru anlamanın önündeki engeller arasındadır. Toplumun diğer kısmını ise “cehlistan ülkesinde yerleşik yaşama sahip olanlar” metaforu ile anlatırken, dönemin İstanbul’una işaret etmektedir. Ülkenin yönetim şehrindeki/başkentindeki hastalığın “müzahrefat” ve “istibdat” olduğunu ifade etmektedir. Bedîüzzaman, özelde Osmanlı coğrafyası üzerinden belirttiği bu hastalıkları/sorunları bir örneklem olarak ele alıp aslında aynı hastalıkların Müslüman coğrafyasında da olduğunu ifade ederek çözüm reçetelerini bütün İslam alemine sunmaktadır.
Muhâkemat’ta din ve bilim ilişkilerine dair tartışmalara değinilmekte, 20. yüzyılın getirdiği yeniliklere uyum sağlayamayan ve tavırlarıyla bilim karşıtı gibi görülen medrese ulemasına reçete sunulmaktadır. Batılı bilim adamlarının da İslamiyet’in zahirine bakıp fenlerle bağdaşmadığını düşündüklerinden İslam ile müşerref olamadıklarının altı çizilmektedir. Dolayısıyla müellifinin ifadelerinden anlaşıldığı üzere Muhâkemat eserinin kaleme alınmasının temel amacı, dönemin Osmanlı aydınlarında ve dinî eğitim sisteminde (medreselerde) hâkim olan din-bilim çatışması gibi hatalı anlayışları her iki taraf için de düzeltme gayesidir. Bu gayeyi Said Nursî, şu sözleriyle ifade etmiştir:
Ey benim şu kitabıma im'an-ı nazar ile nazar eden zât, malûmun olsun! Bu kitabla istediğim hizmet budur: İslâmiyette olan tarîk-ı müstakimi göstermekle ehl-i tefrit olan a'da-yı dinin teşkikatını red ve yüzlerine vurmakla beraber; tarîk-ı müstakimin öteki canibini ve sadîk-ı ahmak unvanına lâyık olan ehl-i ifrat ve zahirperestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek ve asıl rehber-i hakikat ve âlem-i İslâmiyetin ikbal ve istikbaline yol açan ve sırat-ı müstakimde kemal-i ümid-i zafer ile çalışan muhakkikîn-i İslâm ve âkıl sıddıklara yardım etmek ve kuvvet vermektir.[13]
Nursî, başka bir kitabında Muhâkemat eserini ileride yazacağı tefsir[14] için bir mukaddime olarak kaleme aldığını ifade etmektedir.[15] Bu tefsir mukaddimesinden muradını yukarıda saydığımız nedenlerle ifade etmiştir. Çünkü dinin nakille yani Kur’an tefsirleri ve hadislerle öğretildiğini göz önüne alırsak, bu nakle karışan İsrâiliyat ve Yunan felsefesinden kaynaklanan metinleri ayıklayacak bir akla ihtiyaç olacaktır. Bedîüzzaman Said Nursî, Muhâkemat eserinde “istikamet”li bir şekilde muhâkeme eden bu aklı yeniden kurmaktadır. Bu noktaya da daha kitabın en başında “akıl ve nakil tearuz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir”[16] meşhur kaidesine atıfta bulunarak temas etmektedir.
- KİTABIN İÇERİĞİ VE BÖLÜMLERİ
Muhâkemat kitabı, müellifi tarafından üç kitap ve üç makale olacak şekilde planlanmıştır.[19] Ancak, “İlmü’s-Sema, İlmü’l-Arz ve İlmü’l-Beşer” olarak isimlendirilen üç kitaba eser içerisinde müstakil olarak rastlanmamaktadır. Ancak muhtevalarının ne olacağına dair kısa bilgilendirmelerle beraber astronomi, jeoloji/coğrafya ve antropoloji ilimlerinden yapılan izahlara eserde yer verilmiştir.[20] Bahse konu olan üç makale ise kitapta bütünüyle yer almaktadır. Birinci makale "Unsuru'l-Hakikat", ikinci makale "Unsuru'l-Belâgat", üçüncü makale ise "Unsuru'l-Akide" olarak adlandırılmıştır. Müellif, okurundan bu makaleleri, mantıktaki kıyasın yapılabilmesini teminen gerekli olan büyük önerme, küçük önerme ve sonuç gibi ele almasını beklemektedir. Adeta Muhâkemat eserinin tamamı kıyas yoluyla bir neticeye varmaktadır. Said Nursî, sırasıyla birinci makale olan Unsuru’l-Hakikati büyük önerme, ikinci makale olan Unsuru’l-Belâgatı küçük önerme ve son makale olan Unsuru’l-Akideyi de bu kıyasın neticesi olarak ifade etmektedir.[21] Büyük önermeyle küçük önermenin sıralamasına bakılacak olursa bu akıl yürütme şeklinin tümdengelim olduğu ortaya çıkmaktadır. Burada belki şu soru sorulmalıdır: Bu kıyasta iki önermeyi birbirine bağlayan ve her ikisinde de geçen orta terim nedir? Yani Unsuru’l-Hakikat makalesiyle Unsuru’l-Belâgat makalesinde ortak olarak değinilen ve bizi netice olarak Unsuru’l-Akide makalesine bağlayacak olan konu nedir?
Şimdi sırasıyla her bir makalenin muhtevasının ne olduğunu ele alacağız.
- Birinci Makale: Unsuru’l-Hakikat
Mukaddimelerin başlıca içerikleri şunlardır: Kur’an’ın yani vahyin yasalarının kâinattaki kevnî yasalarla olan mutabakatı, geçmişte nazarî (teorik) ya da hafî (gizli) olan bir mevzunun gelecekte bedihî (açık) olabileceği, İsrailiyat’ın nasıl tefsirlere girerek fikirleri etkilediği ve Kur’an’dan zannedilmeye başlandığı, Yunan felsefesinin tercümeler döneminden sonra İslam ilimlerine etkileri, Kur’an’ı tefsir edecek olanın yine Kur’an ve hadisin kendisi olduğu, hikayelerin hakikatlere karışmasında şöhretin etkisi, mecazın cahillerin elinde hakikat zannedilerek birçok hurafelerin önünün açılması, muhakkik (doğru muhakeme eden, araştırmacı vasfa sahip) olmanın gerektirdikleri, Kur’an’ın kendisi ile tefsirlerinin birbirinden ayırt edilmesi, mübalağalı tergib ve terhipten uzak durulup her şeyin kendi kıymetince değerlendirilmesi gerektiği, gelecek asrın bürhan (kesin delil) asrı olduğu, Asya’nın yani İslamiyet’in bahtını açacak olanın yalnız hürriyet olduğu, muvazenesizlik ve mizansızlığın aldanmaya ve aldatmaya neden olduğu gibi konulardır.
Son mukaddimede dönemin medrese eğitim sistemi ciddi bir şekilde kritik edilmiş, medrese hocaları eleştirilmiştir. Medreselerde Arapça gramer ilimlerinin ön plana çıkarılıp alet ilimleri konumundan yüksek ilimler konumuna taşınmasının acı bir durum olduğunun altı çizilmektedir.
Bu bölümde sekiz mesele olarak karşımıza çıkan din-bilim çatışmasıyla ilgili örnekler dikkat çekicidir.[22] Örneklerde Sedd-i Zülkarneyn’le ilgili ihtilaflara, dünyanın Sevr ve Hut üzerinde olmasına dair meseleye, dünyanın yuvarlaklığının caiziyetine ve kutuplarda namaz vakitleri meselelerine değinilmektedir. Bedîüzzaman, Kur’an’da ya da hadislerde yer alıp yüzeysel bakıldığında mevcut bilimsel verilerle çelişiyormuş gibi görünen bu gibi meselelerin kinaye/mecaz gibi yönlerinin olduğunu ve tevil gerektirdiğini belirterek meselelere dair rasyonel yorumlar getirmektedir. Böylelikle dinî muhtevanın -yani naklin- bilimsel muhteva ile -yani kâinat yasalarıyla- muvafık olduğu istikametli aklî muhteva ile –yani doğru muhâkemeyle- ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla akılla nakil, bilimle din ve kainat yasalarıyla Kur’an/vahiy arasındaki tearuzun/çatışmanın zahirî ve zannî olduğu hakikatte ise birbirleriyle mutabık oldukları bahsi geçen sekiz mesele üzerinden örneklendirilerek gösterilmeye çalışılmıştır. Müellif, bilimsel verilerden ve yeni gelişmelerden bihaber oldukları yönünde medrese hocalarını eleştirmiş, medreselerde fenleri bilen hocaların eğitim vermesi gerektiği ve müfredatta yeni pozitif ilimlere de yer verilmesi gerektiğini savunmuştur. Böylelikle İslam âleminde ihmal edilen kâinat üzerine akıl yürütmelerin önünü açmak istemiş ve fen bilimlerine yönelimi aynı zamanda Allah’ın ayetlerine yönelim olarak okumuştur. Şu ifadeleri bu noktada dikkat çekicidir:
…o meclis-i âlî-i Kur'ânîye girmiş olan kâinatın her ferdi, dört vazife ile muvazzaftır. (…) İkincisi: Herbiri birer fenn-i hakikînin mevzu ve müntehabı olduklarından, İslâmiyet fünun-u hakikiyenin zübdesi olduğunu izhar... Üçüncüsü: Herbiri birer nev'in nümunesi olduklarından, hilkatte cârî olan kavanîn ve nevâmis-i İlâhiyeye İslâmiyeti tatbik ve mutabık olduğunu ispat–tâ o nevâmis-i fıtriyenin imdadıyla İslâmiyet neşvünema bulsun. Evet, bu hâsiyetle, din-i mübin-i İslâm, sair hevâ ve heves içinde muallâk ve medetsiz, bazan ışık ve bazan zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtaz ve serfirazdır.[23]
Bu ifadelerinden anlaşıldığı üzere Bedîüzzaman, medeniyet ve eğitim açısından pozitif ilimleri önemsemekle beraber ulema nezdinde kabul görmesi için İslamiyet’le ilişkisinin doğru kurulması çabasındadır.
- İkinci Makale: Unsuru’l-Belâgat
Makalede değinilen konular arasında mana-lafız ilişkisi, kelam yani bir söze nasıl hayat verilir, kelamın güzelliği, şekli, kuvveti, serveti, semeratı, yüksek tabakası, akıcılığı ve itidali nasıldır, beyanın felsefesi nedir, sıhhati ve manasının çoğalması nasıl sağlanır gibi meseleler yer almakta ve derin izahları bizzat metnin içerisinde uygulamalı olarak yapılmaktadır.
Birinci meselede mana-lafız ilişkisi üzerinde durup düşünce ve hislerin tabiî mecrasının nazm-ı maani olduğu ifade edilmektedir. Müellif, nazm-ı maaninin zamanla nazm-ı lafziye dönüşmesini eleştirmekte lafız için mananın feda edilmemesi gerektiğini savunmaktadır.
İkinci mesele, kelamın hayatlanması ve neşv-ü nemasına dairdir. Bu bölümde, soyut manaların somutlaştırılması/cisimleştirilmesi veyahut hayal gücünün kullanılmasıyla -adeta beyanın sihriyle- cansız şeylerin/cisimlerin canlandırılarak konuşturulması suretiyle hakikatlerin çok daha güzel anlatılmasının sağlanabileceği izah edilmektedir.
Üçüncü mesele, Kelamın elbise-i fahiresinin veyahut cemal ve suretinin kullanılan üslup ile olduğunun izahını içermektedir. Üsluptan kasıt kelamın kalıbı ve şeklidir. Kelamda kullanılan üslupla mütekellimin ya doğrudan kendini ya vasıflarını ya da niyetini gösterebileceği örneklerle anlatılmaktadır.
Dördüncü meselede kelamın kuvvet ve kudretinin; kelamda kullanılan her bir ibarenin birbirine cevap vererek az da olsa kelamın bütünündeki asıl maksada işaret etmesiyle genel bir uyumun yakalanmasında olduğu açıklanmaktadır. Kısacası terkibin şekli, maksadın kendisini gösterdiği ölçüde kelam kuvvet bulur.
Beşinci ve altıncı meselede kelamın servet ve vüs’atinin, çağrışımlar ve ima yoluyla başka manalara işaret etmesiyle gerçekleşeceği ifade edilir. Kelamda telmihlerle bu genişlik ve zenginlik sağlandığında hayal kuvvesi harekete geçecek ve kalplerin beğenisi kazanılacaktır. Zira kelamın semeratı, muhtelif tabakalarda birden çok şekillerle ortay çıkan manaların olmasıdır.
Yedinci mesele, belâgatın ukde-i hayatiyesi, diğer bir tabirle beyanın felsefesi veyahut şiirin hikmetinin; kâinatta yürürlükte olan kanunları ve ölçüleri taklit ederek -adeta kopyalayarak- kelamında anlatmaktan geçtiğini izah etmektedir. Burada birinci makalede değinilen Kur’an ile kâinat yasalarının uyumuna dair söylemin kuvvetlendiğini görmekteyiz. Yani beyanın felsefesinin de kâinat yasalarıyla mutabakat içerdiği ya da içermesi gerektiği savunulmuştur. Bu konu bu makalenin onuncu meselesinde de gündeme gelecektir.
Sekizinci meselede beyan edilen manaların çoğalması/artmasının, başka manalarla yer değiştirmesinin ve bir kelamın çok manalara getirilmesinin nasıl olabileceği üzerinde durulmaktadır.
Dokuzuncu mesele, kelamın yüksek tabakasını konu edinmektedir. Kelamın en temel maksadının mahfuz kalmasıyla birlikte ayrı ayrı başka maksatların da kelamın içerisinde adeta iç içe geçerek kastedilmesi sağlandığında, bu durumun kelamı yüksek bir tabakaya çıkaracağı ifade edilmiştir. Bu meselede, Kur’an-ı Kerim’deki Hz. Musa (as.) kıssalarının tekrarmış gibi algılanmasının yanılgı olduğu, zikredildiği her bir yerde farklı noktalara temas edildiği kelamın yüksek tabakasına örnek olarak verilmektedir.
Onuncu mesele, kelamın selasetinin sağlanması için gerekenleri yaklaşık beş madde olarak sunmaktadır. Bunlardan birisi de tabiata karşı talebelik edip onun kanunlarını taklit etmek gerektiğidir. Beyan sanatının yasalarıyla kâinat yasaları arasında ilişki kurulması Bedîüzzaman’ın incelenmeye değer orijinal yaklaşımlarından birisi olsa gerektir.
On birinci meselede beyanın selamet ve sıhhatinin; öne sürülen hükmün, öncülleri başta olmak üzere tüm yönleriyle ele alınarak gelebilecek itiraz noktalarının altı yönden kapatılmasıyla gerçekleştirileceği izah edilmektedir.
On ikinci mesele, kelamın selamet ve rendeçlenmesi ve itidal-i mizacının, kullanılan kelam eğer başkasının duygu ve düşünceleriyle ilgili ise o kimsenin yerine kendini koyup sanki oymuş gibi konuşmakla; şayet kelam, kendi adına kullanılıyorsa bahse konu olan meselenin kıymeti kadar bir üslup tercih edilmesiyle sağlanacağından bahsetmektedir. Üç ayrı üsluptan söz edilmiş ve kelam hangi makamda ele alınıyorsa o makama uygun üslubun seçilmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır.
- Üçüncü Makale: Unsuru’l Akide
مَا الدَّلِيلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ اْلاِلٰهِ الَّذِى تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ وَالْخَلْقُ مِنْ اَىِّ شَىْءٍ أَمِنَ الْعَدَمِ اَوِ الْمَادَّةِ اَوْ ذَاتِهِ اِلٰ اٰخِرِ سُؤَالاَتِهِمِ الْمُرَدَّدَة
Bizi, kendisine iman etmeye çağırdığınız Allah'ın varlığına delâlet eden açık delil nedir? Mahlûkat neden yaratılmıştır? Yoktan mı? Maddeden mi? Yoksa onun zâtından mı? Ve diğer tereddütlü sorular...[27]
Üçüncü makale olan Unsuru’l-Akide bu sorulara verilmiş cevaplardan oluşmakla birlikte sistematik olarak Kur’an’ın en temel maksatlarını işlemektedir. Said Nursî Kur'an'ın maksatlarının, özünde şu dört temel unsur olduğunu ifade etmektedir: “isbat-ı Sâni’-i vâhid”, “nübüvvet”, “haşr-i cismani”, ve “adalet”. Muhâkemat’ın üçüncü makalesinde Said Nursî, “adalet” konusu ile “haşr-i cismani” bahsi hariç (haşr-i cismani konusuna sadece giriş yapılmıştır) isbat-ı Sâni’-i vâhid, ve nübüvvet konularını işlemiştir. Unsurları ayrı başlıklar altında ele almış ve aklî temellendirmelerini yapmak suretiyle ispat etmeye çalışmıştır.
Müellif, isbat-ı Sâni’-i vâhid diğer bir ifadeyle tevhid bahsinde Allah'ın varlığı ve birliğine dair Kur’anî yol olarak nitelediği delil-i ihtira ve delil-i inayet gibi argümanlara başvurmaktadır. İbn Rüşd’ün de Kur'an delilleri olarak nitelediği bu delillendirme yöntemine, günümüz din felsefesinde yapılan tasnifatta teleolojik argümanlar ya da gaye ve nizam delilleri şeklinde yer verilmiştir. Japonlar’ın sorularına binaen bu bahiste ayrıca; maddenin ezeliliği, atomların hareketleri, fizik yasalarının mahiyeti, yoktan yaratma ve sonradan yaratmayı sürdürme, hulûl meselesi, vahdet-i vücud ile vahdet-i şuhud arasındaki farklar, vahdet-i vücud ile panteizm arasındaki farklar gibi konular ele alınmaktadır.
Nübüvvet bahsinde ise önce mutlak nübüvvet yani peygamberlik müessesesi ispat edilmekte daha sonra son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) nübüvveti beş yolla ispat edilmektedir. İlki, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kendi zatı üzerinden yola çıkan bir delillendirmedir. İkincisi, müellifin “geçmiş zaman sayfası” dediği önceki peygamberler üzerinden yapılan ispat yoludur. Üçüncüsü, “şimdiki zaman sayfası” denilen asr-ı saadet dönemi üzerinden yürütülen delillendirmedir. Dördüncüsü,[28] gelecek zaman sayfası olarak nitelendirilen şeriatın geleceğe dair taşıdığı potansiyel üzerinden yapılan ispat yoludur. Son olarak Hz. Muhammed’in (s.a.s.) meşhur ve bilinen mucizeleri ve gösterdiği harikalar yoluyla delillendirme yapılmıştır.
Üçüncü makalede nübüvvet bahsinden sonra haşir bahsine sadece giriş yapılmış ve ispatına geçilmemiştir. Adalet konusuna da Muhâkemat kitabında yer verilmemiştir.
SONUÇ
Bir Kur’an tefsiri yazmak için yola çıkan Said Nursî, bu yolun ilk adımı olan tefsir mukaddimesinde Kur’an’ın dört temel unsurunu tüm usul ve belâgat kurallarının neticesi ve ulaşılması gereken maksat konumunda değerlendirmektedir. Adeta Muhâkemat eseri bir ağaç ise bu dört temel maksat bu ağacın meyveleridir. Kur’an’ın doğru anlaşılmasında Unsuru’l-Hakikat makalesiyle aklın muhâkeme yasalarını, Unsuru’l-Belâgat makalesiyle naklin/kelamın yasalarını veren Bedîüzzaman, netice itibarıyla okuru Unsuru’l-Akide ile Kur’an’ın asıl maksadına ulaştırmaktadır.
KAYNAKÇA
Esenbel, Selçuk. Japon Modernleşmesi ve Osmanlı: Japonya’nın Türk Dünyası ve İslam Politikaları, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
Feyerabend, Paul. Özgür Bir Toplumda Bilim. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017.
Hatiboğlu, İbrahim. “İsrâiliyat”. TDV İslam Ansiklopedisi, Erişim 17 Ekim 2022, https://islamansiklopedisi.org.tr/israiliyat.
Kaya, Mesut. “İslâm İlimler Tarihinde Muhâkemât Geleneği: Tefsir Hâşiyeleri Merkezli Bir Deneme”. İslâm Araştırmaları Dergisi 33/1 (2015), 1-37.
Nasrullah Hacımüftüoğlu, “Berâat-i İstihlâl”. TDV İslam Ansiklopedisi, Erişim 11 Kasım 2022, https://islamansiklopedisi.org.tr/beraat-i-istihlal.
Nursî, Bedîüzzaman Said. Barla Lahikası. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2002.
Nursî, Bedîüzzaman Said. İçtimaî Dersler. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013.
Nursî, Bedîüzzaman Said. İşaratü’l-İ‘caz fî Mezânni’l-Îcâz. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2. Baskı, 2014.
Nursî, Bedîüzzaman Said. Muhâkemat. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2004.
Nursî, Bedîüzzaman Said. Şualar. İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014.
Tekin, Özkan. “Said Nursî’nin Eserlerinde İslam İlim Mirasının İzleri”. Muhâkemat; Uluslararası Risale-i Nur Araştırmaları Dergisi, 1/1 Aralık 2021, 27-63.
[1] Bediüzzaman Said Nursi, Şualar (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2014), 574.
[2] Bediüzzaman Said Nursi, İçtimaî Dersler (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2013), 80.
[3] Paul Feyerabend, Özgür Bir Toplumda Bilim (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017).
[4] Bediüzzaman Said Nursi, Muhâkemat (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2004), 22.
[5] Mesut Kaya, “İslâm İlimler Tarihinde Muhâkemât Geleneği: Tefsir Hâşiyeleri Merkezli Bir Deneme”, İslâm Araştırmaları Dergisi 33/1 (2015), 1-37, 12.
[6] Bunlar gibi daha birçok Muhâkemat örneği bulunmaktadır. Muhammed b. Ömer b. Muhammed’in (ö. 721/1321) İmam Buhârî ve İmam Müslim’in ihtilâflı oldukları konular için kaleme aldığı el-Muhâkeme beyne’l-İmâmeyn isimli muhâkemesi, Mîr Gıyâseddin Mansûr’un (ö. 949/1542) Muhâkemât alâ Hâşiyeti Şerhi Metâlii’l-envâr ve Muhâkemât alâ Şerhi’t-Tecrîd isimli eseri ki babası Mîr Sadreddin eş-Şîrâzîyle Devvânî’nin (ö. 908/1502) ayrı düştükleri bir çok konuya dair reddiye ve muhâkemelerinden biridir. Ayrıntılı bilgi için bk. Mesut Kaya, “İslâm İlimler Tarihinde Muhâkemât Geleneği: Tefsir Hâşiyeleri Merkezli Bir Deneme”, İslâm Araştırmaları Dergisi, 33 (2015): 1-37.
[7] Kaya, “İslâm İlimler Tarihinde Muhâkemât Geleneği: Tefsir Hâşiyeleri Merkezli Bir Deneme”, 12.
[8] Nursî, Muhâkemat, 107.
[9] İsrâiliyat, Yahudilik ve Hıristiyanlık’tan İslâm kaynaklarına geçtiği kabul edilen bilgiler için kullanılan terimdir. Ayrıntılı bilgi için bk. İbrahim Hatiboğlu, “İsrâiliyat” maddesi, islamansiklopedisi.org.tr/israiliyat, (Erişim 17 Ekim 2022).
[10] Nursî, Muhâkemat, 10.
[11] Nursî, Muhâkemat, 11. Ayrıca bk. Nursî, İçtimaî Dersler, 134.
[12] Bu metaforu bu şekilde yorumlamamızın nedeni, Said Nursî’nin kullandığı şu ifadelerdir: “Vakta meşrutiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsil ettiği asırdan tarihvari bir nazar ile göçüp, kurûn-u vustaya karşı aşağıya inmekle aşâir-i Ekrad’ın içinde cevelan ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye; güzden bahara bilâd-ı Arabiye’den bir rıhlet-i şitaiye ettim.” bk. Nursî, İçtimaî Dersler, 81.
[13] Nursî, Muhâkemat, 12.
[14] Bu tefsir, başta yaklaşık 60 cilt olarak planlanan fakat daha sonra I. Dünya Savaşının patlak vermesi ve savaş şartlarının el vermemesiyle Kur’an-ı Kerim’in Fatiha suresi ile Bakara suresinin 33. ayet-i kerimesine kadar olan ayetlerin tefsirlerinin yapılabildiği tek cilt olarak neşredilen İşaratü’l-İ’caz tefsiridir. Ayrıntılı bilgi için bk. Bedîüzzaman Said Nursî, Barla Lahikası (İstanbul: Zehra Yayıncılık, 2002), 357, ayrıca bk. Bedîüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ‘caz fî Mezânni’l-Îcâz (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2. Baskı, 2014).
[15] Nursî, Şualar, 185.
[16] Nursî, Muhâkemat, 14.
[17] Berâat-i istihlâl, bir esere konusuyla ilgili ifadeler kullanarak güzel bir üslûpla başlamak anlamına gelen edebiyat terimidir. Ayrıntılı bilgi için bk. Nasrullah Hacımüftüoğlu, “Berâat-i İstihlâl” maddesi, islamansiklopedisi.org.tr/beraat-i-istihlal, (Erişim 11 Kasım 2022).
[18] Özkan Tekin, “Said Nursî’nin Eserlerinde İslam İlim Mirasının İzleri”, Muhâkemat; Uluslararası Risale-i Nur Araştırmaları Dergisi, 1/1 (Aralık 2021), 31.
[19] Nursî, Muhâkemat, 14.
[20] Örnek; Ay tutulmasına dair izahlar için bk. Nursî, Muhâkemat, 19. Yeraltı sıcaklıklarına, dağlara ve yağmurların oluşumuna dair izahlar için bk. Nursî, Muhâkemat, 60, 62, 67.
[21] Nursî, Muhâkemat, 96.
[22] Nursî, Muhâkemat, 49-71.
[23] age., s. 15.
[24] Nursî, Muhâkemat, 71.
[25] Nursî, Muhâkemat, 14, 100.
[26] Osmanlı-Japonya ilişkilerine dair ayrıntılı bilgi için bk. Selçuk Esenbel, Japon Modernleşmesi ve Osmanlı: Japonya’nın Türk Dünyası ve İslam Politikaları, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2021).
[27] Nursî, Muhâkemat, 100.
[28] Bedîüzzaman’ın daha sonra kaleme aldığı Marifet-i Nebi; Şuaat risalesinde işlenen Nübüvvet isbatında şeriat ayrı bir delillendirme yolu olarak ele alınmış ve gelecek zaman sayfası diye nitelendirilen ispat yolunda Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra gelen asfiyalar, evliyalar, alimler, muhakkiklerin tanıklıkları ifade edilmiştir. Ayrıntılı bilgi için bk. Nursî, İçtimaî Dersler, 346.